Haber Detayı

Dünya edebiyatının tarihsel mantığı
Cemil gözel aydinlik.com.tr
01/02/2026 17:10 (3 saat önce)

Dünya edebiyatının tarihsel mantığı

Dünya edebiyatının tarihsel mantığı

Dünya edebiyatı fikrine, 1827 yılında Goethe’de rastlıyoruz; şöyle demiştir: “Ulusal edebiyat artık anlamını yitirmiştir.

Dünya edebiyatı çağı kapıdadır.” Goethe’nin bu saptaması biraz erken, aceleci gibi görünebilir ilkin.

Oysa bu saptama, Avrupa’nın 1800’lerin başında yaşadığı siyasal sarsıntıların ve kültürel etkileşimin edebiyatı ulusal sınırların dışına taşımaya başladığını kavrayan erken bir tarih bilincinin ürünüdür.

BASTIRILMIŞ BİR PATLAMA 1800’lerin Avrupa’sı, özellikle ilk çeyreği, içindeki suyun fokur fokur kaynadığı ama kapağı sıkıca kapalı bir kazana benzetilebilir.

Yüksek basınç, kapağı her an havaya fırlatacak gibidir.

Şöyle… Napolyon yenilmiş ve Viyana Kongresi toplanmıştır.

Kongre, Avrupa’nın eski monarşik düzenini onarmaya çalışmaktadır.

Krallar geri dönmüş, hanedanlar tahtlarına yerleşmiştir.

Ama mutlak monarşilere karşı Fransız Devrimi’nin fikri mirası hâlâ ayaktadır.

Birçok yerde isyanlar patlamaktadır.

Ancak bu isyanlar, kalıcı bir siyasal dönüşümden çok, bastırıldıkça derinleşen bir huzursuzluğun belirtileridir.

Sanayi Devrimi Britanya’dan kıtaya doğru yayılmış ama bu yayılma refah değil, daha çok yıkım getirmiştir.

Zanaatkârlar işlerini kaybetmiş, kırsaldan kente göç hızlanmış, ücretler düşmüştür.

İşçi sınıfı toplumsal bir gerçeklik olarak sahneye çıkmıştır.

Üretici güçlerin gelişme düzeyiyle üretim ilişkileri arasında kapanması zor bir çatlak oluşmuştur.

Tam Charles Dickens’ın dediği gibi bir yüzyıla girmiştir insanlık: “Umudun baharı, yeisin kışı…” Siyasal ve ekonomik sarsıntılarla birlikte entelektüel bir gerilim olarak Romantizm yükselmiştir.

Bu, yalnızca bir edebiyat akımı değildi, restorasyoncu düzene karşı bir başkaldırıydı.

Romantizm, siyasal muhalefetin duygusal altyapısını kurmuştur. 1800’lerin ilk yarısında Avrupa, yoğun bir gerilim içindeydi.

Siyasal restorasyon ile toplumsal dönüşüm arasındaki çatışma, edebiyatı kaçınılmaz olarak etkiliyordu.

Şiir ve düzyazı adına söylenen büyük sözlerin ufku da ister istemez genişliyordu. 1848 Şubat’ında, Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’nda ulusal edebiyatların ortak bir insanlık dairesine doğru akmakta olduğunu söylemeleri de bu tarihsel dinamiklere yaslanmanın ötesinde Goethe’nin saptamasını daha nesnel bir zemine oturtuyordu.

İNSAN İNSAN DERLER İDİ Tarihi yapan insandır.

Engels’in “tarih hiçbir şey yapmaz” sözü bunu anlatır: Tarih, insanın yerine geçmez.

Onu taşıyan, kuran, acısını ve umudunu sırtlayan insandır.

İnsan, olayların içinden geçerken iradesiyle birlikte sınıfını, özlemlerini ve çelişkilerini de taşır. 1800’lerin başında bu insanî deneyim, sanayileşme, siyasal baskı ve isyanlar yoluyla ortaklaşmaya başlamış, farklı coğrafyalarda benzer hayatlar, benzer çatışmalar yaşanmıştır.

Dünya edebiyatı fikrinin bu dönemde belirmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir.

Dünya edebiyatı fikri, insanlığın ortaklaşan deneyimini taşıyabilecek bir edebi biçim gerektirmiştir; roman bu ihtiyacın tarihsel yanıtı oldu.

Romanı kalıcı kılan, hikâye anlatması değil, insanın toplumsal koşullar içindeki hareketini, çatışmasını ve dönüşümünü kavrayabilmesidir.

Çünkü hikâye romandan önce de anlatılıyordu.

Fakat roman, insan etkinliğini tarihsel bağlamı içinde yakalayabildiği ölçüde ayırt edici bir tür hâline geldi.

Tip ile kurgu arasında tarihsel bağlama oturan bir uyum doğdu.

Kurgu tarihe tutunduğunda tip kök saldı.

Bu yüzden Oblomov kalıcılaştı, Behlül kalıcılaştı, Emma kalıcılaştı; bugüne, tarihin içinden geçerek ulaştılar.

İnsan ile zaman arasındaki o derin gerilimi taşıdılar.

ULUSAL EDEBİYAT ANLAMINI MI YİTİRDİ Goethe’nin “ulusal edebiyat artık anlamını yitirmiştir” saptamasını doğru anlamak gerekiyor.

Burada gerçek anlamda bir anlam yitiminden söz ediyor olamaz Goethe; öyle olsaydı, kendi edebi ve düşünsel konumu da anlamsızlaşırdı.

Kuşkusuz sezdiği şey, ulusal edebiyatların ortadan kalkması değil, onların artık kendi içlerine kapanarak var olamayacaklarıdır.

Dünya edebiyatı, edebiyatın ulusal sınırları aşacak ölçüde tarihsel bir yoğunluk kazandığını anlatır.

Ancak bu ulusallığın ortadan kalktığını ya da anlamsızlaştığını ifade etmez.

Aksine, romanın ait olduğu ulusun sesiyle donanması, insanlığın ortak sesine açılmanın ön koşuludur.

Evrensellik, yerel olanın tarihsel bir içerik kazanmasıyla kurulur.

Roman, belirli bir dilin, belirli bir halkın ve belirli bir toplumsal deneyimin içinden konuşabildiği ölçüde kalıcı bir insanlık anlatısına dönüşür.

O yüzden Shakespeare’i, Goethe’yi ya da Dante’yi büyük yapan yalnızca edebi yetenekleri değildi.

Bu yazarlar, İngilizcenin, Almancanın ve modern İtalyancanın inşasında tarihsel roller üstlenmiş, edebiyat aracılığıyla ulusal dillerine biçim ve ağırlık kazandırmışlardır.

Dante, İtalyanlar için bir ulusal değer ve gurur kaynağıdır; aynı zamanda bütün insanlığın ortak edebi mirasının parçasıdır.

Shakespeare ve Goethe için de durum aynıdır.

Yunus Emre de Türkçenin ve Türk düşüncesinin büyük bir sıçramasıdır.

Bu büyük edebiyatçılar, insanlığın ortak değerleri hâline gelmişlerdir ama bu evrensellikleri, ait oldukları ulusların tarihsel inşasında oynadıkları rollerden hareketledir.

ULUSAL VE EVRENSEL – EVRENSEL VE ULUSAL Marx ve Engels’in dünya edebiyatına ilişkin tahlillerini de bu doğrultuda okumak gerekiyor.

Dünya edebiyatı, ulusal edebiyatların yerine geçen soyut bir üst-kategori olarak belirmemiştir onlarda.

Ulusal edebiyatların tarihsel gelişiminden doğmuştur.

Böylece Marx’ın edebi göndermeler yaptığı eserlerin, kendi uluslarının ve kendi zamanlarının toplumsal koşullarını temsil etmelerinin rastlantı olmadığı anlaşılacaktır.

Ulusal olan ile evrensel olan arasındaki bağ, yalnızca teorik bir iddia değil, somut bir tarihsel ilişkidir.

Kagan’ın estetik değerlendirmeleri de bu bağı güçlendiriyor.

Ona göre ulusal olanla evrensel olan arasındaki ilişki koparıldığında estetik açıdan yıkıcı sonuçlar ortaya çıkar.

Ulusal ya da ırksal ayrıcalıklar adına “genel insansal olan”ın reddi ne kadar sorunluysa, soyut bir evrensellik adına “ulusal özgünlük”ten vazgeçmek de o kadar gericidir.

Çünkü sanatsal yaratımda ulusal özgünlük halka bağlılıktan ayrılmaz; genel insansal olan da ulusal özellikten bağımsız var olamaz.

Ulusal özgünlüğün koşulu, halka bağlılıktır; bu da insan etkinliğini merkeze alan bir estetik anlayışa işaret eder.

İLİŞKİNİN BİRBİRİNE BAĞLI ÇİFT YÖNÜ Bu çerçevede romanın tarihsel serüvenini daha berrak görebiliyoruz.

Her ulusun romanda kendi sesini yakalaması, uluslaşma süreçleriyle iç içe gelişen bir tarihsel dönemin ürünüdür.

Ancak bu ilişki tek yönlü olmamıştır.

Roman toplumsal dönüşümlerin sonucu olduğu kadar bu dönüşümlerin etkin bir öznesidir.

Bu nedenle roman, ulusunun özgün sesini ne kadar derinlikli yakalamışsa o ölçüde evrenseldir; evrenselliği güçlendikçe ulusal sesi daha belirgindir.

Evrensel olmak, ulusal değerleri ve konuları “genel insansal olan”la buluşturabilmektir.

İlgili Sitenin Haberleri