Haber Detayı
İran’daki güncel gelişmeleri analiz ederken kaçınılması gereken beş hata
İran İslam Cumhuriyeti, iktidarın dinî bir zümre olarak ruhban sınıfı tarafından siyasal otoriteden ayrışmaksızın kullanıldığı ve dinî normların devlet yasalarıyla bire bir örtüştüğü bir teokratik rejim değildir.
1979 Devrimi’nden doğan siyasal düzen, daha ziyade teosantrik bir nitelik taşımaktadır: iktidar hukuki ve siyasi kurumlar aracılığıyla kullanılır; ruhban sınıfı yekpare bir toplumsal kesim olarak iktidarı otomatik biçimde elinde tutmaz.
Aksine, seçimle belirlenen organlar, bir anayasa, cumhuriyetçi bir devlet aygıtı ve karmaşık bir kurumsal denge ve karşı-denge mekanizmaları bütünü mevcuttur.
İRAN’DA ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN YAKLAŞIK %60’I KADIN Batı’da en yaygın ilk hata, İran İslam Cumhuriyeti’ni yüzeysel biçimde Orta Çağ tipi, ‘mutlakiyetçi ve karanlıkçı bir yapı’ olarak tasavvur etmektir.
Liberal-demokratik devlet anlayışıyla bağdaşmayan, inkâr edilemez geri kalmış unsurların yanında, bu kırk yıllık siyasal deneyimin sürekliliğini kavrayabilmek için mutlaka tanınması gereken modernlik biçimleri de ortaya çıkmaktadır.
Nitekim İranlı kadınlar açısından eğitimin evrenselleştirilmesi, Şah döneminde yalnızca varlıklı sınıflara mensup az sayıda kadına tanınmışken, doğrudan İslam Devrimi’nin bir sonucu olmuştur.
Bugün İran’da üniversite öğrencilerinin yaklaşık %60’ı kadındır ve işletmelerin %40’tan fazlası kadın girişimciler tarafından yönetilmektedir.
PEHLEVİ’DEN KURTULARAK KAZANILAN EGEMENLİK İkinci hata, Atlantik emperyalizminin İran’ın siyasi dinamiklerine tarihsel olarak ve günümüzde taşıdığı devasa sorumluluğu küçümsemektir.
İran halkı, din adamları ile komünistlerin başlangıçta birlikte hareket ettiği 1979 Devrimi sayesinde, Batı kapitalizminin dayatmalarından ve Şah Rıza Pehlevi’nin kanlı tiranlığından kurtularak siyasi, ekonomik ve kültürel egemenliğini yeniden kazanmıştır.
O tarihten bu yana ülke, ABD, AB ve İsrail tarafından sürekli şeytanlaştırılmakta; kimi zaman doğrudan askerî ya da terörist saldırılara maruz kalmaktadır.
Bugün İran’ın teosantrik bir rejim tarafından yönetiliyor olması, 1980’lerde komünistlere yönelik trajik baskılarla da pekişmiş olsa, bunun temel nedenlerinden biri Atlantik emperyalizminin laik ve sosyalist Musaddık hükümetini devirmiş, ardından Batı’nın kaynak yağmasını mümkün kılan mutlak monarşiyi dayatmış olmasıdır. 1979’daki halk öfkesi tam da bu düzene yönelmiştir.
Günümüzde de dış yönlendirmeli istikrarsızlaştırma girişimleri sürmektedir: İran’ı yeni bir Suriye’ye dönüştürmeyi hedefleyen ABD’nin askerî saldırı tehditlerinden, Siyonist Mossad’ın halk ve gençlik hareketlerine sızmasına kadar.
Başlangıçta barışçıl olan ve esas olarak zor ekonomik koşullara dayanan -sivil haklar ya da siyasal sistem taleplerinden ziyade- son protestoların şiddet sarmalına sürüklenmesi bunun açık göstergesidir.
ANTİ-EMPERYALİZM MERKEZLİ SİYASETTEN KOPANLAR Üçüncü hata, Batı solunun bir bölümünün anti-emperyalizmi merkezî bir ilke olmaktan çıkarması ve böylece sağcı söylemlere ve liberal-atlantik değer sistemine uymayan tüm halklara yönelik yapısal ırkçılığa dolaylı destek vermesidir.
Rusofobi ve Sinofobinin ardından -Komünist Partinin 25.
Kongresi’nde de tespit ettiğimiz üzere- İslamofobi sahneye çıkmaktadır.
Normalde daha çok sağ çevrelerle sınırlı olan bu eğilim, yalnızca Siyonistler tarafından değil, İran İslam Devrimi’ne düşman hareketleri destekledikten sonra Filistinli ve Lübnanlı direnişin İsrail suçlarına verdiği tepkileri adeta bir “iman eylemi” gibi mahkûm etmeyi kabul eden solun bir kesimi tarafından da -farkında olmadan- beslenmiştir.
Bu bağlamda komünistler, Pehlevi tiranlığının yönettiği eski “İran İmparatorluk Devleti”nin aslanlı üç renkli bayrağını sallayan monarşi nostaljikleriyle birlikte sokağa çıkan İsviçre solundan açık biçimde ayrışmaktadır.
Doğru bir sınıfsal ve anti-emperyalist perspektif, İran gerçekliğinin günümüzde küresel ölçekte Atlantikçilik ve Siyonizme karşı bir set işlevi gördüğünü belirleyici bir siyasal olgu olarak kavrar.
İran olmaksızın Filistin direnişi ciddi biçimde zayıflayabilir; hatta Çin tarafından teşvik edilen Yeni İpek Yolu dahi önemli ölçüde zarar görebilir.
İran diasporası içinde tarihsel olarak Marksizme yakın duran, ancak bugün açıkça emperyalizmin ve Siyonizmin beşinci kolu gibi hareket eden -hâlen sosyalizme sözde bağlılıklarını ilan etseler de- çok sayıda örgüt bulunmaktadır.
İRAN DÜŞMANI ÖRGÜTLERİ CİDDİYE ALMAK Dördüncü hata, ciddi Marksistler olarak, günümüzün maddi gerçekliğini analiz etmek yerine her şeyin 1953’te (Musaddık’a karşı darbe) ya da 1979’da (Humeynici Devrim) donup kaldığını varsaymak ve ulusal İran gerçekliğinde tamamen etkisiz bu diaspora örgütlerinin -zaman zaman hezeyan içeren- açıklamalarını ciddiye almaktır.
Örneğin “Tudeh” ya da “Toufan” gibi komünist partilere (ülke içinde monarşistlerden bile daha az destek gören yapılara), mollaların düşüşünün yeni bir sömürgeci bağımlılığa yol açmasını engelleyecek “tabandan, çarşıdan ve üniversitelerden başlayan alternatif bir hegemonya kurma” gibi ütopik ve mesiyanik bir görev atfetmek Marksizm değil, barış ve anti-emperyalizm mücadelesinin gelişimine hiçbir katkı sunmayan saf bir hayalciliktir.
Nitekim Tudeh Komünist Partisi dahi “tutarlı ve ilerici bir ulusal yönelimin yokluğunu” kabul etmektedir.
Bugün İran’daki temel rahatsızlık, ücretleri aşındıran, enflasyonu körükleyen ve yaşam kalitesini düşüren Batı yaptırımlarından kaynaklanan ekonomik niteliktedir.
Atlantik savaş propagandasının iddia ettiği gibi, halkın siyasi-dinî kurumlara desteğinin çöktüğünü ya da “dinî-muhafazakâr tarihsel bloğun” nihai çözülme sürecine girdiğini düşünmek gerçekçi değildir.
Aynı şekilde, Siyonizm ve Amerikan kuklası Pehlevi hanedanının kitlesel destek görebileceğine inanmak da bir yanılsamadır.
İktidara dönüşü ancak dışarıdan askerî güç ve Venezuela’ya karşı yakın dönemde uygulanan türden bir savaş yoluyla mümkün olabilir.
ABD VE İSRAİL’İN YALANLARINA KANMAK Son olarak, beşinci hata olarak, Amerikan ve İsrail haber ajansları tarafından yönlendirilen ve neredeyse hiç gerçek çoğulculuk barındırmayan Batı medyasının, yaklaşan savaşa toplumsal rıza inşa etmeye yönelik haberlerine inanmak vardır.
Muhalefetin düzenlediği gösteriler sayıca fazla olsa da, ABD müdahalelerine karşı duran ve İslam Cumhuriyeti’nin kurumsal yapısını savunan yurtsever halk kitlelerinin eylemlerine kıyasla çok daha az katılımlıdır.
Ayrıca muhalefet esas olarak büyük kentlerde, liberal ve Batılı yaşam tarzı ile tüketim modelleri talep eden orta-üst sınıfları mobilize edebilmekte; ancak bu talepler, çevre bölgelerin hükümete olan sadakat duygusuyla çatışmaktadır.