Haber Detayı
Altın Ahududu’luk bir film: ‘Muhteşem Marty’
Altın Ahududu’luk bir film: ‘Muhteşem Marty’
2025’in en iyi filmleri listelerinde üst sıralarda yer bulan, “muhteşem”, “inanılmaz”, “şahane”, “mükemmel” gibi nitelemelerle övgülere boğulan, Oscar adaylıkları ve şimdiye dek aldığı ödüllerle kendinden çok söz ettiren “Muhteşem Marty” (Marty Supreme), benim için tam bir hayal kırıklığı oldu.
Gerçi zaten öyle aman aman bir beklenti içinde de değildim ama Safdie Kardeşler’den Josh Safdie’nin yönettiği film, aldığı alkışlar oranında gözümde öyle tepetaklak bir düşüş gösterdi ki bu yıl en kötü yapımlara verilen “Altın Ahududu” ödüllerinde göstereceği yüksek başarılara hiç şaşırmayacağım.
Sinemalarımızda bugün gösterime giren ve büyük oranda 1950’lerin New York dekorunda geçen film, Amerikalı ünlü masa tenisi oyuncusu Marty Reisman’ın hayatından yola çıkarak Amerikanvari bir başarı öyküsü anlatmaya çalışıyor.
Ayakkabı satıcısı Yahudi bir genç adam büyük bir spor kahramanı olmayı, dünya masa tenisi şampiyonluğuna ulaşmayı hayal etmektedir.
Başarı uğruna her türlü üçkağıdı açmayı, düzenbazlık yapmayı göze alan Marty’nin en büyük rakibi Japon oyuncu Endo’dur ve ikisi arasında tatlı sert bir rekabet yaşanmaya başlar.
Kendisine sponsorluk yapacak zengin işadamları karşısında her türlü onursuzluğu kabullenen “kahramanımızın” başı, hamile kalan evli sevgilisiyle de derttedir.
BİREYSEL BAŞARI MİTİ “Muhteşem Marty”, ana karakterinin kişiliğinde güya bu başarı öyküsünü eleştiriyor, Amerikan tarzı yükselme hikayesini ters yüz ediyor gibi yansıtılıyor ama senaryoda da imzası bulunan yönetmen Josh Safdie’nin temel motivasyonu, gösterişli bir bireysel başarı miti yaratmak.
Ancak bu gösteriş çabası öyküyü öyle bir bastırıyor, biçim içeriği öylesine geri plana atıyor ki insan Marty rolünde film boyunca çırpınıp duran Timothee Chalamet için üzülmeden edemiyor. “Kariyerinin en iyi performansı” falan diyenler varsa da Chalamet oradan oraya koşturan başı kesik tavukları çağrıştırdı bana.
Anlatı derinliğinden çok yüzeysel stil atıştırmaları şeklinde ilerleyen, Marty karakterini dramatik açıdan katmanlı olarak ele almak, iç çatışmalarını göstermek yerine gözünü budaktan sakınmayan hırslı genç Amerikalı olarak çizen film, bizi yalapşap, birçok sekansı fırça darbeleriyle geçiştirilen popüler bir seyirliğe maruz bırakıyor.
Her açıdan abartılı bir film var karşımızda; öykü abartılı, karakterler abartılı, biçim denemeleri abartılı, övgüler çok çok abartılı. “Temposu çok iyi!” denilen şey de kaostan, hercümerçten ibaret… UZUN VE CAN SIKICI Parlaklığı pek kaybolmamış eski yıldız, Marty’nin sponsoru Milton’ın karısı, kahramanımızın bir görüşte çarpılıp gönlünü kaptırdığı ve sonra yatağına aldığı, Gwyneth Paltrow tarafından canlandırılan Kay Stone karakteri de çok sorunlu.
Neticede “yenilmiş Amerikalı” olan Marty’nin zafer listesine attığı bir çentik olan ve ulaşılamaz gibi görünen bu kadın, Marty’nin “cesaretinin” simgesi ve hediyesi olarak boy gösteriyor.
Yakışıklı olmayan, hatta çarpık çurpuk denilebilecek oğlan, sırf raket gücü sayesinde bu masada da başarıdan başarıya koşuyor.
Karakter inşasındaki sorunlardan biri olarak beliren Kay Stone, güçlü kocası ve zayıf karakterli aşığı arasındaki boşlukta sallanan bir “kurban” aslında.
Fakat senaryo onu öylesine soluk bırakıyor ki dümdüz, hiçbir çelişkisi-çatışması olmayan iki-üç gecelik bir arzu nesnesi olmaktan öteye gidemiyor.
Çok uzatmadan, aynı sorunun Marty’nin yasak aşkı Rachel için de geçerli olduğunu belirtmekle yetineyim.
Sinema tarihinde boks, futbol, hatta golf kadar bile el atılmayan masa tenisi-ping pong sporunu dramatize ederek karşımıza getiren “Muhteşem Marty”, adı geçen sporun canlandırıldığı sahnelerin başarısının ve Endo’nun iyi karakterize edilmesinin ötesinde bir artısı olmayan, iki buçuk saatlik süresinin can sıkıcılıkla birleştiği bir yapım.
Anlayacağınız, yeni yılı hayal kırıklığıyla açmış olduk.