Haber Detayı

Bayramlık Yazılar
Metin akgerman aydinlik.com.tr
22/03/2026 11:32 (3 saat önce)

Bayramlık Yazılar

Bayramlık Yazılar

Buyurun birer paragraf halinde 12 farklı konu ve politika önerisi.

Herkes, ilgisini çekecek en az bir konu bulabilir.

Üstelik konu atlamak da serbest!

İyi Bayramlar! 1)    Antalya Diplomasi Forumu her zamankinden önemli Malum Nisan başında Antalya’da ADF organizasyonu düzenlenecek.

Hem Ortadoğu’da hem Rusya-Ukrayna arasında çatışmalar devam ediyor.

ADF hazırlıkları bakalım nasıl yapıldı?

Hariciyemize yakında notunu vereceğiz.

İyi hazırlık yapıldı ise ve özellikle Avrupa harici ülkelerden (Avrupa’yı takan yok, gereksiz kuru kalabalık) üst seviye yeterince lider gelebilir ise belki bölgemizde hem kalıcı barışın sağlanması hem Türkiye’nin çıkarlarının ilerletilmesi için fırsatlar değerlendirilebilir.

Özellikle Rusya ve İran’dan liderlerini çekebilirsek (veya Rusya’dan en azından Lavrov gelirse) faydalı olur.

Mısır, Suudi Arabistan, İspanya, Meksika, İrlanda, Brezilya, G.

Afrika, Çin’den de üst seviye katılım hedeflemeliyiz.

Pakistan ve Hindistan arasındaki problemleri çözmeyi amaçlayan bir panel düzenlenirse faydalı olur.

Kafkasya’da sağlanan kalıcı barış da büyük ekonomik ve sosyal ilerleme fırsatı sunmakta.

Bir sürpriz yapıp Kuzey ve Güney Kore dışişleri bakanları seviyesinde bir buluşma ayarlamak da güzel olurdu doğrusu.

Afrika tarafında zaten kıtanın her tarafında derya gibi fırsat var, hangi birini yazalım… ADF’de benim gördüğüm en büyük risk, önceki bazı senelerde olduğu gibi gündemi fazlaca Avrupa Birliği ve B.M. odaklı saçma sapan fasarya konular ve davetliler ile meşgul etmek ve ülkemizin önündeki fırsatları atlamak olur. 2)    Benzin istasyonlarını atık toplama merkezi yapalım Benzin istasyonları malum modern şehircilik hayatında önemli bir ihtiyaca cevap vermekteler.

Sıkışık şehirler içinde araba ile kısa duraklama yapılabilecek mekanlar sunuyorlar.

Akaryakıt yol tankerlerinin bu istasyonlara girip çıkması da mümkün.

Mekanlar bu şekilde büyük araçların giriş çıkışına uygun tasarlanmış.

Benzin istasyonları şehirlerin lojistik akışkanlığını sağlamada önemli ve yerel merkez noktaları oluşturuyorlar.

Temel görevleri araçlara akaryakıt temin etmek.

İlave bazı hizmetler de sunuyorlar; misal, lastik hava basıncı kontrolü, silecek suyu doldurmak, bazen aracı yıkamak, ATM hizmetleri, acil market ihtiyacını biraz pahalı fiyattan dahi olsa 7/24 tedarik edebilmek gibi… Avrupa’da yeni yeni sadece elektrikli araçlara hizmet veren istasyonlar da hizmete girmeye başladı.

Peki ülkemizde zaten yaygın olarak bulunan bu istasyonların ekonomiye daha fazla değer yaratması için akıllıca tasarlanmış yeni bazı hizmetleri devreye almalarını sağlayabilir miyiz?

Sadede gelelim.

Esas konu, belirli atıkların toplanması için bu istasyonlara özel konteynerlerin yerleştirilmesi.

Modern şehircilik sunabilen bazı ülke şehirlerinde, mahallelerde geri dönüşüm tesisleri olur.

Mahalleli, aracına her türlü evsel atığı yükleyip kendi mahallelerindeki merkezlere bu atıkları ücretsiz olarak bırakabilirler.

Başka mahalledeki tesisi kullanmak isterseniz veya ticari bir araç ile atık bırakmak isterseniz ise ücret ödemeniz gerekir.

Ülkemizde şehirlerimizin ihtiyaç listesi uzun, daha buralara sıra gelemedi ama benzin istasyonları üzerinden belki kısmen bu hizmeti sunabiliriz veya bir başlangıç yapabiliriz.

Misal atık yağ konusunda kolay şekilde istasyonlarda toplama konteyneri kurulabilir.

Bölgedeki restoranlar ve evsel tüketimde kullanılan kızarmış yağlar en yakın benzin istasyonundaki toplama konteynerine kolayca dökülebilirler.

Küçük yatırım ile önemli bir kamusal fayda ve tasarruf bu sayede sağlanabilir.

Elbette ekonomide çok çeşit atık üretiliyor ve toplanması gerekiyor.

Yer kısıtından dolayı her istasyonda tüm atıklar toplanamayabilir, özellikle hacimli atıklar toplanamaz ama belirli kategorilerde bu sınıflandırmayı yapıp sistematiği çalıştırabiliriz.

Yeni benzin istasyonu lisanslarını ve lisans yenilemelerini yaparken bu ihtiyaçları da göz önüne alabiliriz.

Kullanılmış tekstil ürünleri, ayakkabıların bu şekilde toplanması mümkün olabilir.

Elektronik atıkların bu şekilde toplanması ve belki de bir kısmının yeniden kullanıma alınması mümkün olabilir.

Plastik ve cam atıklar fazlaca trafik yaratabilir fakat yeri uygun istasyonlara bu konteynerler de konabilir.

Vatandaşlarımıza bu atıklar karşılığında belki küçük bazı faydalar sağlanabilir.

Misal, akbiline veya telefon uygulamasına para veya yeşil puan yüklenebilir vb. 3)    Paşabahçe arazisi İstanbul’a turistik fayda üretmeli Geçenlerde Beykoz’daki meşhur Paşabahçe arazisinin İş Bankası tarafından satıldığını öğrendik.

Boğaz’da leb-i derya 117 dönüm büyüklüğünde zaten başka arazi yok.

Burası İstanbul’un en değerli bölgeleri içinde.

Bu arazinin İstanbul’a en büyük kültürel, turistik ve sosyal katkıyı üretecek şekilde değerlendirebilmek asıl meseledir.

Buraya yeni bir beş yıldızlı otel yapılıp geçilirse çok yazık olur.

İstanbul’a değer katacak projelerin değerlendirilmesi ve tasarlanması lazım.

İstanbul’un dünya turizminde rekabet ettiği şehirlere baktığımızda bu şehirlerde muazzam doğa tarihi müzeleri var.

Muazzam bilim müzeleri var.

Bazılarında milyonlarca turist çeken eğlence parkları var.

Hatta bazı şehirlerde bu müzeleri yan yana yapmışlar, tam bir kültürel ve turistik merkez oluşturmuşlar.

Elbette bu tür müzeler ülkedeki bütün ilkokul ve ortaokul öğrencilerine de günü gelince bedava ziyaret imkânı sağlıyor ve eğitim katkısı da sunuyorlar.

Bakalım AKP hükümeti (ve ilgili CHP belediyeleri) İstanbul’da son 20 senede yarattıkları şehircilik felaketine devam mı edecekler, yoksa dünya çapında şapka çıkartılacak ve İstanbul’un turistik potansiyeline yılda milyonlarca ziyaretçi ekleyecek bir sosyal/turistik proje ortaya konabilecek mi? 4)    Daha çok Milli Park ilan etmeliyiz Milli Parklar konusu, bütün gelişmiş ülkelerde doğa korumacılığının, bazı durumlarda kültürel korumacılığın ve turizmin lokomotifi olan konulardan biri.

Milli Parklar konusuna millet olarak daha çok ilgi gösterirsek, politika yapıcılarımızı bu konuda daha çok hesaba çekersek önemli toplumsal kazanımlar elde ederiz.

İngiltere’de “National Trust” denen milli parkları ve ilintili kırsaldaki yapı ve bahçeleri koruyan ve bu süreçte üyelerin doğa gezintilerinin keyfini de çıkardıkları bir vakıf var. 2,5 milyon civarı üyesi var, yani İngiltere’nin en büyük, sevilen ve fayda üreten STK’larından biri.

Bu üyeler yıllık para veriyorlar ve karşılığında bu milli parklar ile ilgili çeşitli faydalara kavuşuyorlar; misal ücretsiz otopark gibi.

Ayrıca evlerine yılda birkaç kez milli parklar dergisi geliyor ve çeşitli etkinliklere davet ediliyorlar.

Gelin biz de bu milli parklarımızı halk ile daha çok buluşturmak için benzer bir vakıf veya dernek kuralım.

Her bütçeye uygun olacak şekilde, milyonu aşkın ücretli üyesinin olmasını sağlayalım.

Dergisini çıkartalım, ilgili istatistikleri tutalım ve yayınlayalım.

Gönüllülük usulünce ortaokul ve lise dönemindeki gençlerimize bu parklarda çalışma, yaz kampı imkanları oluşturalım.

Milli park zenginliğimizi halkımız ile daha güçlü şekilde paylaşalım.

Gezme, fotoğraf, kamp yapma vs. etkinlikleri düzenleyelim.

Malum içinde bulunduğumuz devirde sadece ülkemizde değil bütün gelişmiş ülkelerde boşanmalar arttı, depresyon arttı, ekran bağımlılığı arttı.

Milli park olayı bu problemlerin doğal ilacı ve Türkiye bu konuda çok şanslı.

İnsanlarımızın hayatına daha çok milli park ziyareti katabilirsek mutluluk artar, ülkeye bağlılık, yaşadığı memleketi sevme durumu artar ve sonucunda milli savunmadan ekonomik gelişmeye kadar önemli miktarda toplumsal fayda üretilir.

İlgili okurları ve politika yapıcıları, “National Trust” ve milli parklarımızın web sitelerini incelemeye davet edelim; böylece iyileştirme fırsatları görünür olur.

Ayrıca milli parklarımızın her biri için belki vakıf kurmalı, sosyal medya hesapları yönetmeli, ilgili uzmanları barındıran mütevelli heyetleri kurmalı ve her birinin korunması ve toplumsal fayda üretmesi için özel politikalar üretmeliyiz.

Hepsini aynı sepete atmak doğru olmayabilir.

Milli parkların girişine bilet kesen bir memur koyma konusunu da yeniden değerlendirmek ve her bir park için farklı uygulama geliştirmek doğru olabilir.

Son dönemde önemli tahribat riski altında olan Göçek ve benzeri mavi tur bölgelerini de milli park olarak ilan etmeyi değerlendirebiliriz. 5)    İspanyol Joma spor ayakkabılarına yol verelim Amaç reklam yapmak değil, alternatif oluşturmak.

Malum spor ayakkabı konusunda ülkemizde fazlaca yabancı marka merakı var ve bize sunulan, küresel pazarın hâkimi olan Amerikan ve Alman markası gibi görünen markalar da genelde İsrail ve Siyonizm boykotlarına takılan markalar.

Bunlar Çin’de 3 kuruşa ürettirip bize 333 kuruşa mal satıyorlar.

Bu işin teknolojisi de açıkçası pek değişmiyor.

Döndürüp döndürüp lastik ayakkabıları farklı makyajlar ile büyük paralara satıyorlar.

Asıl bizim paralar kaliteye değil markaya, pazarlamaya ve ilgili şirketlerin kasasına kâr olarak gidiyor.

Şahsen kaliteli ve hızlı büyüme yolunda olan Türk malı spor ayakkabı markaları var; bunları tercih ediyorum.

Misal, Lumberjack’in spor modelleri, Kinetix’ler, Lescon’lar filan gayet iyidir.

İlle ‘ben yabancı spor ayakkabısı istiyorum, zengin dursun!’ diyene de gelin bir çözüm üretelim.

Malum İspanya ile aramız gayet iyi, muhtemelen ortak çıkarlarımız önümüzdeki senelerde de devam edecek ve ilişkiler daha iyi seviyelere doğru gelişecek.

İspanyol pazarında 1 numara olan bir spor markası var.

İsmi Joma.

Bir aile firması, yani elbette çok küçük firma diyemeyiz; onlarca ülkeye mal satıyorlar ama küresel liderlerin finans-kapital yapısında değiller.

Joma’nın sahibi olan aile, firmayı satma girişimlerini yıllardır reddediyorlar, çok da iyi yapıyorlar.

Hazır İspanya ile aramız iyi iken bu firma ile ilişkileri güçlendirmek faydalı olabilir.

Kanımca tasarımları küresel rakiplerinden açık ara daha iyi, fiyatları daha uygun ve kaliteleri aynı.

Buyursunlar Türkiye’de de bir üretim tesisi açsınlar, biz de onları fazlaca yabancıdan saymayalım, yabancı marka meraklılarının ihtiyaçlarını bu kanaldan karşılayalım.

Hem vatandaşımızın parasının yanlış kanallara akmasını engelleriz hem de Türkiye düşmanı yapıları ekonomik olarak zayıflatırız.

Joma sanıyorum Türkiye’de Trabzonspor’un da forma sponsoru, yani bir miktar ticari pazarda ve sponsor olarak varlıkları mevcut.

Joma ile ilişkiler güçlendiğinde belki futbol kulüplerimize daha fazla sponsor olabilirler ve büyük takımlarımız yanlış firmaların reklamını yapmamış olurlar.

Joma ile iş birliği gelişirse muhtemelen onlar da tekstil ürünlerini diğer meşhur İspanyol firmaları gibi Türkiye’den tedarik edeceklerdir ve kazan-kazan ilişkisi kurulabilecektir. 6)    Somali’de Türkiye’nin yaptığı köprü neden çöktü?

Haberi görmüşsünüzdür.

Başkent Mogadişu’nun 50 km batısında, kritik bir tedarik noktası olan yerde Türkiye bir köprü yapıyor.

Daha doğrusu önceden sabotaj ile yıkılan köprüyü tamir ediyor.

Aradan birkaç ay geçiyor ve köprünün üzerinden ağır bir askeri araç geçerken köprü ağırlığa dayanamıyor ve yıkılıyor.

Köprüyü Türkiye’nin yenilediği biliniyor ama firma ismi ortada yok.

Kontrat büyüklüğü de yok.

Devletlerarası bir anlaşma imiş.

Fakat günün sonunda köprü yıkılıyor ve Türkiye’nin bölgede verdiği bunca emek ve yarattığı olumlu imaj köprü ile beraber yıkılıyor.

Buna kimsenin hakkı olmamalı.

Bu işin soruşturmasının açılması ve gerekli derslerin tüm ilgili kurumlarca alınması faydalı olur.

Bu rezaletin faturasını da köprü temeline beton döken gariban Somalili işçiye yıkmamak gerekir.

Muhtemelen bu işte birçok kişinin ihmali var.

Köprüyü yapan firma suçlu, projeyi sahada düzgün uygulayamayan ve belki eksik malzeme kullanılmasını onaylayan teknik yetkili suçlu.

Parayı Türkiye veriyor ve projenin teknik kabulünü de öncelikle Türkiye’nin ilgili makamının yapıyor olması lazım; yani bu makam da görevini ihmal etmiş gibi.

Somali’nin ilgili bakanlığını suçlayamayız; sonuçta bedava köprü yapılıyor, adamlar “iyi yapmamışsınız, kabul etmiyoruz” diyemezler ki… Umalım ki bu bize ders olur, bundan sonra mühendislik işlerinde yetkin firmalar ile çalışılır ve kamu görevlilerimiz denetim ve teknik kabul işlerini layığı ile yaparlar.

Türkiye’de milyarlarca dolarlık karmaşık mühendislik projelerini dört dörtlük yapan firmalarımız var, tüm sektörün itibarını iki paralık eden bu olaylar kabul edilemez.

Sosyal medyada bu konu çarşaf çarşaf Türkiye düşmanlarınca servis ediliyor.

O projede teknik konularda imzaları atan mühendislerin diplomaları da incelenmeli. 7)    Veri merkezlerinin coğrafi dağılımına dikkat Geçende dünyadaki veri merkezlerinin yerlerini gösteren bir haritayı inceledim.

Malum, irili ufaklı, farklı firmalara tahsisli veya paylaşımlı on binden fazla veri merkezi dünya genelinde faal durumda.

Türkiye’de doğal olarak veri merkezleri İstanbul’da toplanmış durumda.

Farklı şehirlerimizde de mevcut.

Veri merkezlerinin dağınık yapıda olması, internet kullanıcılarının bölgesel olarak bazı uygulamalarda hızını artırıyor, veri güvenliği başta olmak üzere ilave başka avantajlar da sunuyor.

Coğrafi olarak veri merkezi eksikliği bulunan bazı bölgeler ve ülkeler dikkatimi çekti.

Bu bölgelere orta ve hatta küçük ölçekli dahi olsa veri merkezi kurulması önerimizi iletelim.

Altyapı olduktan sonra ileride bunlar ihtiyaç doğrultusunda büyütülebilir.

Bu bölgeler şunlar: Mersin, Diyarbakır, Halep, Basra.

Somali’nin tek merkezi Somaliland’de, bu da olmamış.

Mogadişu’da bir merkez ve ana bağlantı gerekli.

KKTC’den emin olamadım, muhtemelen orası da büyük ölçüde Rum tarafından besleniyor.

KKTC’de de ülkenin dijital bağımsızlığını pekiştirecek veri merkezi gerekli.

Türkiye’de dağlık bir bölgede, dağ içi tünellerde, milli güvenlik amaçlı kullanılabilecek ilave bir korunaklı merkez de Erzurum veya Sivas civarlarına kurulabilir.

Ayrıca veri merkezi olmayan şu ülkelere de kurmakta fayda var: Türkmenistan, Yemen, Eritre, Nijer, Moritanya, Çad, Tacikistan, Liberya, Benin.

Şimdi bazı arkadaşlar şöyle itirazda bulunacaklardır: Veri merkezleri, hızlı fiberoptik kablolar ile bağlı olduğu sürece nerede olduklarının pek de önemi yok.

Bu öneri kısmen doğru ancak eksik.

Veri merkezi olan bölgelerde bilişim firmalarının ve hatta genel ekonominin gelişmesi hızlanır, veri güvenliği artar, hız artar.

Diğer önemli konu ise bu merkezleri kimin işleteceği?

Bizde malum “Big tech” denen bu işlerde uzman büyük bilişim firmaları yok.

Bu eksikliğimizi görmeli, kabul etmeli ve düzeltmek için girişimlerde bulunmalıyız.

Kurulacak veri merkezlerinin üniversite kampüsü gibi ortamlarda olması uygun olabilir.

Hem nitelikli uzmana erişim rahat olur hem de sistemler kamunun kontrolü altında olurlar.

Üzülerek gözlemlediğim diğer konu ise ülkemizin en büyük GSM operatörü başta olmak üzere büyük Telekom firmalarımızın veri merkezi konusunda adeta dünyanın en büyük istihbarat şirketlerinin kontrolünde olan firmalara (hatta kendileri bizzat yüksek teknoloji istihbarat firması olan firmalara) bel bağlamış olması ve marifetmiş gibi bunlarla yatırım projelerini ilan etmesi konusu.

Ülkemizin neredeyse bütün verilerinin işlendiği, tamamen egemen ve özgün teknolojilere bağlı olması gereken en büyük GSM operatörümüzün verilerini kime emanet ediyoruz?

Buyrun bakın, o firma yakın zaman önce İsrail’in bir askeri istihbarat startup firmasını almak için büyük ölçüde gizli servis çalışanı olan ortaklarına ve İsrail’e ne ölçüde bir kaynak aktarımı yapmış?

İnsan inanamıyor; bir taraftan sözüm ona askeri konularda bağımsızlık yolunda adımlar atıyoruz, daha az görünür olan ama en az o kadar önemli birçok konuda tamamen teslimiyetçi ve vasallık politikaları izliyoruz.

Ülkemizdeki bütün cep telefonlarını (kameraları ve ortam dinleme dahil) ve bütün bilgisayarlarındaki tüm verileri elimizle seve seve teslim ediyoruz.

Bakın yapay zekâ uygulamaları o veriler ile bizi ne hale getirecek, pek yakında göreceğiz… Cengiz Aytmatov’un romanında ‘Mankurt’ karakteri vardır, hafızası ve özgün kimliği yok edilerek efendisine köle yapılan bir karakter… 8)    Hicaz çölünde yatan Osmanlı treni kurtarılmalı 1917’de Osmanlı’ya karşı İngiliz subayı Lawrence komutasında Hicaz demiryoluna saldırı düzenlendi.

Bu saldırıda hasar verilen ve devrilen bir Türk treninin lokomotif kısmı bugün hâlâ Suud-Ürdün sınırındaki demiryolu hattında, kumların arasında yarı gömülü olarak yatmaktadır.

Bu lokomotifin sembolik bir önemi vardır.

Bu gömülü lokomotif Türk askerinin Arap çöllerinde yenilmesinin sembolüdür ve kanımca bu sebeple hâlen yarı yatar vaziyette orada terk edilmiştir. 1917’yi geçelim, 100 yıl öncesine gelelim. 1925 yılında Suriye’de Şam ve Hama gibi şehirleri Fransız bombardıman uçakları bombalamaktaydı. 100 yıl geçti, hâlen bölgeyi İsrail ve Amerikan uçakları bombalıyor.

Suud-Ürdün sınırında kumlarda yatmakta olan Türk lokomotifini kumlardan çıkarmanın zamanı gelmiştir.

Bu lokomotifi ne yapmalı?

Misal Medine’yi kahramanca savunan Fahreddin Paşa’nın savunma yaptığı bölgeye götürülmesi, düzgün şekilde restore edilmesi ve Türk bayrağı ve belki de Fahreddin Paşa ve Mustafa Kemal Paşa’nın yan yana heykeli ile beraber belki bir müzeye konması uygun olabilir.

İlgili alan Türk konsolosluğuna tahsis edilebilir.

Tüm masrafların seve seve Ürdün, Suud ve Irak idareleri tarafından karşılanması ve ilgili ülkelerin bu taşıma işini askeri tören ile yapması uygun olabilir.

Trenin yattığı bölgede şehitlik yapılması da uygun olabilir. 9)    Ülke içi akaryakıt satış fiyat makası kapatılmalı Dikkat ettiniz mi?

İstanbul’da akaryakıtın litre perakende satış fiyatı Hakkari’den yaklaşık %5 daha ucuz.

Genelleyecek olursak ülkemizin nispeten çok akaryakıt tüketimi olan ve rafinerilere yakın merkezleri ile uzaktaki ve düşük tüketimli bölgeleri arasında bir fiyat makası var.

Sistemin böyle kurulmuş olmasının gerekçeleri ve pazar dinamikleri elbette anlaşılabilir ancak bu durum ekonomik çıkarlarımıza uygun değildir.

Biz bu hatalı tasarım ile hem sınır bölgelerinde akaryakıt kaçakçılığını teşvik ediyoruz hem de fakir şehirlerimize haksızlık ediyoruz.

Rafinerimizi biz ekonomik gerekçeler ile Hakkari’den uzağa kurduysak bu Hakkari’deki vatandaşlarımızın suçu değil, cezasını da onlar çekmemeli.

Hakkâri yerine Iğdır’ı koyun, Ardahan’ı koyun veya rafinerilere uzak herhangi bir küçük şehri koyun, durum aynı.

Bazı okuyucular itiraz edecekler: “Zaten doğu illerinde kaçak mazot kullanılıyor, resmi fiyatlar pek de önemli değil.” şeklinde.

Kaçak akaryakıt eskiye göre daha az miktarda kullanılıyor dahi olsa bu durum da yine devletimizin bir zaafıdır.

Hatalı uygulamaları normal gibi ele alıp sistem kurmamalıyız.

Hatta ideal bir sistemde belki de kaçakçılık olan sınır bölgelerinde resmi akaryakıt fiyatı daha da düşük tutulmalı, kademeli olarak batıdaki büyük illere yaklaştıkça pahalılaşmalı.

Elbette bahsettiğimiz yüzde 3-4’lük küçük farklar olmalı, daha fazlası sistemi bozar.

Doğuda daha ucuz olmasa dahi en azından resmi satış fiyatı batı ile aynı olmalı.

Evet, lojistik maliyetler daha yüksektir ama bütün akaryakıt dağıtımı sistemi üzerinden toplanacak bir komisyonun tekrardan ilave maliyeti çeken firmalara dağıtılması veya benzeri bir yöntem ile bu eşitlik sağlanabilir.

Doğudaki vatandaşımız kesinlikle batıdaki vatandaştan daha pahalıya resmi akaryakıta para ödememelidir.

Bu altyapıyı destekleyecek şekilde belki doğu bölgelerine ilave depolama istasyonları kurmalı ve demiryolu/boru hattı ile rafine petrol aktarımı yapmalıyız.

Kaçak akaryakıt olayı da rafinerilerimizde standart kalite haline getirilmeli ve resmi olarak ekonomiye kazandırılmalıdır.

Kaçak akaryakıt hem terörü finanse edebilir hem de kalite sorunları ile kamyon ticaret filomuzda fazlaca mekanik sorunlar çıkartabilir.

Kaçak işi tam olarak yok edilemese dahi terörü finanse etmemesi ve kalite problemi yaratmaması öncelikli olarak sağlanmalıdır. 10)  Türkiye’de baz yağı üretmeliyiz Madeni yağları bilirsiniz.

Araba, kamyon vs. araç motorlarına düzenli olarak konur, sanayide kullanımı vardır.

Türkiye’de bu madeni yağları üreten ve satan yerli ve yabancı firmalar var.

Bunların çeşitli motor tipleri için uygun olarak çeşitli kalitedeki tipleri var.

Türkiye’de genel olarak madeni yağ üretimi yapan firmalar baz yağı ithal ederler, diğer başka ithal girdiler ile bunları karıştırırlar, kutular ve satarlar.

Yani üretim dediğimiz olay fazlaca ithal girdiye bağımlıdır ve işin esasi baz yağıdır.

İzmir rafinerimiz bir miktar baz yağı üretir ama bunlar daha ziyade eski tip motorlar için daha düşük kaliteli motor yağlarının üretiminde kullanılır.

Türkiye yılda 800 bin ton civarı baz yağını ağırlıklı Hollanda’dan ithal eder ve tek kalem kimyasala milyar dolar mertebesinde döviz aktarır.

Elbette bu durum plansız ve başarısız sanayi politikalarının bir sonucudur.

Türkiye, baz yağı üretimini yeni yatırımlar ile artırmalıdır.

Bu işin bir petrol rafinerisinde yapılması lazım.

Türkiye’de malum rafineri işi, biri Türk, biri Azeri iki büyük firmada.

Devletin payı düşük.

Ya özel sektörü fazlaca kamu parası harcamadan bu işe cesaretlendirelim veya TPAO üzerinden gerekli yatırımı yapalım.

Bu kadar basit bir yatırım konusunda bu kadar büyük paranın (servetin) Avrupa’ya aktarımı kabul edilemez bir sorumsuzluktur.

Bu yatırım özel sektör için muhtemelen yeterince kârlı bulunmayacaktır çünkü körfez ülkeleri bu işi ucuza üretiyorlar ancak körfezdeki savaş durumu muhtemelen bu yatırımın fizibilitesini destekleyecektir.

Özel sektör için kârlı olmasa dahi kamu için yüksek katma değer üretecek, sanayiyi destekleyecek zaruri bir yatırımdır.

Madeni yağ olmadan pistonlu motor da olmaz, sanayi de olmaz. 11) Orhan Veli Müzesi için İKSV kampanyası?

Edebiyatımızın önemli ismi Orhan Veli’nin Beykoz’daki evini mevcut sahibi satışa çıkarmış.

Elbette herkesin arzusu evin müzeye dönüştürülmesi ve İstanbul’un kültürel zenginliğinin desteklenmesi.

Boğaz civarındaki çoğu eski tip ev gibi bu ev de ikinci sınıf tarihi eser.

Yani ahşap dış yapısının ve dış cephe mimarisinin korunması ve bakımlı tutulması lazım.

Bu evi müze yapması gereken kim?

Elbette ilk akla gelen kurum Kültür Bakanlığı.

KB bu topa girer mi?

Emin değilim.

Biz kötü senaryoya göre hareket edelim ve bu işi KB’nin keyfine bırakmayalım.

İstanbul’da bildiğim kadarıyla kültür sanat konularındaki en geniş topluluk İKSV.

Her ne kadar İKSV’nin kökeni “holding destekli sanat” gibi Orhan Veli’nin olayı ile pek bağdaşmasa da yine de İKSV’nin bu işte organizatörlük becerisini kullanması uygun olur.

İKSV buyursun bir kampanya başlatsın ve bu evin satın alınıp müzeye dönüştürülmesi için para toplasın.

Paranın bir kısmını dahi toplasa belki bir banka kredisi peşinatı çıkar ve bu iş halledilebilir veya üzerini KB veya belediye tamamlar.

Bu binayı satın almak bir başlangıç ama müze konusunun da kaliteli olması isteniyorsa belediye ve belki bakanlık desteği gerekebilir.

O.V.’nin evinin yanında tek katlı bir berber var.

Muhtemelen eskiden burada da üç katlı bir ahşap eser varmış, yıkılmış ve yerine bu beton yapı kondurulmuş.

Bu berberin de istimlak edilmesi, yıkılması ve müzeye küçük bir bahçe haline getirilmesi uygun olur.

Berber arkadaşa da yine yakın muhitte güzel bir berber dükkânı açılır.

Sokakta da biraz düzenleme gerekecektir.

Müze önündeki kaldırım boyunca park yasağı getirilmesi, sokakta yaşayanlara civarda bir otopark ayarlanması uygun olur.

Belki sokak komple trafiğe kapatılıp müzeye bağlı kalıcı bir açık hava sergisi de kurulabilir.

Sokaktaki diğer eski eser tarihi binaların da dış cephelerinin bakımdan geçirilmesi faydalı olur.

Bu müze işine sadece evi satın almak değil de sokağı biraz şenlendirip müze uzantısı haline getirmek olarak yaklaşılırsa daha çok kültürel çıktı, etkinlik ve gelir üretebilen, kalıcı bir sanat merkezi/sokağı oluşturulabilir. 12) Viyana kuşatmasındaki çadırı Polonya’dan almak Hatırlarsınız, bir süre kadar önce askerlerimiz Viyana kuşatması yapmıştı.

Çok başarılı olamamıştı.

Orada anlaşılan düşmana bir de sultan çadırını kaptırmışız.

Çok da güzel çadır doğrusu.

Bugün bu çadır, Polonya’nın Krakow şehrinde Wawel Kalesi’nde sergileniyor.

Aradan hayli zaman geçti, çadıra yeterince bakmışlardır.

Artık o çadırı geri alma ve Türkiye’de uygun bir müzede sergileme zamanı gelmiş olabilir.

Malum NATO müttefikimiz (!) Polonya’da bir Rusya fobisi de vardır.

Bugün bize o çadırı ve kaptırdığımız diğer eşyaları seve seve vermezlerse, bakarsınız yarın bunları Rusya’dan rica edip almamız gerekebilir.

Kültürel eserden konu açılmışken bir de malum pedofili şantaj çetesi işletmecisi Epstein’e hediye edilmiş ve Epstein’in yere sererek halı olarak kullandığı Kâbe örtüsü konusu var.

O örtünün de Türkiye’ye teslim edilmesinin ilgili bakanlığımız tarafından talep edilmesi uygun olur.

İlgili Sitenin Haberleri