Haber Detayı
Küresel şok eşiğinde Türkiye
Küresel şok eşiğinde Türkiye
Küresel jeopolitik çalkantıların derinleştiği, Hürmüz Boğazı’nın kapandığı ve büyük güçler arasındaki gerilimin her geçen gün tırmandığı bu dönemde, petrol ve enerji fiyatları yeniden küresel gündemin merkezine oturmuştur.
İran Savaşı’nın uzaması, deniz yollarındaki belirsizliklerin artması ve Körfez bölgesindeki üretim kapasitelerinin tehdit altına girmesiyle birlikte ham petrol fiyatları yeniden sert yükselişlere gebedir.
Yükselen enerji fiyatları; sıradan bir maliyet artışının çok ötesinde, çok katmanlı ve birbirini besleyen zincirleme etkilere sahip bir ekonomik şok mekanizmasıdır.
PETROL FİYATLARININ YÜKSELİŞİ: MEKANİZMA VE ZİNCİRLEME ETKİLER Ham petrol fiyatlarındaki her yüzde onluk artış, küresel üretim maliyetlerini ortalama yüzde iki ila üç oranında yukarı çekmektedir.
Bu doğrudan bir denklem değil; ulaşım, tarım girdileri, sanayi enerji tüketimi ve plastik hammaddeleri üzerinden işleyen karmaşık bir aktarım mekanizmasıdır.
Birinci etki: Talep yavaşlaması.
Artan enerji fiyatlarıyla birlikte hane halkları enerjiye daha fazla harcamak zorunda kalır; bu durum diğer harcama kalemlerini doğrudan kısar.
Tüketim talebinin gerilemesi üreticilerin satışlarını düşürür, stok yığılmasına yol açar ve nihayetinde üretim kısıtlamalarına neden olur.
Küresel büyüme motorlarının yavaşladığı 2022-2023 deneyimi, bu mekanizmanın ne denli hızlı işleyebildiğini gözler önüne sermiştir.
İkinci etki: Üretimin yavaşlaması.
Enerji, neredeyse tüm üretim süreçlerinin temel girdisidir.
Elektrik, ısıtma, ulaşım ve hammadde işleme maliyetlerinin yükselmesi, üretim kâr marjlarını sıkıştırır.
Marjinal üreticiler sahayı terk eder, yatırımlar ertelenir ve arz zinciri kırılganlıkları derinleşir.
Üçüncü etki: Enflasyonun yapısal olarak yükselmesi.
Enerji fiyatları, üretici fiyat endekslerinden başlayarak tüketici fiyatlarına sızan bir enflasyon dalgası oluşturur.
Bu dalga; gıda, ilaç, lojistik ve tekstil gibi temel sektörlerde kendini en belirgin biçimde gösterir.
Merkez bankalarının faiz artırımıyla bu tür maliyet kaynaklı enflasyona müdahalesi son derece sınırlı bir etkinliğe sahiptir; aksine talep kısıcı politikalar büyümeyi daha da baskılar.
TÜRKİYE’NİN ENERJİ BAĞIMLILIĞI: KIRILGANLIĞIN ANATOMİSİ Türkiye, enerji ithalatında yapısal bir bağımlılık sorunuyla karşı karşıyadır.
Enerji güvenliği sorunu, bugün geçmişe kıyasla daha da kritik bir boyut kazanmıştır.
Her yıl yaklaşık 50-60 milyar dolar enerji ithalat faturası ödeyen Türkiye, petrol fiyatlarındaki her büyük sıçramada hem döviz rezervleri hem de cari açık üzerinden ağır bir fatura ödemektedir.
Daha önce kaleme aldığım yazılarda dikkat çektiğim üzere, Türkiye’nin kronik cari açık sorununun en önemli yapısal kaynağı enerji ithalatıdır.
Petrol fiyatları yükseldiğinde bu sorun otomatik olarak derinleşir; TL üzerinde aşağı yönlü baskı oluşur, döviz kuru oynaklığı artar ve bu durum ithalat kaynaklı enflasyonu şişirir.
Dolarizasyon sorununu da göz önüne aldığımızda, söz konusu mekanizma Türkiye’de piyasalarda çarpan etkisiyle büyümektedir.
Türkiye Petrolleri’nin son dönemde Karadeniz ve Akdeniz’de yürüttüğü arama faaliyetleri ve yerli enerji üretimindeki artış olumlu gelişmeler olmakla birlikte, bu adımların dışa bağımlılığı kısa vadede anlamlı biçimde azaltması mümkün görünmemektedir.
Mevcut koşullarda yükselen petrol fiyatları, Türkiye ekonomisi için çok boyutlu bir şok anlamına gelmektedir.
GIDA VE İLAÇ FİYATLARINA YANSIMA: HAYATTA KALMA MALİYETİ Enerji şokunun en acı boyutu, gıda ve ilaç fiyatlarına yaptığı baskıdır.
Gıda üretimi, modern tarım ekonomisinde doğrudan enerji yoğun bir süreçtir.
Sulama sistemleri, gübre üretimi (doğal gaz yoğun), tarım makineleri ve soğuk zincir lojistiği petrol fiyatlarına son derece duyarlı maliyet kalemlerinden oluşmaktadır.
Türkiye, dünyada gıda enflasyonunun en yüksek seyrettiği ülkeler arasında yer almaktadır.
Üstelik bu tabloyu daha da ağırlaştıran yapısal bir sorun mevcuttur; aracı tüccar çetelerinin tarım ürünleri fiyatları üzerindeki manipülatif kontrolü.
Petrol fiyatlarının yükselmesiyle birlikte bu çevrelerin elindeki fiyat artırma gerekçesi de güçlenecektir.
Bu nedenle enerji şokuna karşı hazırlık, aynı zamanda gıda piyasalarında doğrudan devlet müdahale kapasitesinin güçlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
İlaç sektörü açısından tablo benzer biçimde kaygı vericidir.
Türkiye’nin ilaç ham maddelerinde dışa bağımlılığı devam etmektedir.
Petrol türevli hammaddeler, ilaç ambalajları ve lojistik maliyetleri üzerinden yükselen enerji fiyatları; ilaç piyasasına doğrudan ve dolaylı biçimlerde yansımaktadır.
JEOEKONOMİK BAĞLAM: HÜRMÜZ’DEN TÜRK BOĞAZLARI’NA Günümüzde yaşanan İran-ABD gerilimi, Batı Asya’daki vekâlet savaşlarının derinleşmesi ve Rusya-Ukrayna çatışmasının sürmesi küresel enerji arz güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir.
Hürmüz Boğazı’nın kısmi ya da tam kapanması senaryosu artık akademik bir tartışma olmaktan çıkmış fiilen yaşanmış ve yaşanmaya devam eden bir gerçeklik haline gelmiştir.
Küresel petrol arzının yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği bu dar boğaz, küresel piyasaları manipüle etme potansiyeline sahip kritik bir jeopolitik kaldıraçtır.
Bu noktada Türkiye’nin jeopolitik konumu hem avantaj hem de risk barındırmaktadır.
Bir yanda Türk Boğazlarının stratejik önemi ve Türkiye’nin bölgesel enerji transit merkezi olma potansiyeli öte yanda Orta Doğu’dan gerçekleştirilen enerji ithalatının aksama riskiyle karşı karşıya kalma tehlikesi.
Boru hattı çeşitlendirmesi ve alternatif enerji güzergâhlarının önemi bu bağlamda bir kez daha su yüzüne çıkmaktadır.
Öte yandan Rusya ile sürdürülen enerji ilişkileri, Türkiye’ye hem avantaj sağlamakta hem de jeopolitik baskı unsuru oluşturmaktadır.
Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırım rejimine tam anlamıyla eklemlenmemek, kısa vadede enerji maliyetleri açısından Türkiye’ye göreli bir avantaj tanısa da bu denge her an bozulabilir bir kırılganlık üzerine kuruludur.
NEOLİBERAL YAKLAŞIMIN ÇIKMAZLARI VE YENİ EKONOMİ DOKTRİNİ Sonuç olarak yaşanan şok Türkiye’yi önemli bir yol ayrımına getirmiştir.
Neoliberal ana akım iktisadın bu tür krizlere önerdiği reçete tutarlı biçimde aynıdır; faiz artışı, kemer sıkma, serbest piyasa mekanizmalarına teslim olma.
Oysa enerji şokları, talep kaynaklı değil arz kaynaklı krizlerdir, faiz artışıyla petrol fiyatlarını düşürmek mümkün değildir.
Aksine, yüksek faiz politikası üretim maliyetlerini daha da artırır, yatırımları kısar ve zaten sıkışan ekonomiyi daha derin bir kuyuya iter.
Yıllardır bu köşede savunduğum “Yeni Ekonomi Doktrini”nin özü şudur; Türkiye, dışarıdan dikte edilen politika reçetelerine teslim olmak yerine kendi koşullarına özgü, üretim öncelikli, enerji bağımsızlığını hedefleyen ve gıda güvenliğini merkeze alan bir ekonomi politikası inşa etmek zorundadır.
Bu doktrin bir tercih değil; küresel jeoekonomik dönüşüm karşısında bir zorunluluktur.
Bu çerçevede Çin’in uyguladığı politikalar tekrar tekrar incelemeye değerdir.
Çin, küresel enerji krizleri karşısında devlet müdahalesi, stratejik rezerv yönetimi, fiyat kontrol mekanizmaları ve sanayi politikasını bir bütün olarak tasarlamıştır.
Serbest piyasa ideolojisinin hegemonyası altında bu tür önlemleri ‘müdahalecilik’ olarak yaftalamak artık lüks olmaktan çıkmıştır; bu bir tercih değil, ekonomik beka meselesidir.