Haber Detayı
Solgun anıların esrikliğiyle...
Solgun anıların esrikliğiyle...
Canım Metin Ağabeyciğim, Yine uyku tutmadı.
Bu gece mektuplarından bazılarını sarı zarflarından çıkarıp yeniden okudum.
Ardından eski albümlerde gezindim uzun uzun.
Derin bir hasretlik duygusuyla doldu içim.
Sırtımızı peribacalarına verip gülümsediğimiz fotoğraflar, çok uzaklarda kalmış solgun anılarımıza götürdü beni yine.
Fotoğraflara bakarken, zamanında Metin ağabeyime iyi ki o davet mektubunu yazmışım, diye bir kez daha sevindim iç çekerek.
Yoksa, bu anıları belki hiç yaşayamayacaktık...
DAVET MEKTUBU O mektubu yazdığım gece de bir türlü uyku tutmamıştı.
Ve her zamanki gibi baş ucumdaki şiir kitabına uzanmıştı elim: “Gece yarısı, uykun kaçmış, Camlardasın yine.
Dışarda ay aydınlığı bir gece Gümüş şarkısı kavakların.
Ay germiş tefini, Geçiyor salına salına Ardıçlığın ordan.
Duman almış karşı dağları.
Ahlatlar uzakta, Durgun ve kara.
Yalnız dervişleri kıraçların.
Neden hep kederleri, Kederleri ve anıları çağrıştırır sana?..
Elliye yakınsın Ömrün sakin ikindisi Şeftali çiçekleri değildir artık yağan, Okuduğun kitaplara. ” (...) Uzak geceme bir bozkır özlemi düşürmüştü bu güzelim şiirin.
Hapislik günlerinden sonra gidip sığındığın kasabanı, sana bu şiirleri yazdıran kederli gecelerini düşünmüştüm uzun uzun.
Duygu yüklüydüm.
Şiirin devamını okuyamamıştım...
Kirli, gri, yabancı bir geceydi benimki.
Ay ışığı da vurmuyordu pencereme.
Ahlatlar, kavaklar ve bozkırlar çocukluğum kadar uzaktaydılar bana...
Yatağımdan kalkıp uzunca bir mektup yazmıştım sana.
Şöyle seslenmiştim mektubumun bir yerinde: “...Kızıllığa bürünmüş bozkırdan, bir meşe ağacına yaslanıp Erciyes’in omzundan doğan güneşi hiç izledin mi Metin ağabeyim?
İzlemedinse eğer, bu gece sığındığım o güzelim şiirin derin yara alacak!
Erciyes, en iyi bizim ilçenin bağlarından bakınca gülümser.
Bir dileğim var: Bir gün seninle bağımızın kayalıklarına bağdaş kurup Erciyes’in tanıklığında şiirlerini okumak.
Bunu yapmazsak gözüm açık gideceğim!” Davetimi kabul edesin diye, hızımı alamamıştım: “...Erciyes’i izledikten sonra Kapadokya’ya ineriz.
Sırtımızı bu kez peribacalarına yaslar; Ürgüp şarabına, ozanımız Refik Başaran’ın türkülerini ve senin şiirlerine katıp yudum yudum içeriz.
Tasalanma!
Akdeniz kıyılarına yakıştığı kadar Kızılırmak kıyılarına da yakışacaktır şiirlerin.
Güzün biz Frankfurt’tan, siz Antalya’dan yola çıkalım, tam Erciyes’in önünde buluşalım.
Ne dersin?
Ne dersin, diye sorduğuma bakıp da ‘hayır’ deme sakın!
Geliyoruz, de!
Yanıtını dört gözle bekliyorum!..” Antalya’dan gelen sarı zarftaki yanıtın beklediğim gibiydi: “...Bir şairi kışkırtan bu sözleri nereden buluyorsun?
Mektubundaki o büyülü betimlemeleri okuyan hangi şair, can kardeşinden gelen bu içtenlikli daveti geri çevirebilir?
Seslenişindeki coşku bana da bulaştı.
Tamam.
Gelecek güz, asmaların yaprakları sararmadan, bağ bozumunda, emektar arabamıza atlayıp geleceğiz.
Kapadokya’da şiirler okuyacağız, türküler dinleyeceğiz.
Söz!..” BAĞ BOZUMU GÜNLERİ 2007’nin pırıl pırıl bir güz ikindisiydi. “İncesu’ya Hoş Geldiniz” levhasının önündeki çatal yolda karşılamıştık sizi.
Yaşam yoldaşın Günsel ablamızı ve seni hasretle kucaklamıştık Protezli bacağınla saatlerce araba kullanmana rağmen, yorgunluktan zerre iz yoktu bakışlarında.
Dostluğun, tıpkı şiirlerin gibiydi: Sağlam, sahici, içten...
En son Antalya’da, Tahtalı Dağ’ın eteklerinde buluşmuştuk.
Yıllar geçmişti kucaklaşmayalı.
İçimiz kıpır kıpırdı.
Hemen bir bana, bir de başı karlı Erciyes’e bakıp gülümsemiştin.
Söze gerek kalmamıştı.
Direksiyonu bana bırakıp yan koltuğa geçtikten sonra, Erciyes’in eteklerine yayılan akşam kızıllığını dikkatle izlemiştin bir süre.
Doğduğum, büyüdüğüm mahallenin toprak damlı evlerini gösteriyordum size.
Geçtiğimiz mahallelerin adlarını sıralamıştım: Karakoyunlu, Bulgurcu, Fırınönü, Etyemez, Bahçesaray... ‘Köylere, mahallelere, sokaklara halkın koyduğu her ad şiir tadında, dilin gerçek yaratıcısı halkımız’ demiştin.
Çocukluğumun izleri var, dediğim kayalıklara geldik.
Leylek Kayası’ndan bir kez daha baktın heybetli Erciyes’e.
Hafif öksürüklerle sesini cilaladın.
Beklediğim dizeleri okuyuverdin birden: “Çocukluğunun coğrafyasındasın Duygulandırır en olmadık şeyler seni.
Uyanır ayağı çıplak anılar...
Ve yol boyu dizi Mor mor çakırdikneleri Sızlatır içinde bir yerleri.” Duygudan duyguya savruluyordum.
Güneşin sararttığı, kararttığı, pembeleştirdiği türlü türlü renklerde üzümlerle bezeli bağları adımladık.
Kıraç topraklara kök salmış ağaçların rüzgardaki hışırtıları, şarap gibi, şiir gibi esritmişti bizi.
Meşelere, ahlatlara yaslanıp, Erciyes’in omzundan güneşin ağır ağır doğuşunu da, Tekke Dağı’nın ardından hüzünle batışını da izledik birlikte.
Dileğim tutmuştu işte!..
ŞEN OLASIN ÜRGÜP DUMANIN GİTMEZ Bir sabah kahvaltısından sonra Ürgüp’e doğru yola çıkmıştık.
Aksalur yokuşunu aştıktan sonra sarımsı toprakların üstünde halaya durmuş peribacaları başladı. “Artık türkülerin ve şiirlerin zamanı; sevgili şairimle Kapadokya’dayız!”diye ünlemiştim sevinçle.
Topuz Dağı sırtlarından Ürgüp’e inene kadar “Şen olasın Ürgüp” türküsünü mırıldanmıştık bir ağızdan.
Eski taş konaklarıyla ünlü, Mustafapaşa Köyü’nde kahve molası vermek, ilkin o tarihi yapıları göstermek istemiştim size.
Fakat, yanılmıştım.
Bir zamanlar, “Esat Ağa’nın Konağı” diye anılan konağın ve benzerlerinin, dost yarenliklerine, insan sıcaklığına tanıklık eden avluları, “dizi film turizmi”nin ruhsuz kalabalığına bilet kesenlerin tecim yuvasına dönüşmüştü artık.
Yörenin dingin doğasına uygun avuç içi kadar bir köşe bulamamıştım sizi oturtacak.
Şaşkınlığımı görünce, “Günümüze yağacak şiir bulutları dağılmadan kalabalıktan kaçalım, daha sessiz köyler arayalım!” demiştin.
Dizi turizminin tur otobüslerinin kaldırdığı toz bulutu içinde uzaklaşmıştık köyden...
ŞEFİK BAŞARAN’IN SAZ ÇALDIĞI SEDİRDE Büyük ozanımız Refik Başaran’ın köyüne çevirmiştim direksiyonu.
Köye yaklaşana dek söylememiştim size bunu. “Dillerden düşmeyen Ürgüp türkülerinin çoğu bu toprak yollarda yakıldı işte!” dediğimde anlamıştınız Ürgüplü ozanın köyüne girdiğimizi.
Köy bakkalına sorduğum bir soruyla başlamıştı o şiir güzelliğindeki anımız.
Köyde geçirdiğimiz o birkaç saat hep aklımda kalsın diye (o günün akşamı) not defterime şunları yazmıştım: “Ürgüp’ün az uzağında peribacalarının arasında şirin, sessiz bir köy Taşkınpaşa.
Eski adı Damsa.
Meydalıkta durdum.
Köy bakkalı kapının önüne otumuş çayını yudumluyor.
Merakla bize bakındı.
Selamlaştık.
Yıllar geçti, unutmuşum; rahmetli Refik Emmi’nin evi hangisiydi? diye sordum.
Bakkal gülerek: ‘Şu giden bastonlu Hikmet Emmi’ne sor, o daha iyi tarif eder size yolu!’ dedi.
Hikmet Emmi de zaten duymuştu konuşmalarımızı.
Bize döndü: ‘Ne yapacaksınız evini garibin?’ dedi. ‘Şöyle kapısından azıcık bakıp, bir türküsünü mırıldanıp Avanos’a geçeceğiz.’ dedim.
Babacan bir ses tonuyla: ‘Damsa’da kimsenin kapısından evine bakılıp gidilmez yeğenim!
Hele Aliağagiller’in kapısından hiç!
Arabanızı buraya bırakın, ardımdan gelin bakalım!’ dedi.
Meğer, seksenine yakın Hikmet Emmi, ünlü ozanın oğlu Hikmet Başaran’mış. ‘Aliağagiller’ dediği de köylerinde anıldıkları lakaplarıymış.
Ardına düştük.
Metin ağabeyim de yokuş yolda protezine fazla yüklenmemek için bagajdan bastonunu aldı eline.
İki bastonlunun ardından ağır ağır çıktık yokuşu. ‘İşte baba evimiz burası!’ dedi ahşap bir kapının önünde.
Sonra, ‘Oğlum Refik!
Konuklarımız var aşağı gelin!’ diye seslendi.
Karısı, gelini, oğlu Refik, Ankara’dan tatile gelen kızı ve torunları kapıda karşıladılar bizi.
Sanki yıllardır tanışıyormuşuz ve bizim geleceğimizden haberdarlarmış gibi, içtenlikle buyur ettiler evlerine.
Hikmet Emmi ve eşi, yıllarca Berlin’de yaşamış gurbetçilermiş.
Emekli olunca, artık köylerine, baba evine dönmüşler.
Ünlü ozanımız Refik Başaran’ın saz çaldığı, şarap içtiği, türkü yaktığı oturma odasının hasır yastıklı, halı minderli, tahta sedirine dizildik.
Duvarda ozanın taş plaklarından bildiğimiz o ünlü fotoğrafı ve eski sazı asılıydı.
Hikmet Emmi’nin kulağına eğildim: ‘Şair Metin Demirtaş ağabeyimiz ve hanımı ta Antalya’dan İncesu’ya bizi ziyarete geldiler.
Bu ilk Kapadokya ziyaretleri.
Taşkınpaşa’ya, Refik Emmi’nin evine bir konuk şair gelmiş, rahmetlinin birkaç türküsünü dinlemeden gitmesinler Hikmet Emmi!’ dedim. ‘Türküsüz gönderir miyiz canım?
Olur mu öyle şey!
İvecenlik etme, çaylarınızı bitirin hele!’ dedi.
Rahatladım.
Planlanmamış bir güzelliğin içine düşmüştük şükür.
Çaylarımızı içtik.
Sohbet derinleşti.
Hikmet Emmi bize soyadlarının öyküsünü de anlattı: Ankara’da, Marmara Köşkü’nde babamın da aralarında bulunduğu türkücüler Atatürk’e uzunca bir konser vermişler.
Rahmetli Atatürk, konser bitince kalkıp tek tek tokalaşmış sanatçılarla.
En son babamla tokalaşırken, adını sormuş; ‘Ürgüplü Refik’ demiş babam.
Soyadın yok mu senin çocuk?
Sorusuna, babam: ‘Yok paşam, daha verilmedi,’ demiş.
Atatürk, babamın yaktığı Ürgüp türkülerini çok sevmiş olacak ki, ‘O halde senin soyadın ‘Başaran’ olsun!
Sen tuttuğun bu işi iyi başarmışsın!’ demiş.
Dinlerken gözlerimizin dolduğunu gördü.
Sohbet hafiften durulup, ortalık sessizleşince, ‘Oğlum Refik, sazı indir!’ dedi.
Türkü söyleme zamanını benden mi öğrenecek, gün görmüş, Avrupa gezmiş koca yürekli Hikmet Başaran!
Gezimize anlam katan bu an yalnız beni değil hepimizi çok heyecanlandırdı.
Hemen fotoğraflar çektim...
Ozanın torunu Refik ağabey, yalnız adıyla, soyadıyla değil, sazıyla, sesiyle, yüzüyle, gözüyle dedesinin bir kopyasıydı.
Bu benzerliğe şaşmamak elde değildi.
Sazı eline aldı, dedesinin oturduğu eski mindere oturdu, türküsüne başladı.
Hikmet Emmi oğluna, bizler de her ikisine eşlik ettik: Dam başında sarı çiçek oy oy Burdan gidek Ürgüp’e göçek Nenni de Firidem (Feridem) nenni Ürgüp’e vardığımız gice (gece) oy oy!
Hak yoluna gurban kesek, Nenni de Firidem nenni... ” ASMA KÖPRÜ’DE ŞAİRİNE OKUDUĞUM ŞİİR Ozanın evinden sımsıcak sözlerle uğurlanmıştık.
Davetsiz geldiğimiz evdeki olağanüstü konukseverlik çok etkilemişti hepimizi. “Kapadokya’nın diğer köylerinde, kim bilir daha göremediğimiz, tanışamadığımız ne çok Başaran aileleri gizlidir” demiştin Ürgüp’e dönüş yolunda...
Peribacalarıyla bezeli ovayı Temenni Tepesi’nden doyasıya izledikten sonra Avanos’a geçmiştik.
Kızılırmak her zamanki gibi bulanıktı.
Salkım söğütlerin yaprakları, akşamı getiren cılız esintiler altında usul usul okşuyordu ırmağın akıp giden sularını.
Asma Köprü’yü en sona saklamıştım.
Köprüyü görünce coşkuyla dolmuştun.
Kasaba köprülerine yazdığın o hüzünlü şiirlerin tablosuydu sanki karşındaki.
Gezimizin tadını kaçırmamak için belli etmesen de anlamıştım her adımında acı çektiğini.
Protezin, bacağını kavradığı boğum soyulmuş, yara olmuştu.
Çok yürüttüm şairimi, diye içten içe kızıyordum kendime.
Fakat, yıllardır şairini bekleyen bu köprüde birkaç adım da olsa omuz omuza mutlaka yürümeliydik.
Bu isteğimi bakışlarımdan anlamıştın.
Söğütlerin gizlediği bir çimenlikte dikkatle protezini çıkartmış, derisi soyulan o küt yere bolca krem sürmüş, pudra serpelemiştik.
Bacağındaki sızı azalınca rahatlamıştın.
Gücünü toplayıp desteğimle ayaklandın.
Durmadan salınan köprünün üstüne kadar yürüdük.
Buluşmamızın, kucaklaşmamızın, kardeşin olmamın kıvancı yüreğimden taşıp Kızılırmak sularına karışıyordu.
Frankfurt’ta imzaladığın “Hazır Ol Kalbim” kitabını çıkarttım sırt çantamdan.
Çok sevdiğim şiirlerinden birini bu kez de Asma Köprü’de okuyacaktım sana.
Korkuluklara yaslanıp dikkat kesildin okuduğum şiire: “Köprüleri severim İnce, narin kemerleriyle İki yakayı birleştiren güzellikleri.
İster taştan olsun İster tahtadan Sevgilerle geçtim hep Hüzünlü kasaba köprülerinden.
Son yolculuğumda Omuzlar üstünde giderken de Geçilsin isterim bir köprüden. *** Köprülerin yücesi İnsandan insana yol olan Buradaki insanı Şili’deki insana bağlayan Şiirlerle örülü köprülerdir yine de.
Ben bunu bilir bunu söylerim...
VASİYET GİBİ VEDA Şiir bitince vedalaşır gibi sımsıkı kucaklamıştın beni. “Bir gün kuşkusuz hepimiz göçüp gideceğiz.
Beni hep bu gezimizdeki mutlu halimle anımsa!” dedin.
Kitabımı sessizce yerleştirdim çantama.
İlkin duymazdan geldim söylediklerini.
Fakat, seni can kulağıyla dinlediğimi biliyordun. “Beni özlediğinde, böyle güzel köprülerin başucuna gel, ırmak kıyılarından şiirler uçur, mektuplar yaz Metin ağabeyine!..” Gözlerine bakakalmıştım. “Vasiyet için daha yıllar var önümüzde ağabeyciğim, üzme beni!” dedim. “Olsun, vasiyet ölüm getirmez!” dedin.
Seni yıllardır çok özlüyor, çok arıyorum.
Hasret yakıcılaşınca köprüdeki öğüdünü dinliyorum.
Birkaç satır mektup yazıyor...
Birkaç hüzünlü şiir uçuruyorum Andızlı Mezarlığına...
Ve hasretimin panzehirini solgun anılarımızda arıyorum hep...