Haber Detayı

Bir savaştan ötesi! İnsanlığın İran cephesi
Ali alsaç aydinlik.com.tr
08/03/2026 00:00 (2 saat önce)

Bir savaştan ötesi! İnsanlığın İran cephesi

Bir savaştan ötesi! İnsanlığın İran cephesi

Okura küçük bir not düşmek isterim.

Mesleğim mühendislik olsa da yıllardır zihnimi meşgul eden ikinci bir alan daha var: Coğrafya.

Bu nedenle üniversitede Coğrafya Bölümü’nde de öğrenciyim.

Dünyayı anlamak için sayılar yetmez, haritalara, dağlara, nehirlere ve insanlığın üzerinde yürüdüğü toprağın hikâyesine de bakmak gerekir.

Yeryüzünde bazı coğrafyalar vardır ki yalnızca bir ülkenin sınırlarını değil, tarihin yönünü de belirler.

İran platosu işte böyle bir mekândır.

Dağların, çöllerin ve kapalı havzaların ördüğü bu büyük taş mimari, binlerce yıl boyunca yalnızca bir ülkeyi değil, bir medeniyet alanını koruyan doğal bir kale gibi yükselmiştir.

Batıda uzanan Zagros Dağları, Mezopotamya ovalarından gelen orduların önüne çekilmiş bir duvar gibidir.

Bu sıradağlar yalnızca jeolojik bir oluşum değildir; onlar, tarih boyunca imparatorlukların sınırını çizen taş muhafızlardır.

Asur’dan Roma’ya, Arap fetihlerinden modern ordulara kadar pek çok güç bu dağ geçitlerinde ilerlemek zorunda kalmış, İran platosuna girmek için doğanın kurduğu kapıları aşmaya çalışmıştır.

Kuzeyde ise göğe doğru yükselen Elburz Dağları ve onların doruğunda dimdik duran Demavend Dağı, yalnızca bir zirve değil, adeta İran coğrafyasının sembolik tacıdır.

Hazar’ın nemli dünyası ile iç plato arasına çekilmiş bu dağ duvarı, iki farklı iklimi, iki farklı yaşam biçimini birbirinden ayırır.

Bir taraf yemyeşil ormanların ve yağmurların ülkesi; diğer taraf ise rüzgârın, taşın ve güneşin şekillendirdiği sert bir plato.

Ama İran’ı asıl eşsiz kılan şey, bu dağların ardında uzanan büyük iç havzadır.

Burada akarsuların çoğu denize ulaşmaz; tuz göllerine, bataklıklara ya da çöllerin sessizliğine karışır.

Deşt-i Kavir ve Lut Çölü gibi geniş çöl alanları, yalnızca bir doğa parçası değil, aynı zamanda tarih boyunca orduların ve göç yollarının yönünü değiştiren büyük boşluklardır.

Bu çöller, istilacıların hızını kesen görünmez bir savunma hattı oluşturmuştur.

Böylece İran platosu, dağların çevrelediği bir doğal kale haline gelir.

Bu kalenin kapıları sınırlıdır: birkaç geçit, birkaç vadi, birkaç nehir yolu… Tarih boyunca ticaret yolları da ordular da göçler de bu dar kapılardan geçmek zorunda kalmıştır.

Bu nedenle İran yalnızca bir ülke değil, Asya’nın yollarını kontrol eden bir kavşak olmuştur.

Kuzeyde Hazar Denizi, güneyde Basra Körfezi ve Umman Denizi arasında uzanan bu topraklar, tarih boyunca doğu ile batı arasında akan ticaretin ve kültürün geçit noktası olmuştur.

İpek Yolu’nun kervanları, baharat ticaretinin yolları, imparatorlukların orduları ve düşüncelerin göçü bu plato üzerinden ilerlemiştir.

Fakat bu coğrafyanın bir başka gerçeği daha vardır...

İran, yalnızca zorlu değil aynı zamanda insan iradesini sertleştiren bir yerdir.

Dağların çevrelediği bu geniş plato, tarih boyunca burada yaşayan toplumları dayanıklı, sabırlı ve örgütlü olmaya zorladı.

İşte bu nedenle İran toprakları, binlerce yıl boyunca kesintisiz medeniyetler kurabilmiş nadir coğrafyalardan biridir.

Perslerden ve Partlardan Sasani mirasına, oradan Samanîler, Gazneliler, Selçuklular, Timurlular, Safevîler, Afşarlar ve Kaçarlar gibi büyük Türk ve İslam devletlerine uzanan tarih, yalnızca bir siyasi sürekliliğin değil, bu sert coğrafyada kök salabilen bir medeniyet kudretinin hikâyesidir.

Bugün İran’ın emperyalist Siyonist saldırganlık karşısındaki direncini anlamak için yalnızca askeri güce değil, bu coğrafyada yüzyıllar boyunca şekillenmiş medeniyet kurma ve ayakta kalma iradesine de bakmak gerekir.

ÖNCEDEN YAZILANLARIN BUGÜNE SÖYLEDİKLERİ İran ile ABD-İsrail hattında yükselen gerilim bugün dünya medyasında belirli anahtar kavramlarla tartışılıyor: uydu destekli hassas vuruş kabiliyeti, uzun süreli savaş için üretim ve tedarik zinciri dayanıklılığı, dijital ağlar üzerinden yürüyen görünmez güç mücadeleleri ve Avrupa’nın stratejik zayıflığı.

İlginç olan şu ki, bugün sıkça dile getirilen bu kavramların çoğu aslında aylar önce kaleme aldığımız yazılarda farklı yönleriyle ele alınmıştı.

Örneğin İran’ın Amerikan üslerine karşı gerçekleştirdiği ve neredeyse “sıfıra yakın hata payıyla” hedefleri vurduğu iddia edilen saldırılar tartışılırken, birçok analist bunun arkasında yüksek çözünürlüklü uydu gözlemi ve hassas konumlandırma sistemleri bulunduğunu dile getiriyor.

Bu gelişmeleri aylar önce kaleme aldığım “Asya’nın kartal gözlü uyduları” başlıklı yazıda ele almış ve Avrasya’nın uzay teknolojilerinde kurduğu yeni mimarinin, askeri operasyonlarda bağımlılık zincirlerini kırabileceğini vurgulamıştım.

O yazıda anlatılan uydu sistemleri bugün İran’ın askeri kabiliyetleri tartışılırken gündeme gelen teknolojik altyapının tam karşılığıdır.

Benzer şekilde, İran’ın olası bir uzun savaşta ayakta kalıp kalamayacağı tartışılırken gündeme gelen bir başka başlık tedarik zincirleri ve üretim kapasitesi.

İran’ın bölgesel ticaret ağları ve Avrasya bağlantıları üzerinden oluşturduğu lojistik dayanıklılık, bugün birçok strateji raporunda analiz ediliyor.

Bu konunun ipuçlarını da “Mısır’dan Çin’e Türkiye’nin üretim ve ittifak derinliği” başlıklı yazıda ele almış ve modern çağda askeri direncin yalnızca silahlara değil, üretim ağlarına ve ittifak derinliğine bağlı olduğunu vurgulamıştım.

Bugün yaşanan çatışmanın bir başka cephesi ise dijital dünyada şekilleniyor.

Siber saldırılar, veri akışı, yapay zekâ tabanlı istihbarat sistemleri ve küresel teknoloji şirketleri üzerinden yürüyen görünmez mücadeleler artık modern savaşın ayrılmaz parçası haline geldi.

Bu görünmeyen güç mimarisini de “İsrail Silahlı Kuvvetlerinden Silicon Valley’e uzanan gölge ağ” başlıklı yazıda ele almış, İsrail’in askeri teknolojisi ile küresel teknoloji ekosistemi arasında kurulan karmaşık ağın modern savaşın yeni yüzünü temsil ettiğini anlatmıştım.

Tüm bu gürültü ve büyük güç rekabeti içinde Avrupa’dan gelen tepkiler ise oldukça sınırlı ve etkisiz görünüyor.

Askeri söylemler sert olsa da üretim ve teknoloji kapasitesi açısından Avrupa’nın ciddi bir zayıflık yaşadığı artık açıkça konuşuluyor.

Bu tabloyu da aylar önce “Avrupa’nın sanayisiz silahşorları Asya’nın değirmenlerine karşı” başlıklı yazıda tartışmış ve Avrupa’nın giderek askeri söylemlerle varlık göstermeye çalışan fakat sanayi gücü zayıflayan bir aktöre dönüştüğünü vurgulamıştım.

Bugün İran etrafında gelişen gerilim bu yazılarda ele alınan başlıkların adeta tek bir sahnede birleştiği bir moment oluşturuyor.

Uydu teknolojileri, üretim kapasitesi, dijital ağlar ve jeopolitik ittifaklar… Modern savaş artık yalnızca cephede değil, uzayda, fabrikalarda ve veri merkezlerinde yürütülüyor.

Bu analizleri yaparken elbette yalnızca günlük gelişmelere değil, daha geniş bir jeopolitik perspektife de dayanmak gerekir.

Bu çerçeveyi berraklaştırmak için Vatan Partisi Genel Başkanı Dr.

Doğu Perinçek’in dünyanın güç dengelerindeki dönüşümü ele alan konuşmalarından ve Teori Dergisi’nin yayınlarından da yararlandım.

Bu çalışmalar, dünya sisteminin tek merkezli bir yapıdan çok kutuplu bir dengeye doğru ilerlediğini ve Avrasya’nın bu dönüşümde giderek daha belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyuyor.

Dolayısıyla İran çevresinde yükselen gerilim yalnızca bölgesel bir çatışma olarak görülmemelidir.

O, aslında uzun süredir şekillenmekte olan Asya merkezli yeni dünya düzeninin (Asya Çağı’nın) ilk büyük sınamalarından biri olarak okunmalıdır.

YÖN VE EYLEM ABD ve İsrail’in hedefi İran’da rejimi değiştirmekti.

Şimdi kendi koltuklarından hangi şartlarda indirilecekleri konuşuluyor.

İran İslam Cumhuriyeti Rehberi Sayın Ayetullah Ali Hamaney’in şehadeti üzerine, maneviyatını ABD ve İsrail’e satmış olanlar, sevinç çığlıkları attılar.

Ancak daha birkaç gün geçmeden, herkes savaşı kimin kazanacağını görmeye başlamıştır.

Savaşı uçak gemileri değil, ölümden korkmayan insan kazanıyor.

Dünya Savaşı’nı engellemek istiyorsanız İran’daki süreçte izleyici olamazsınız.

Büyük savaş büyük güçlerin dahil olmasıyla başlar ya da önlenir.

Büyük güçlerin varoluş sınırlarını aşarsanız savaşın içine çekersiniz.

Bugün Türkiye açısından mesele kimi yöneticilerin “sükûnet” açıklamalarıyla hafife aldıkları bir bölgesel kriz değildir.

Türkiye’nin stratejik aklı, Türkiye-Rusya-Çin-İran ekseninde şekillenecek bir işbirliğinin kurulmasına odaklanmalıdır.

İlgili Sitenin Haberleri