Haber Detayı

İthal ikameden Yeşil Mutabakat’a bir sanayicinin tanıklığı
Güncel odatv.com
22/02/2026 11:41 (3 saat önce)

İthal ikameden Yeşil Mutabakat’a bir sanayicinin tanıklığı

Murat Ülker, ithal ikameci modelin darboğazlarından ihracata dayalı büyümeye, Çin rekabetinden Avrupa Yeşil Mutabakatı’na uzanan süreçte Polinas örneği üzerinden “kurumsal dayanıklılık” kavramını ele aldı.

İş insanı Murat Ülker, Polinas’ın kuruluş hikayesinden hareketle Türkiye ambalaj sanayisinin yarım asırlık dönüşümünü ve sanayicilik refleksinin nasıl şekillendiğini kaleme aldı.Ülker'in kişisel web sitesi "muratulker.com"da yayınlanan yazı şöyle:Geçen evden çıkarken “Manisa’ya GOYA’ya gidiyorum” dedim. “Polinas mı?” diye sordular. “Evet” dedim. “Aa… O şirket hala duruyor mu?” Bu soru, beni bir an durdurdu.

Çünkü onlar için Polinas eski bir şirketti.

Kırk yaşını geçtiği için belki de.

Oysa benim için Polinas, ilk göz ağrılarımdan biridir.

İşe başladığım yıllarda kurulmuş, benim meslek hayatımla neredeyse yaşıt bir şirket.

Bunları hatırladım.

Duygulandım.Manisa’ya varınca arkadaşlarla da bunları konuştuk.

Polinas’ın neden ve nasıl kurulduğunu… Türkiye’de anbalaj sanayinin hangi boşluktan doğduğunu… Ve aslında bu hikayenin yalnızca bir şirketin değil, bir sanayileşme refleksinin hikayesi olduğunu.Polinas kurulmadan önce esnek anbalaj olarak sanayi mamulü alüminyum, polietilen ve selofan vardı.

Selofan selüloz bazlı, iyi bir malzemeydi ama pahalıydı.

Kaynağı sınırlıydı.

Teknolojisi hantaldı.

Devletin Gemlik’te bir selofan fabrikası vardı, sonra kapandı.

Biz ise teneke kutulardan anbalajlı bisküvilere geçerken bir anda ortada kalmıştık.

Anbalaj malzemesinin tamamını dışarıdan getirmek, bastırmak, kullanmak neredeyse imkansızdı.“Bunun yerine ne olabilir?” diye düşündük.

O sırada BOPP yani çift yönlü gerdirilmiş polipropilen çıktı.

Yeni bir plastik türüydü.

Yeni bir film.

Yeni bir teknolojiydi. “Bunu yapmalıyız, yatırım yapalım” dedi Sabri Bey.

Polinas işte böyle doğdu.Önce Japonlar’dan, Toyoba’dan lisans bulduk.

Ama aslında hikaye biraz daha geriye gidiyor.

Nevşehir Alüminyum Tesisleri vardı.

NASAŞ. 70’lerde onun kuruluşuna da babam öncülük etmişti.

Hayatımda gittiğim ilk fabrika açılışı olabilir.

Belki bir iki tane daha vardır ama en net hatırladığım odur.

Açılışa Başbakan olarak Süleyman Demirel gelmişti.İlk kez o gün gördüm; elektrikli fırınlarda cevherin nasıl ısıtıldığını, sonra haddelerde nasıl inceltilip kağıttan bile daha ince levhalar yani folyolar haline getirildiğini; muazzam bir teknolojiydi.

Alüminyum anbalajda kullanılıyordu.

Çikolataları bugün hala şıkır şıkır alüminyumlara sarıyoruz.

Sizin de hoşunuza gidiyor, biliyorum.ORTAKLARDAN BİRİ DE ANADOLU HOLDİNG İDİNASAŞ halka açıktı, sonra battı, tekrar satıldı, yine battı, parçalanarak TMSF’den özelleştirildi.

Bir sürü hadise yaşandı.

Babam yönetimindeydi.

Bizim de küçük bir ortaklığımız vardı.

Hatta iflastan önce hisselerimizi 6 liradan satmıştım.Polinas’ın kuruluşu için NASAŞ’taki ekipten bir grup seçtik.

Ortaklardan biri de Anadolu Holding idi.

Kurucularından Kamil Yazıcı beyi kısa bir süre önce kaybettik, Allah rahmet eylesin.

Polinas’ta da beraber olduk.

Ama ortada ciddi bir sorun vardı!

Para yoktu.

On milyon ABD doları gerekiyordu.

Ne bizde vardı ne Kamil Beylerde.

Türkiye’de 80’lerin başında böyle paralar yoktu.

Ne yaptık?

Azar sermaye koyduk, Dünya Bankası’na gittik.

Dünya Bankası bize inanmadı. “Türkiye’de bunun geleceği yok; ne kadar kullanılacak ki”, dediler.

Yıllar sonra bu krediyi engelleyen yetkili benimle bir uçakta tesadüf edince, Sabri beye özürlerini iletti.

Biz Türkiye’nin bu kadar gelişeceğini tahmin edemedik, dedi.Bugün gelinen noktada Türkiye’de yüz binlerce tonluk üretim yapılıyor.

Bir sürü tesis var.

En az yarısı ihraç ediliyor.

Yabancılar gelip burada doğrudan yatırım yapıp, üretip Avrupa’ya, ABD’ye satıyor.

Türkiye, esnek anbalaj filmlerinin matbaada basılması, yani “convert” edilmesi açısından da rakipsiz ihracatçı konumunda.

Çok güçlü tesisler, çok iyi markalar var.

Ben anbalaj malzemesi tedarik ettiğim şirketlere birçok matbaa kurdum, kimine de ortak oldum.

Anbalaj sanayii gelişen Türkiye’de bizim için stratejikti.Onçin bir dönem birkaç matbaayı bir araya getirip matbaacı bile olmuştum.

Hatta matbaacılık yanında kağıt, koli, sair plastik anbalaj sanayiine girdik ve piyasada lider olduk.

Sonra atıştırmalıkta globalleşmek nasip olunca çıktık bu işlerden yani aldım, kurdum, büyüttüm, sattım, halka açtım.

Hatta daha geçen senelerde yine bir matbaayı alıp, büyütüp sattık.Polinas yatırımına dönecek olursak, nihayet bir yabancı ortak bulduk.

Irak’ın Koç’u derlerdi, Abdulwahab Al Bunnia, Allah rahmet eylesin, o da vefat etti.

Birlikte on milyon doları tamamladık, tesis kuruldu, kapasite 5 bin tondu.

Bugün ise sadece yeni aldığımız tek tesiste 50 bin tonluk üretim var.

Şimdi tekrar yepyeni bir tesis kuruyoruz, inşasını görmeye gitmiştim.

Bu sefer bize kredi veren EBRD oldu.

Yapacağımıza inanıyorlar artık.BİZİMKİLERLE YAŞIT TESİSLERİ NASIL GÜNCELLEMİŞLERPolinas’ın çok farklı bir sanayi hikayesi var.

Başlangıçta yüksek teknoloji sayılan lisanslı bir endüstri, zamanla geliştiriliyor, inovasyonla daha ileri taşınıyor.

Ama sonra dünya değişiyor, o vakit, yirmi yıl önce gitmiş Şanghay’da görmüştüm, Çinliler bile kuruyor, çalıştırıyor, demiştim.

Ve tehlikeyi fark ettim, bu noktada artık teknoloji herkesin erişebileceği bir seviyeye gelmiş.

Sonra hemen ABD’deki rakibimizi de ziyaret ettim.

Bizimkilerle yaşıt tesisleri nasıl güncellemişler, hız ve kalite kazanmışlar gördüm, uyguladım.Polinas Manisa’da tek başına, kendi yerel imza yetkileriyle çalışan, net karlı, güçlü nakit akışı olan, üretiminin yüzde 50’sini ihraç eden, piyasa risklerine karşı kendini koruyabilen bir şirket.

Kurumsal yapısı sağlam.

İnovasyon kabiliyeti çok yüksek.

Patent almaya bile ihtiyaç duymadığı, taklit edilmesi zor buluşları var.Son yıllarda mono filmler yapıyoruz, yüzde yüz geri dönüştürülebilir.

Daha az plastik kullanımı, sürdürülebilirlik demek.

Geri dönüştürdüğünüzde yeni hammaddeye gerek kalmıyor.

İlave bir karbon yükü yaratmıyorsunuz.

Düşük karbon ayak iziyle üretim yapıyorsunuz.

Biodegradable olanlar var.

Evlerden, restoranlardan çıkan atık yağlardan yapılan filmler var.

Örneklerini inceledim, tüketicinin bunu anlamasına imkan yok.

Ama mümkün, yapılıyor ve elimizde daha başka teknolojiler de var, başka kartlarımız var, usulünce geliştirip piyasaya sürüyoruz.Bütün bunlar olurken Polinas daima kurumsal bir şirket olarak kaldı.

Öyle kuruldu.

Ortaklar sadece yönetim kurulundaydılar.

Ara dönemlerde ben de yönetim kurulu adına kısa süreli genel müdürlük yaptım, mecburen, genel müdür değişiklikleri yaşandığında…Kurucu genel müdürümüz rahmetli Kayhan Bey’i Sabri Bey bir müşteri şikayeti nedeniyle görevden almak istemişti.

O gün neredeyse bir gün süren bir yönetim kurulu toplantısı yapmıştık.

Polinas o dönem just in time yani ihtiyaç anında, ilgili müşteri siparişine göre üretim yaparak çalışıyordu.

Ama Polinas için just in time, müşteriler için değil, sadece Polinas içindi, yüzde kırk favök’ü olan bir sanayi şirketi.

Müşteriler sipariş verir, parasını verir, beklerdi.

Rahatsızlık buradan doğuyordu.

Sistemi değiştirdik.

Müşteri için just in time olan bir yapıya geçtik.YÜKSEK TEKNOLOJİ ERİŞİLEBİLİR HALE GELİYORBugün hala Polinas’ın doğru dürüst mamul ambarı yoktur, ama yüzlerce çeşit ürünü zamanında teslim eder.

Sizin şeffaf esnek anbalaj filmi olarak gördüğünüz ürün, aslında görünmez katmanlardan, farklı kimyasallardan, iyonizasyondan, cinsine göre alüminyum metal buharı kaplamasından oluşur.

Oksijen ve su buharı geçirmez.

İstenirse anti bakteriyel veya nefes alan şekilde de üretilebilir.

Hala yüksek teknolojidir bu, ama dünyada ortalama teknoloji yükseldikçe, çıta da yükseliyor.

Yüksek teknoloji erişilebilir hale geliyor.Polinas B2B müşteri tipi için tekstil, zamklı bant, hologram, hatta gelin teli süsü için fakat çoğunlukla matbaa sanayicisine ara mal üreten bir şirket iken daha sonra B2C müşteri tipi ürünlere de yatırım yapmıştır.

Bugün yaygın dağıtımı olan streç anbalaj filmi, buzdolabı poşeti, fırın torbası, pişirme kağıdı, çöp torbası gibi ürünlerin hem perakende hem private label, yani özel marka üretim ve ticaretini yapmaktadır.Belki de mesele tam olarak budur.

Bir teknolojiyi kurmak kadar, onun sıradanlaşacağı günü öngörmek…ve o gün geldiğinde hala ayakta kalacak yapıyı önceden inşa etmek.

Polinas’ın hikayesi biraz da budur.Türkiye’de ambalaj sektöründe bu anlattıklarım çerçevesinde, tüm sanayinin 1970’lerin sonunda biten ithal ikameci modelin yapısal kısıtlarından,1980’lerin başında başlayan ihracata dayalı büyüme rejimine; Avrupa Birliği standartlaşma sürecinden, Çin kaynaklı küresel rekabet baskısına; oradan da Avrupa Yeşil Mutabakatı eksenli sürdürülebilirlik paradigmasına uzanan çok evreli bir dönüşüm yaşadık.Türkiye’nin lojistik konumu, cesur girişimci kitlesi, örtük bilgi (tacit knowledge) birikimi, esnek üretim kabiliyeti ve kurumlarının yüksek adaptasyon kabiliyeti ile küresel üreticilere karşı güçlü bir rekabet imkanı oluşturduğunu da hep beraber deneyimledik.

Sektörün dayanıklılığı, yalnızca teknoloji transferine değil; kurumsal süreklilik, stratejik öngörü ve teşvik ve sair regülasyonlar ile proaktif davranışa bağlıydı.Mesela yurt savunması için ABD’den alınan F16 uçaklarının ödemesi için yapılan offset anlaşması bize Yeni Dünya’ya ihracat kapısı olmuştu.

Bugün bile acımasız dış rekabet karşısında ithalata fon koyulması işimizi sürdürülür kılıyor.BUGÜN ÇEVRESEL BASKILAR ARTTIKÇA ANBALAJ SANAYİ GELİŞİMİ, HAMMADDESİ İLE POLİTİKLEŞMİŞTİRŞu bir gerçektir, ambalaj sadece bir ürünün sunumu, giysisi değil; bir ekonominin lojistik kapasitesinin, mühendislik derinliğinin ve tüketici bilincinin görünür yüzüdür.

Sanayileşme düzeyi arttıkça anbalajlar da hem fonksiyon hem de teknoloji açısından sofistike hale gelir.

Bu sanayiyi rekabetçi yapar.

Bilinçli tüketici seçiminde bu ürünlere yönelir.

Küresel ekonomide anbalaj stratejiktir.

Bugün ise çevresel baskılar arttıkça anbalaj sanayi gelişimi, hammaddesi ile politikleşmiştir.Türkiye ekonomisi 1970’lerin kapalı devre, döviz kıtlığına dayalı yapısından; 2020’lerin karbon düzenlemeli, dijitalleşmiş ve veri odaklı piyasa ekonomisine evrilirken, anbalaj sektörü bu dönüşümün hem taşıyıcısı hem göstergesi olmuştur.“Polinas hâlâ duruyor mu?” sorusuna verdiğim yanıt, aslında Türk sanayisinde kurumsal dayanıklılık (resilience) kavramının somutlaşmış halidir.

Dayanıklılık, yalnızca finansal sağlamlık değil; çevresel belirsizliklere rağmen yönünü kaybetmemek kapasitesidir.1970’ler Türkiye’si ithal ikameci modelin son evresidir.

Döviz kısıtlıdır, teknoloji transferi sınırlıdır ve anbalaj sektörü gıda sanayinin önündeki yapısal bir darboğazdır.NASAŞ, dönemin milli sanayi idealinin sembolüdür.

Elektrikli fırınlarda cevher işleme ve haddeleme süreçleri, metalurjide ileri bir seviyeyi temsil ederken, makro finansal kırılganlık mesela hammadde ve enerji maliyetinin yüksekliği yatırımı sürdürülür olmaktan çıkarmıştır.Ancak burada kritik olan başarısızlık değil beşeri sermaye transferidir.

NASAŞ’ta yetişen mühendis kadrolarının Polinas’ın çekirdeğini oluşturması, insan sermayesinin kurumsal hafıza olarak aktarımına örnektir. 24 Ocak 1980 kararları, yaşayan bilir Türkiye’de rejim değişimidir.

Döviz serbestleşmesi, ihracata dayalı büyüme ve finansal liberalizasyon özel sektörü stratejik aktör haline getirmiştir.10 milyon dolarlık yatırımın “imkansız” sayıldığı bir ortamda alternatif finansman arayışı, girişimci risk iştahının göstergesidir.

Dünya Bankası’nın olumsuz yaklaşımı, yerel vizyon ile küresel öngörü arasındaki farkı ortaya koymaktadır.

O dönemde BOPP teknolojisi daha düşük maliyet, daha uzun raf ömrü sağlayarak gıda değer zincirinde operasyonel verimlilik artışı sağlamıştır.

Gümrük Birliği, Türkiye ambalaj sektörünü Avrupa kalite regülasyonlarına entegre etmiştir.Bu dönemde ISO, HACCP ve sair gıda güvenliği standartları yalnızca teknik değil, zihinsel bir dönüşüm yaratmıştır.

Anbalaj artık sadece sarmak için değil, korumak, pazarlamak ve marka inşa etmek için tasarlamak anlamına gelmiştir.

Bu dönemde ihracatta converted yani işlenmiş ve baskılı ürün ihracatının artışı, katma değer zincirinin yukarı taşınmasını sağlamıştır.TÜRKİYE FİYATLA REKABET EDEMEYECEĞİNİ ANLAYINCA STRATEJİ DEĞİŞMİŞTİRAmbalaj sektöründeki Just-in-Time modelinin müşteri odaklı yeniden tasarlanması ise yalın üretim felsefesinin Türkiye’deki en başarılı uygulamalarından biridir.

Bir süre sonra Çin ile birlikte doğudaki kapasite artışı küresel fiyat baskısı yaratmıştır.

Türkiye fiyatla rekabet edemeyeceğini anlayınca strateji değişmiştir. “Dinamik yeterlilik” kavramı burada anlam kazanır: Firmalar çevresel değişime karşı kaynaklarını yeniden konfigüre edebilmek yeteneği kazanmalıdır.

Bu dönemde alüminyum metali buhar kaplamaları, çok katmanlı bariyerler ve iyonizasyon süreçleri anbalajı basit bir plastik film olmaktan çıkarıp ileri mühendislik ürününe dönüştürmüştür.

Anbalaj sektöründe biriktirdiğimiz örtük bilgi (tacit knowledge) stratejik savunma hattına dönüşmüştür.Daha sonra Avrupa Yeşil Mutabakatı, anbalajı karbon ekonomisinin merkezine taşımıştır.

Mono materyal tasarımlar, döngüsel ekonominin temelini oluşturmaktadır.

Çok katmanlı lamine yapılar yerine geri dönüştürülebilir tek tür malzeme kullanımı sektörü yeniden şekillendirmektedir.Türkiye’nin Avrupa’ya coğrafi yakınlığı stratejik üstünlük sağlamaktadır.

Bugün Çin’den gelen bir konteyner ile Türkiye’den gelen bir tır arasındaki karbon farkı, artık fiyat kadar belirleyicidir.

Aktif anbalaj, sensörlü film teknolojileri ve blockchain tabanlı izlenebilirlik, sektörün yeni evresini oluşturacaktır.

Anbalaj artık veri üreten bir medyadır.Polinas örneği şunu göstermektedir: Sanayicilik, mevcut teknolojiyi işletmek değil; teknolojinin sıradanlaşacağı günü öngörmektir.

Türkiye anbalaj sektörü 2025 itibarıyla: Avrupa’nın en büyük üretim merkezlerinden biri, büyük ihracat kapasitesine sahip sürdürülebilirlik ekseninde dönüşen bir yapıya ulaşmıştır.Stratejik adaptasyon, anbalaj sektörümüzde olduğu gibi Türk sanayisinin yeni doktrini olmalıdır.Odatv.com

İlgili Sitenin Haberleri