Haber Detayı

Bir uyanış çağrısı: Doğayla uzlaşmaya mecburuz!
özgürlük meydanı aydinlik.com.tr
07/01/2026 00:00 (1 gün önce)

Bir uyanış çağrısı: Doğayla uzlaşmaya mecburuz!

Siyasilerimiz, bilim insanlarımız ve sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek seçim dönemlerini aşan, partiler üstü bir ‘Ulusal Su Anayasası’ oluşturmalıdır. Diş fırçalarken musluğu kapatmak elbet bir erdemdir ancak asıl kurtuluş, devasa sanayi çarklarını doğanın ritmine uygun hale getirmektir.

Bugün Niğde’de karın o masum beyazlığına bakarken, aslında oldukça derin ve sarsıcı bir tabloyu muhakeme ettik.

Jeolojik devirlerden, volkanik patlamaların tarihin akışını nasıl değiştirdiğinden başladık; kuruyan göllerimize ve bizzat yok oluşuna şahitlik ettiğimiz endemik balıklarımıza kadar geldik.

Peki, bu karamsar tabloyu değiştirmek mümkün mü?

Evet, ancak bu sadece “yağmur duasına çıkarak” değil, doğanın kadim yasalarına yeniden uyum sağlayarak mümkündür.

SU VERİMLİLİĞİ: SLOGANDAN STRATEJİYE Türkiye'nin su yönetiminde köklü bir zihniyet devrimine ihtiyacı vardır.

Artık "suya göre tarım" bir tercih değil, hayatta kalma şartıdır.

İç Anadolu'nun kalbinde, milyonlarca yıldır orada olan yeraltı sularını çekip mısır veya yonca sulamak, geleceğin suyunu bugünden çalmaktır.

Havza bazlı planlama ile suyun bol olduğu yerlerde su yoğun ürünler, suyun kısıtlı olduğu yerlerde ise kuraklığa dayanıklı yerel türler teşvik edilmelidir.

Ayrıca, vahşi sulama yöntemleri tamamen terk edilmeli ve kapalı devre basınçlı sulama sistemlerine devlet eliyle hızla geçilmelidir.

SADECE ÇİFTÇİ DEĞİL SANAYİ DE DEĞİŞMELİ Su krizi sadece tarımın sırtına yüklenemez.

Sanayi tesisleri ve maden ocakları için "gri su" kullanımı, yani atık suların geri dönüştürülerek yeniden sisteme kazandırılması bir tercih değil, yasal bir zorunluluk olmalıdır.

Şehirleşme politikalarımızda ise "yağmur suyu hasadı" gibi kadim ve basit yöntemleri modern mimariye entegre etmemiz, betonlaşan kentlerin yeraltı sularını beslemesini sağlamamız şarttır.

BİYOLOJİK MİRASIN KORUNMASI: GİDENLERİ GERİ GETİREMEYİZ Kaybettiğimiz Gökçe Balığı (Alburnus akili) veya İnsuyu Kaya Balığı (Gobio insuyanus) gibi türler bize şunu öğretti: Ekosistem bir zincirdir ve kopan bir halka, tüm yapıyı sarsar.

Kırmızı listemizdeki 450'den fazla türümüzü korumak, sadece o canlıları değil, bizzat kendi yaşam kalitemizi ve gıda güvenliğimizi korumaktır.

Çıldır Gölü'nde buzun tekrar güvenle kalınlaşmasını, Van Gölü'nün kuzeyindeki Erçek ve Arin göllerinin canlanmasını istiyorsak; havzadaki her türlü beşerî baskıyı, özellikle yeraltı suyu kullanımını minimize etmeliyiz.

BİR ‘SU ANAYASASI’ ŞART Bugün, suyun tarımsal amaçla kullanılmadığı bu soğuk kış günleri, en büyük düşünme fırsatımızdır.

Siyasilerimiz, bilim insanlarımız ve sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek, seçim dönemlerini aşan, partiler üstü bir "Ulusal Su Anayasası" oluşturmalıdır. 1800'lerin başında sadece 1 milyar olan nüfusun, jeolojik bir göz kırpması kadar kısa sürede 8 milyarı geçtiği bu dünyada, kaynaklar artık sonsuz değildir.

Gelecekteki savaşlar petrol veya toprak için değil, bir bardak temiz su için çıkacaksa; biz bugün göllerimize, derelerimize ve yeraltı sularımıza sahip çıkarak en büyük milli savunma hamlemizi yapmalıyız.

Diş fırçalarken musluğu kapatmak elbet bir erdemdir ancak asıl kurtuluş; devasa sanayi çarklarını ve tarım desenimizi doğanın ritmine uygun hale getirmektir.

Unutmayalım: Doğa bizden intikam almaz, doğa sadece kendi yasalarını uygular.

Biz o yasalara uyarsak var oluruz, inatlaşırsak kuruyan göllerimiz gibi sadece tarih kitaplarında birer hatıra olarak kalırız. -BİTTİ- Karataş, artık iyice kuruyan Sultansazlığı’nda.

Bir coğrafyanın vasiyeti Geriye dönüp baktığımızda Anadolu ve Trakya, sadece bir kara parçası değil; binlerce yıldır medeniyetleri emziren, sularıyla hayat veren canlı bir organizmadır.

Ancak bugün bu organizmanın damarları birer birer kuruyor.

Geçmişte tarım alanı açmak gayesiyle kurutulan Hatay’daki Amik Gölü ve Antalya Elmalı’daki Avlan Gölü gibi devasa ekosistemlerin kaybı, bize bir gerçeği çok acı öğretti: Doğadan aldığımız her metrekare sulak alan, aslında geleceğimizden çaldığımız birer iklim sigortasıdır.

Maraş’taki Gavur Gölü ve Konya’daki Suğla Gölü örneklerinde olduğu gibi, kurutulan her göl bugün yaşadığımız o kavurucu toz fırtınalarının, bozulan nem dengesinin ve düzensiz yağışların ana sebebidir.

Bugün Konya-Cihanbeyli’deki İnsuyu Çayı’nda son nefesini veren o küçük kaya balığının (Gobio insuyanus) sessizliği, aslında hepimizin geleceğine dair bir çığlıktır.

Doğa, milyarlarca yıllık sabrıyla bize bir şans daha veriyor.

Bu kışın karı, toprağın altında uyuyan tohumlar ve henüz tamamen kurumamış olan yeraltı su rezervlerimiz, bizim son kalemizdir.

VAKİT, MAVİYE SAHİP ÇIKMA VAKTİDİR Bizler bu coğrafyanın sadece bugünkü sakinleri değil, aynı zamanda yarınki sahiplerinin de emanetçileriyiz.

Bilimsel veriler, jeolojik döngüler ve saha gözlemleri tek bir noktada birleşiyor: Su biterse, hayat biter.

Gelecek nesillere; “Bir zamanlar buralarda göller vardı” diye hüzünlü masallar anlatmak yerine; onlara masmavi parlayan Hazar, Eğirdir, Beyşehir ve Çıldır göllerini yaşayan birer miras olarak bırakmalıyız.

Resmiyetin ve hukukun ötesinde, bu bir "vicdan ve beka" meselesidir.

Türkiye’nin mavi gözleri olan göllerimizi kendi ellerimizle kör etmeyelim.

Şehirlerimizdeki musluktan tarladaki fıskiyeye kadar her damlada, o kurumuş göl yataklarının sızısını hissederek hareket edelim.

Unutmayın, doğayla inatlaşan hiçbir medeniyet ayakta kalamamıştır.

Bizim yolumuz doğayla inatlaşmak değil, onun kadim ritmine yeniden eşlik etmek olmalıdır.

Güzel ülkemiz Türkiye’nin suları yeniden gür akana, göllerimiz tekrar kuş çığlıklarıyla dolana dek bu muhasebe bitmeyecektir.

HENÜZ GEÇ DEĞİLKEN Okura not: Bu yazı dizisinde paylaşılan tüm bilgiler; National Geographic ve TÜBA bünyesinde yayımlanan bilimsel makalelerimiz ile 1990 yılından itibaren 2025 yılına kadar uzanan güncel saha gözlemlerimize dayanmaktadır.

Amik, Avlan, Gâvur ve Suğla gibi kurutulan göllerimiz, tarımsal amaçlı yapılan yanlış müdahalelerin tarihimizdeki en somut göstergeleridir.

Bir zamanlar “dünyanın nazar boncuğu” olarak anılan Meke Maarı ve Nasrettin Hocamızın o meşhur Akşehir Gölü, bugün bu yanlış gidişatın bedelini en ağır şekilde ödeyenlerdendir.

Çözüm; günübirlik kâr hırsında değil, doğanın ritmiyle uyumlu ulusal bir su stratejisindedir.

İlgili Sitenin Haberleri