Haber Detayı
Güne yeni masallarla uyanmak…
2026 coğrafyamızda mevsimine yakışır, hatırda kalacak soğuk bir yeni güne uyandı. Ülkenin herhangi bir yerinde boyası dökük mengene altında inleyen demir parçası, yüzünü inatla geleceğe döndü.
Rondelası eşliğinde sıkılan mengenede demir parçacık, çaresiz ve bir o kadar da şaşkındı.
Mengenenin kulakçıkları sürekli sıkılıyordu.
Parçacık çaresiz ama umut saklı ve inatçıydı.
Üzerinde gezinen eğe bedeninden malzeme eksiltmeyi sürdürüyordu.
Yaşanılan acı tarif dışı ve hoyrattı.
Soğuk nasırlı parmaklar eğe sapında buğu yapıyor, buharlaşıyordu.
Alınlardan dökülen ter, tezgâhı önce ıslatıyor sonra düştüğü noktada donuyordu.
Zor ve acımasız mevsim şartları umutları çitileyerek hükmünü sürdürüyordu.
Nefes nefese üstelik çaresizlik içindeki devinimden yayılan ısı bir anda uçup gidiyor, soğuk duyarsız hükmüne geri dönüyordu...
Demir parçacık hızla kayboluyor eksiliyordu… Hacmi iyice küçüldü… Rondelaya uzanan duyarsız el mengeneyi sıkıştırmayı sürdürdü.
Bir süre daha bu anlamsız didişme kendini tekrarladı… Demire form veriliyordu.
Parçacık kayboluyor, şekilden şekle geçiyordu.
Direnmek çileliydi, üstelik direndikçe parçacık küçülüyordu… Zaman ilerliyor.
Parçacık kaybolmamak için direnmeyi ısrarla sürdürüyordu.
Kırılmamayı seçmişti… Deniyordu… Denedi olmadı… Sonunda iyice küçüldü ve mengeneden kayarak düştü.
Herkes küçülen parçacığın peşine düştü.
Süpürgeler süpürdü parçacık bir su kanalından önce mazgala, oradan okyanusa uzandı.
Ergin bir balık tüm tecrübesine rağmen o sabah ağzını açtı ve onu tek hamlede kaptı… Balık yuttuğu parçacığı öğütemeden dışarı atacaktı ki, bir kanca boğazında derin bir yara açtı.
Kurşun asker masalı gerçek oluyordu… İhtiyar balıkçının parmaklarında çırpınan balık demir parçacıkla önce bir teknenin livarına taşındı sonra bir lokantanın mutfağında yeni bilenmiş, keskin bir bıçağın ucuna takıldı.
Parçacık hiç tanımadığı kirli bir el yardımıyla çöpten çıkarıldı, ardında bıraktığı kılçık ile vedalaştı.
Sonra üzerindeki kokuya aldırmadan özenli tamirhane tezgahında onu bekleyen kadife beze itina ile uzandı...
Kılavuz çekip havşa açan dertli bir ustanın yaratıcı kalın parmaklarında somun oldu.
Eski ama kıymetli bir antika aracın içten yanmalı motoru ile buluştu.
Bir süre motorun hararetinde ısındı genleşti, genişledi.
Rahatına diyecek yoktu… Sıkışıp yerine perçinlendi.
Oh diyecekti, bozuk çileli yolun keskin virajında düşen parça ile birlikte hiç bilmediği bir tarlaya yuvarlandı.
Zeytin ağacının dibine yaslandı.
Durdu...
Uzun bir süre orada soluklandı.
Uzun bir süre daha orada duracaktı...
Bir kış, bir bahar geçirdi.
Yazı beklerken bir pulluk onu fark etti.
Elden ele sürgünlerle savruldu, bir hurdacıya uzandı yolu… Üç beş ederi belki hala vardı belki de öyle sanılıyordu...
Sonrası… Muhtemel bir oyuncağın önce kolunu tamamlamakta kullanıldı, ardından bir kukla ile sahneye taşındı.
Alkışını aldı… Şimdi yorgun bir sandıkta ya da bir çocuğun aklında, terk edemediği hatıralarında...
Ya da çoktan bir yolun kenarına düşmüş ve uzanacak bir el beklemekte soğukta… Parçacık nerede, kiminle bilen yok.
Gören de olmadı...
O şimdi bilinmezliğinde saklı… Sadece ihtiyaç olduğunda hatırlanan önemsiz ama iş gördüğünde mutluluk dağıtacak kadar kıymetli bir parçacık olarak hatırda… Öyle yaşayacak hafızalarda… Varlığı umuttu.
Dağıttığı umut… Daha fazla bir şey değildi… Daha fazla olmayı beklemedi daha fazla ne olunabilirdi?
Bilmezdi...
Tüm macerası bu kadardı...
Önemsiz, küçük ama yerini bulduğunda değerli.
Yağan kar altında uyanılan günle her şey bir yıl daha eskimişti.
Paslı ve önemsizdi… Mengeneleri o hiç sevmedi.
Sevemedi...
Ona verilen şekli hep reddetti.
Fırsat verseler gök taşı olarak kalır ya da yerküreyi hiç seçmemeyi denerdi… Bu dünyaya ait değildi.
Çoğumuzun tekme atıp geçtiği somunları toplamak bende çocukluğumdan kalan bir adettir.
Pantolonlarımın cepleri yıllarca onlar yüzünden yırtılıp, söküldü...
Annemden yediğim ilk azarımı unutamam...
Nereden bulup topluyorsun bu süprüntüleri?
Bu söz benimle birlikte büyüdü… Beni büyüttü, ben küçük parçacıkları… Okuduğum masalları belki de bu yüzden hep daha çok sevdim.
Küçük bir somun olarak işe yaramayı bir potinin darbesindeki güçten, işitilmiş bir azarın ruhumu örseleyen sözcüklerinden daha fazla önemsedim.
Dışarda kar yağıyor.
Küçük bir somun yol kenarında hala üşüyor olabilir… Yollarda onları görmeyi sakın unutup atlamayın.
Böyle anlarda aklınıza ben geleyim.
Bu satırlar gelsin… Bu sabah televizyonda Viyana filarmoni orkestrası Strauss çalıyor… Gelenek bozulmadı… Baba ya da oğul Strauss ne önemi var?
Ben notalar ve sesler eşliğinde sıcak çayımı yudumlarken aklım bir yandan o demir parçacıkta… Sizler de deneyin.
Bir de şu mengeneler olmasa…