Haber Detayı

Diyojen'den Maduro'ya: Batı cephesinde yeni bir şey yok..
Erdem i̇lker mutlu aydinlik.com.tr
07/01/2026 00:00 (1 gün önce)

Diyojen'den Maduro'ya: Batı cephesinde yeni bir şey yok..

Diyojen'den Maduro'ya: Batı cephesinde yeni bir şey yok..

Eğer Amerika kıtası bize göre batıysa, Güney Amerika da batıdır..

Ama Batı deyince kimsenin aklına Güney Amerika gelmez..

Gelin şu terminoloji üzerinde biraz tartışalım..

Benim ana akım medyada kulağımı en fazla tırmalayan ifade: Maduro ve eşi yakalandı..

Sanki yıllardır kırmızı bültenle aranıp bulunamayan birinden ya da çok iyi kılık değiştirdiği için fark edilmeyen Çakal Carlos lakaplı kişiden söz ediyoruz..

Maduro'nun bir suçlu olduğunu iddia eden kimdir?

Sadece Trump..

Onu yakalamaktan söz eden kimdir?

Trump..

Oysa Trump’ın sözünü ettiği kişi egemen bir devletin başkanı..

Bizim medya Maduro ve ailesi yakalandı diye büyük bir iştahla günü kurtarırken kimin dilini kullanmaktadır?

Amerikan başkanının..

Eh sen kanalında haber olarak bu cümleleri geç, sonra da yorumcuların “Adam Venezuela’yı biz yöneteceğiz diyor, olur mu öyle şey?” diye serzenişte bulunsun..

Bal gibi olur..

Baksana adam okyanusun ötesinden senin medyanın dilini bile yönetiyor..

Buna şaşırmıyorsun da burnunun dibindeki Venezuela’yı yönetmeye talip olmasına mı şaşırıyorsun?

KAMYON ŞOFÖRÜ..

Bir de yıllardır bazı “aydın” gazetecilerimizin “Kamyon şoförü” terminolojisi var..

Denizcilikte baş kaptan için kullanılan bir terim vardır: Süvari Bey..

Neden?

Bir küheylan mı biniyorlar yoksa denizde süzülen büyük metal parçasını teknik bilgi ve olanaklarla hedefine mi ulaştırıyorlar?

At bizim kültürümüzde de kutsal bir hayvandır.

Ancak yeri gelir asi ve huysuz olur.

Dilini anlamak gerekir.

Belki beslemek veya binmek bir yere kadar ama atı savaş alanına sürmek yani zorlu araziye gergin çatışma bölgesine sürmek cesaret, bilgi, görgü ve tam hakimiyet ister.. güçlü bir karakter ister.. işte bundan dolayı büyük büyük dalgalara, fırtınalara, buzlu sulara dev gibi gemileri sürmek, oralarda hakim olmak da cesaret, karakter, bilgi, görgü ister.. o yüzden baş kaptan her zaman süvaridir..

Peki buzlu bir yolda 15-30-40 tonluk bir kamyonu yokuş indirip çıkaran oldu mu?

Kaptanlığa yakın marifet ister..

Sevgili beyaz yakalı, klavye kahramanı dostlar?

Kamyon şoförü ifadesini aşağılama amacıyla kullanıp hayatında bir kamyona yolcu olarak dahi binmeyenler..

Beş yıldır boş ağırlığı iki buçuk ton olan bir pikap kullanıyorum..

Karda, buzda, ıslak çamurda kayması, yola tutunmasından daha kolaydır..

Keşke tek tarafı banket, vadi, uçurum olan buzlu ya da kaygan çamurlu bir yolda yanımda olsaydınız..

Trafikte nedensiz yere önüne atladığınız ağır araç şoförüne biraz saygı duyardınız..

Hatta bence çıkıp, bütün kamyon şoförü yurttaşlardan ve Maduro’dan özür dilerdiniz..

ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ Tekrar yakalama kavramına dönecek olursak..

Hakkında “yakalama” kararı olan kişi daha 3-4 gün önce Beyaz Saray’da konuktu..

Terminolojinin gerçek sahibi oradaydı..

Ama kimse “yakalama” demedi..

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde hiçbir Batılı muktedir ifade verdi mi?

Eh o zaman geliyoruz benim son on yıldır derslerimde ve yazılarımda anlattığım noktaya..

Tam 21 yıl önce, kamuoyu gündemindeyken Türkiye 98 Roma Statüsüne imza atmasın diye duvarları tırmaladığım ve tüm akademinin sessiz ve bıyık altından gülümseyerek izlediği genç hukukçuya bir panelde Alman bir hukukçu şöyle demişti: “Delikanlı amma dramatize ettin ya..

Biz bunu üçüncü dünya için kurduk zaten..

Neden endişeleniyorsun?” Hayır, içime doğma değil, olan biteni Batı cephesinden izleme şansım olmuştu..

Neler olabileceğini tahmin etmiştim..

Tam da Eski Yugoslavya devlet başkanı Miloseviç’i 10 metre öteden, izleyici- gözlemci bölgesinden, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi önünde gördüğüm dönemde..

YUNANLI “HUKUKÇU”..

Zira, o dönemde henüz Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, Birinci Ordu Komutanı Yaşar Büyükanıt, Türkiye Kuzey Iraktaki büyük sınır ötesi operasyon nedeniyle Güvenlik Konseyine şikâyet edilmiş..

Neyse ki yapay zeka yok, sosyal medya yok ve o çok “zeki” Yunanlı  “hukukçu”lar sadece konferans, seminer, makalelerinde Türkiye’yi hedefe koymaya çalışıyorlar..

Neyse, güzel okuma enerjinizi bu çirkin davranışa daha fazla vakit ayırarak yok etmek istemem..

GÖZLER KALBİN AYNASIDIR..

Aynen ünlü şarkıda olduğu gibi söze değil göze bakmalı..

Yani sana hangi sözleri verdiğini değil, hangi gözle baktığını görmelisin..

Gelin şöyle bir soru soralım..

Hispanik Güney Amerika kültürü mü ABD’li beyaz Amerikalı kültürüne daha yakın, tanıdık gelir yoksa Ortadoğu, Ön Asya kültürü mü?..

Hadi “..biz dibine kadar Avrupalıyız” diyenler için torpil olsun ve karşılaştırmaya Doğu Avrupa- Balkan kültürünü de sokalım..

Birincisi ile bayağı iç içe yaşamayı öğrendiler.. hadi öğrenemeyenler varsa da tanış oldular..

İkincisi?

Geçiniz efendim..

Haritadaki yermizi bile bilmez çoğu beyaz Amerikalı..

Zira umursamazlar..

Bu nedenle, bugün “Venezuela Dünyanın bir ucundaki ülke, neden endişelenelim ki..” diye düşünenler için söyleyim..

Burnunun dibindeki Venezuela’ya bunu reva görenler sizi pamuklara sarıp sarmalayacak, cennet bahçelerinde ağırlayacak değil mi?

Ha bu arada dillerinin aynı Latin kökeninden geldiğini, ABD’deki katolik sayısını, geri kalanların da aynı dinde farklı mezhep olduğunu vs düşününce de epey din kardeşi oldukları ortada..

Ya siz?

Hangi kültürel ortaklığı yaşıyorsunuz?

Ortak din?

Latince kökenli dil?

Gelenek- Kültür? 11 Eylül sonrası bütün Müslüman halklara atom bombası yağdıralım diyenler hâlâ var ve algıları çok da değişti diyemeyiz..

O nedenle, sakın ola ki 2026 yılının ilk günlerinde yaşananları normalleştirmeyin..

Zira 11 Eylül gibi bir milattan söz ediyor olmamız ihtimali hiç de yabana atılır değil. 11 EYLÜL 2001 DEN 4 OCAK 2025’E.. 11 Eylül mevcut ana akım uluslararası hukukta yeni bir pencere açtı..

Devletlerin güvenlik algıları ve teröre karşı kendilerini savunmaları için terörü kaynağında yok etme iddiası ile başka egemen topraklara sınırlı hava-kara operasyonları düzenlemesinin önü açıldı..

O dönem yeni bir Dünya’ya doğru gidiyoruz iddiası doğru çıktı..

Afganistan- İran-Irak-Libya- Suriye sırayla hedefe oturtuldu..

Hepsinde bahane ayrıydı..

Daha en basitinden bir tank kullanma donanımı olan personeli olmayan Taliban ikiz kulelere saldırmıştı..

İran nükleer programı vardı..

Nükleer silah yaparsa ne yapardık?

Irak’ta kitle imha silahları vardı ama her adımı işgal altındayken bir türlü bulunamamışlardı..

Demek o kadar iyi gizlemişler ama bu arada devlet hazinesini gizlemeyi unutmuşlar..

Libya’da yaygın insan hakları ihlalleri bahanesi yeterli oldu..

Zira Arap baharı propagandası sayesinde ortam oluşmuştu..

Fazla bahaneye gerek kalmadı..

Suriye’de ise daha fazla gerekçe üretilmeliydi, baharın gerçekte kış olduğu anlaşıldı.. 4 Ocakta yeni bir kavram ortaya çıktı..

Narko-terör.. 11 Eylülden de farklı olan yanı ilk kez bağımsız bir devletin devlet başkanı, kendisine düşman devlet tarafından silahlı çatışma yoluyla kaçırıldı.

Roma imparatorluğunda Sezarların yaptığı gibi halka teşhir edilip, küçük düşürülmekte..

Tam da Cenevre Sözleşmeleri'nin Savaş Esirlerine ilişkin hükümleri 77. yılında iken..

Gelenek hukukunda asırlardır savaş esirlerinin hukuksal koruması var iken..

Malazgirt Savaşı sonucu Romen Diyojen esir düştüğünde büyük komutan Alp Arslan, komutan çadırında onu misafir etmiş, kendisine ikramda dahi bulunmuş..

Diyojen şaşkınlıkla bu insancıl davranışa minnettarlığını ifade ederken Alp Arslan sormuş “Sen olsaydın ne yapardın?” Diyojen son derece dürüst bir cevap vermiş: “Etlerini kopartırdım..” Gerçekten de uzun süre sonra Haçlı seferlerinde gelen Haçlı komutanları kendilerinden esir düşenleri gayet ahlaki şehirde ağırlayan İznik kalesini koruyanlara Diyojen’in dediğinin daha ağırını reva görecektir..

Şimdi üzerinden bir bin yıl geçti..

Batı cephesinde yeni bir şey yok..

İlgili Sitenin Haberleri