Haber Detayı
Hazır gündem Türkiye-İspanya dostluğu... Anadolu ve İberya’nın paralel kaderi: Hilal ile haç nasıl yer değiştirdi
Roma’nın mirasıyla şekillenen, biri Doğu’da diğeri Batı’da iki dev yarımada... Türklerin Anadolu’daki yükselişi ile İspanyolların İberya’daki ilerleyişi arasındaki şaşırtıcı benzerlikler, 1453 ve 1492 yıllarında mühürlenen ortak bir kaderi gözler önüne seriyor.
Akdeniz’in iki ucundaki iki büyük yarımadada, yani Anadolu ve İberya’da, yüzyıllar boyunca benzer tarihsel süreçler yaşanmıştır.
Bir tarafta Türkler Bizans’a karşı ilerleyip Anadolu’da ve sonra İstanbul’da hâkimiyet kurarken, diğer tarafta Hristiyan İspanyollar Müslüman Endülüs’e karşı ilerleyip sonunda Gırnata’yı almıştır.
Yani biri Doğu’da İslam’ın yükselişi, diğeri ise Batı’da İslam’ın geri çekilişi gibi paralel bir tablo sunuluyor.Önce hem Anadolu hem de İberya Roma İmparatorluğu’nun parçasıydı.
Roma ikiye bölününce Anadolu Doğu Roma’ya, İberya ise Batı Roma’ya bağlı kaldı.
Hristiyanlık iki bölgede de yayıldı.
Sonra İberya’da 711 yılında Müslümanlar Tarık bin Ziyad önderliğinde yarımadaya girdi ve kısa sürede büyük ölçüde hâkimiyet kurdu.
Böylece Endülüs doğdu.Ancak kuzeydeki Hristiyan topluluklar tamamen yok olmadı.
Zamanla toparlanıp Müslümanlara karşı yeniden fetih hareketi başlattı.
Bu sürece "Reconquista" dendi.
Endülüs Emevileri bir dönem çok güçlü olsa da iç bölünmeler başlayınca Hristiyan krallıklar adım adım üstünlük kurdu.
Murabıtlar ve Muvahhidler gibi Kuzey Afrika’dan gelen güçler bir süre yardımcı olsa da Müslüman egemenliği giderek daraldı ve sonunda yalnızca Gırnata kaldı.Öte yandan Anadolu’da ise Türkler 1071’den sonra Bizans topraklarına yerleşmeye başladı.
Bizans yavaş yavaş gerilerken Türkler sürekli akınlar ve fetihlerle güçlendi.
Osmanlı Beyliği kısa sürede büyüdü ve 1453’te İstanbul’u alarak Bizans’ın siyasi varlığına son verdi.Yani İberya’da Hristiyanlar Müslümanları geri iterken, Anadolu’da Türkler Hristiyan Bizans’ı geri itti.Yani iki coğrafyada ters yönlü ama birbirine benzeyen tarihsel süreçler yaşandı.BÜYÜK DOSTLUKPeki bunları niye anlattık?
Bilindiği üzere, son dönemde iki ülke vatandaşlarının sosyal medyada artan paylaşımlarında "dostluk" vurgusu öne çıktı.
Dizilere dahi konu oldu.
Türkiye ile İspanya arasındaki yakın ilişkiler ticaret ve turizmde rekorlar getirdi.Son günlerde siyaset, güvenlik ve diplomasi alanlarındaki gelişmelerin etkisiyle Türk ve İspanyol halklarının gösterdiği yakınlık sosyal medyada gündem olurken, iki ülke arasındaki ticaret hacmi de son beş yılda yüzde 29,2 artarak 2025 sonunda rekor seviyeye ulaştı.
Geçen yıl ticaret hacmi 20,6 milyar doları bulurken, Türkiye'yi ziyaret eden İspanyol sayısı da 452 bin 790 ile rekor kırdı.TÜRK VE İSPANYOL TARİHLERİNDEKİ İLGİNÇ BENZERLİKLERHazır gündem Türk-İspanyol dostluğu iken emekli İspanyol Dili ve Edebiyatı profesörü Ertuğrul Önalp, "Türklerin Esiri Cervantes: XVI.
Yüzyıl Akdeniz Dünyasından Bir Kesit" isimli kitabında hem beş yıl (1575-1580) Türklere esir düşen, Don Kişot'un yazarı Cervantes'i hem de Türk ve İspanyol tarihlerindeki ilginç benzerlikleri kaleme aldı.
Gerisini onun satırlarından okuyalım...Akdeniz'in iki ucunda, hemen hemen ayı büyüklükteki birer yarımadaya yerleşen Türklerle İspanyolların tarihlerinin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde ilginç bir benzerlik göze çarpar.
Anadolu ve İber Yarımadaları'nın M.S.
II. yüzyılda Büyük Roma İmparatorluğu'nun egemenliğine girmesiyle bu benzerliğin çok daha gerilere uzandığını söylemek mümkündür.
Geniş topraklar üzerinde kurulan Büyük Roma İmparatorluğu'nun M.
S. 395 yılında Doğu ve Bati olarak ikiye ayrılmasıyla Anadolu, Doğu Roma'nın, yani Bizans'ın hakimiyet alanı içine girerken, İberya ise Batı Roma'nın payına düşmüştür.
Hristiyanlığın her iki yarımadada hemen hemen aynı dönemde yayıldığını, daha sonraları kuzeyden gelen kavimlerin akınlarıyla Ban Roma'nın yıkıldığını, buna karşılık Doğu Roma'nın Anadolu'daki hakimiyetinin uzun süre devam ettiğini görüyoruz.
M.S 711 yılımda Tunus valisi Musa bin Nusayr'ın akıncı birlikleri kumandanı Tarık bin Ziyad'ın yedi bin kişilik bir ordunun başında Septe (Cebelitarık) Boğazı'nı geçerek İber Yarımadası'na ayak basmasıyla İslamiyet Avrupa'nın Batı ucuna ulaştı.
Vizigot kralı Rodrigo'nun ordusunu Guadelete vadisinde bozguna uğratan Tarık, daha sonra kuzeye doğru ilerleyerek Vizigot Krallığı'nın Cordoba/Kordoba (Kurtuba) ve Toledo (Tuleytula) gibi önemli şehirlerini fazla bir direnişle karşılaşmadan fethetti (712).
Kordoba şehrini başkent olarak seçen Müslümanlar bir yıl içinde kuzeydeki dağlık bölgeler hariç olmak üzere yarımadanın tamamını ele geçirdiler.
Arapların istilasından kaçarak kuzeye sığınan Vizigot asilleri burada birtakım küçük devletler kurdular.
Vizigot liderlerinın hakimiyetine son vermek için Müslümanlar kuzeye yaptıkları devamlı olarak askeri seferler duzenlediler.
Bu seferlerden biri Arap ordularınım 718 yılında Pelayo adlı birinin komutasındakı bir Hristiyan ordusu tarafından yenilgiye uğratılmasıyla başarısızlığa uğradı."Bu yenilgi üzerine eski sınırlarına çekilen Araplar zaman zaman kuzeye akınlar yaptılarsa da Hristiyan devletleri ortadan kaldırmaya muvaffak olamadılar.
Musta'ribün ya da Musta'ribler (mozárebes) adı verilen Hristiyan halk vergi ödeyerek Müslümanların idaresi altında yaşamaya devam etti.
Vizigot hâkimiyeti zamanında birçok hakkı kısıtlanmış olan İspanya Yahudileri, Müslümanların İspan ya'da Endülüs (Al-Andalus) adıyla kurdukları bu devletin çatısı altında medeni ve dini haklarına kavuştular.
Endülüs yaklaşık yarım asır boyunca Şam'dan gönderilen valiler tarafından yönetildi.Abbasilerin katliamından kurtulan Emevi sülalesinden I.
Abdurrahman'ın 756 yılında yarımadaya gelerek Kurtuba'yı ele geçirmesiyle burada Abbasi halifesinden bağımsız bir Endülüs Emevi Devleti kuruldu.
Bu devletin en parlak dönemi III.
Abdurrahman'ın 929 yılında kendisini halife ilan etmesinden sonra başladı.
Halife II.
Hişam'ın veziri Mansur'un vezareti sırasında devletin sınırlarını genişleten Müslümanlar, onun ölümünden sonra gerileme dönemine girdiler.
Endülüs Emevi Devleti 1031 yılında taifa adı verilen, birbirleriyle devamlı mücadele eden yirmi küçük emîrliğe bölününce Müslümanlar güçten düştüler.
Buna karşılık İslam dininin Anadolu'ya nüfuz etmesi için üç asır geçmesi gerekecektir.
Türkler 1071 yılında Bizans'ın sınırına dayandıklarında Anadolu'da Hristiyanlık hâkim vaziyetteydi.
Ama, hızlı bir çöküş sürecine girmiş olan Bizans'ı ortadan kaldırmak ve toprakları üzerinde kendi hâkimiyetlerini kurmak için Türk boyları sürekli akınlar yapacaklardı.İspanyol romancı, şair ve oyun yazarı Miguel de Cervantes Saavedra'nın yazdığı Don Kişot, modern Avrupa'nın ilk romanı olarak kabul ediliyorPEKİ İBERYA'DA DURUM NASILDIAnadolu'da bu durum yaşanırken, Akdeniz in diğer ucundaki İberya'da Müslümanlar tam anlamıyla bir ölüm kalım savaşı veriyorlardı.
Müslüman emirliklerin birbirleriyle savaşmalarından yararlanan Hristiyanlar, Arapların hâkimiyeti altındaki topraklara akınlar yapmaya ve onların şehir ve kasabalarını teker teker ele geçirmeye başladılar.
Benzer durum Anadolu'da Hristiyan Bizans'ın giderek toprak kaybetmesiyle yaşanıyordu.
İspanya'da Hristiyanlar birlik ve beraberlikten yoksun, zayıf düşmüş Müslümanların topraklarını adım adım ele geçirmekteydiler.
Hristiyan krallıklarının Endülüs'ün şehir ve kasabalarına devamlı akınlar yaparak bu yerleri fethetmeleri Müslümanları dışarıdan yardım istemeye sevkedecektir.
Neticede Endülüslüler Kuzey Afrikalı Murabıtlardan yardım isteyince, Murabıt hükümdarı Yusuf Bin Taşfin gemileriyle Endülüs'e gelip buradaki bağımsız emirlerin siyasi hakimiyetine son vererek Endülüs topraklarını kendisine bağladı.
Murabıtların zamanla güçten düşmeleri üzerine bir diğer Kuzey Afrikalı kavim Muvahhitler Endülüs'ü kendi hakimiyetleri altına aldılar.
Her ne kadar Muvahhitler önceleri Hristiyanların ilerlemesini durdurmada başarılı oldularsa da, 1212 yılında Hristiyanlar tarafından bozguna uğratılınca bir daha toparlanma imkânı bulamadılar ve zamanla Mağrib'e dönmek zorunda kaldılar.
Onların Kuzey Afrika'ya dönüşüyle Taifa'lar yeniden bağımsızlıklarına kavuşmuş oldular.
Hristiyanların İber Yarımadası'ndan Müslümanları atmak için düzenledikleri askeri seferler 1248 yılında Sevilla'yı (İşbiliyye) fethetmelerine kadar aralıksız olarak sürdü.
Bu fetihle Gırnata Nasri Emirliği'nin sınırlarına dayanan Hristiyanların nihaî hedefi başkent Gırnata'yı (Granada) almaktı.
Bu şehrin alınmasını kolaylaştırmak için önce Jerez de la Frontera (Sherish), Medina Sidonia (Saduna), Sanlucar y Kadiz şehirlerinin fethedilmeleri gerekiyordu, nitekim birbiri ardınca düzenledikleri askari seferlerle bu yerler kısa süre içinde Hristiyanların eline geçti.Sırası gelmişken bu noktada bir hususu belirtmemiz gerekiyor.
Türklerin Bizans'a, İberya Hristiyanlarının Endülüs Araplarına karşı yaptıkları savaşlarda din unsuru her zaman ön planda olmuştur.
Muzaffer Arıkan'ın da belirttiği üzere, Anadolu'da Türklerin Bizans'a karşı başlattığı harekât bir gaza ve cihat mahiyetinde sürdürülürken, Hristiyanlar için ise bir Reconquista (Yeniden Fetih anlamında), yani haçlı seferi (cruzada), kısacası Katolik haçlı ruhunun yaşatılması anlamını taşıyordu.Gırnata emiri I.
Muhammed 1246 yılında Hristiyanlara karşı başlattığı savaşta Jaen'i (Ceyyen) kaybedince devletinin sınırlarının güvenliğini sağlamak için Kastilya Krallığı'na (Kaştale) vergi ödeyerek barış yapmayı tercih etti.
O tarihten başlayarak 1481 yılına kadar devam eden yaklaşık iki buçuk asırlık zaman zarfında Müslümanlarla Hristiyanlar arasındaki sınırlarda Algeciras (Al Yazirat) (1344) ve Cebelitarık'ın (1457) Hristiyanlarca alınması haricinde önemli bir değişiklik olmadı.
Bu süre içinde Hristiyanların, İberya'daki İslam varlığına son vermeyi hedef alan bir askeri sefer düzenlemeyişlerinin başlıca iki nedeni vardı.
Birincisi, dağlık bir bölgede yer alan Gırnata Beni Ahmer Devleti'nin fethinin son derece zor oluşuydu.
İkincisi ve en önemlisi ise yıllık gelirinin yarısına yakın bir kısmını her yıl Kastilya'ya altın olarak ödemesiydi.
Kastilya kralları bu muazzam gelirden mahrum olmamak için Araplara karşı nihai bir askeri sefer düzenlemekten kaçındılar.İSPANYOLLARLA TÜRKLER ARASINDA TARİHTE BİLİNEN İLK SAVAŞLAR XIV.
YÜZYILIN BAŞLARINDA MEYDANA GELDİİber Yarımadası'nda zor durumdaki Müslümanların yardımına Anadolu'dan Türklerin gelip gelmediğine dair elimizde somut bir bilgi bulunmamaktadır.
Bununla birlikte az sayıda savaşçının Endülüslü Müslümanların saflarında mücadele etmiş olması muhtemeldir.
Buna karşılık Hristiyan İspanyolların küçük bir askeri birlikle Türklere karşı haçlı seferlerine katılmış olması da ihtimal dâhilindedir.
Haçlı seferlerine İspanya'dan katılımın azlığı hiç kuşkusuz İspanyol komutan ve askerlerinin o sıralar Hristiyanların yarımada Müslümanlarına karşı daimi bir seferberlik içinde olmalarından ileri gelmekteydi.İspanyollarla Türkler arasında tarihte bilinen ilk savaşlar XIV. yüzyılın başlarında cereyan etmiştir.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde Bizans imparatoru Andronikos Paleologos'un Türklere karşı savaşmaları için Sicilya'daki Aragon-Katalan askerlerini Kostantiniyye'ye davet etmesi üzerine Roger de Flor komutasında, Almogavar'lar (çapulcu paralı askerler) namıyla tanınan yaklaşık 8.000 kişilik müşterek Katalan-Aragon ordusu 1303 yılında Bizans'ın başkentine gelmiştir. 18 Anadolu'da Türklere karşı bazı başarılı askeri harekâtlarda bulunan ve Andronikos Paleologos tarafından büyük unvanlarla taltif edilen Roger de Flor ayrıca imparatorun yeğeni Maria ile evlenmiştir.
Roger de Flor'un hızlı yükselişi imparatorun oğlu Mikael'in kıskançlığını kamçılamış ve babasının ölümünden sonra onun kendisinin yerine imparator olabileceğine dair kuşkular duymasına yol açmıştır.
Roger de Flor'un, Mikael tarafından davet edildiği bir ziyafette zehirlenerek sinsice öldürülmesi üzerine Katalanlar ve Aragonlular intikamlarını Edirne'de halkı kılıçtan geçirerek almışlardır.
Daha sonra Türklerle ittifak kuran Almogavarlar Türklerle birlikte Trakya'da Bizanslılara karşı akınlarda bulunacaklardır. 19 Katalanlar ve Aragonlular 1311 yılında Thep'i ve Atina'yı işgal edecekler 20 ve onların bu yöredeki hâkimiyetleri 1388 yılında Osmanlıların bu toprakları almasına kadar sürecektir.Küçük Osmanlı Beyliği, kuruluş yılı 1299'dan itibaren Anadolu'da ve Rumeli'de başlattığı fetihlerle yaklaşık yüz elli yıl içinde topraklarını önemli ölçüde genişleterek büyük bir devlet haline geldi.
XV. yüzyılın ortalarına doğru Anadolu'da Osmanlıların vergiye bağladığı güçsüz Bizans Devleti ile muhtelif Türkmen beyliklerinin bulunduğunu görüyoruz.
Buna karşılık İber Yarımadası'nda Portekiz Krallığı'ndan başka Kastilya, Katalan-Aragon ve Navarra Hristiyan krallıkları ve güneyde sırtını Akdeniz'e dayamış olan Gırnata Müslüman Emîrliği yer almaktaydı.
Kastilya Krallığı XII - XV. yüzyıllar arasında Müslümanlara karşı yaptığı akınlarla bir bakıma Osmanlı Beyliği'nin Anadolu'daki görevini üstlenmişti.
Bu süreç içinde zor durumdaki Bizans'ın İspanyollardan, Gırnatalıların da Osmanlılardan yardım talep etmeleri, Osmanlıların İslam aleminde, İspanyolların da Hristiyan dünyası içinde sahip oldukları yeri göstermekteydi.
Her iki taraf da temsil ettikleri dinin hamisi olma arzusuyla sivrilip güçlenirken, önce dindaşları komşularıyla savaşmak zorunda kalmışlardır.
Nitekim İspanya, komşusu Fransa ile mücadele etmiş, Osmanlı Devleti de Anadolu beylikleri, İran ve Mısır'daki Memlûk Devleti ile savaşmıştır.
Daha sonraki yüzyılda bu arzular, cihan hâkimiyeti fikri ile beslenerek Türkler ve İspanyollar arasında uzun ve kanlı mücadelelere yol açacaktır.İberya ve Anadolu'da XV. yüzyıldaki bir başka paralellik de, Osmanlı Devleti'nin Hristiyan Bizans'ın siyasî varlığına son vermesi, buna karşılık Kastilya'nın İslamın Batı'daki son kalesi Gırnata'yı ele geçirmesiyle yarımadada yaklaşık 800 yıldır devam etmekte olan Müslümanların siyasî yaşamını sona erdirmesidir.
Osmanlı Devleti, Kostantiniyye'yi 1453 yılında fethederek İslam dünyasında seçkin bir yer edinirken, Kastilya ise yaklaşık 50 yıl sonra 1492 yılında Gırnata'yı teslim alarak Hristiyan âleminde büyük bir itibar kazanmıştır.
Bu fetihlerden sonra Osmanlı Devleti ile Kastilya Krallığı birbirlerine rakip iki güç haline geleceklerdir.Odatv.com