Haber Detayı
Atina’ya esaslı ihlal uyarısı
MSB’nin ‘esaslı ihlal’ çıkışını değerlendiren Doç. Dr. Erdem İlker Mutlu, Yunanistan’ın adaları silahlandırmasının yalnızca askeri bir adım olmadığını belirtti. Mutlu’ya göre bu durum, antlaşmalarla Türkiye’ye sağlanan güvenlik güvencelerini ortadan kaldırıyor
Milli Savunma Bakanlığının (MSB) 12 Mart 2026 tarihli açıklamasında, Doğu Ege’deki bazı adaların Lozan ve Paris antlaşmalarıyla “gayri askeri statü” şartıyla Yunanistan’a devredildiği hatırlatıldı.
Açıklamada söz konusu statünün antlaşmaların “esaslı şartı” olduğu vurgulanırken, Yunanistan’ın adaları silahlandırmasının “esaslı ihlal” niteliği taşıdığı belirtildi.
Uluslararası hukuk açısından “esaslı ihlal” kavramı, antlaşmaların temel hükümlerinin ihlali anlamına geliyor.
Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı Başkanı Doç.
Dr.
Erdem İlker Mutlu, Aydınlık’a yaptığı değerlendirmede, Lozan ve Paris antlaşmalarıyla kurulan güvenlik dengesinin bozulduğunu belirterek adaların silahlandırılmasının yalnızca teknik bir ihlal olmadığını söyledi.
Mutlu’ya göre bu durum, Türkiye’nin güvenliği açısından antlaşmalarla sağlanan güvencelerin ortadan kalkması anlamına geliyor.
LOZAN’DAKİ DENGE GÜVENLİK ÜZERİNE KURULDU Mutlu’ya göre Doğu Ege adalarına ilişkin düzenlemeler yalnızca egemenlik meselesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin güvenliği açısından kurulmuş bir dengeyi ifade ediyor.
Lozan Antlaşması hazırlanırken Anadolu kıyılarının güvenliğinin temel meselelerden biri olduğunu belirten Mutlu, adaların statüsünün de bu güvenlik anlayışı çerçevesinde belirlendiğini söyledi.
Mutlu, o dönemde yapılan düzenlemelerin askeri dengeler ve güvenlik hesapları dikkate alınarak oluşturulduğunu vurgulayarak şu değerlendirmede bulundu: “Ortada anlaşmayı bütünsel olarak ihlal eden bir durum var.
Yani güvenlik düzenini bütünüyle ihlal eden bir durumla karşı karşıyayız.
Bu durumda anlaşmanın temel amaçlarının ortadan kalktığı söylenebilir.
Örneğin Lozan’da üç mile kadar olan küçük adacık ve kayalıkların Türkiye’ye bırakılması güvenlik gerekçesine dayanıyordu.
O dönemde top atış mesafesi yaklaşık üç mildi; yani üç milden uzağa top atılamıyordu.
Dolayısıyla bu düzenleme tamamen güvenlik amaçlıydı.
Aslında söz konusu düzenleme Anadolu kıyılarının güvenliğini sağlamaya yönelik bir anlaşma niteliği taşıyor.
Bu nedenle anlaşma hükümlerinin ihlali basit bir ihlal olarak görülemez; anlaşmanın bütününü etkileyen bir ihlal söz konusudur.” ‘BU BASİT BİR İHLAL DEĞİL’ “Adaların silahlandırılması yalnızca teknik bir ihlal olarak değerlendirilemez.” diyen Mutlu, Lozan ve Paris antlaşmalarıyla kurulan düzenin birbirine bağlı hükümlerden oluştuğunu belirtti.
Mutlu, bu nedenle adaların askeri statüsünün değişmesinin antlaşmanın bütün dengesini etkilediğini söyledi.
Anlaşmalardaki düzenlemelerin birbiriyle bağlantılı olduğunu vurgulayan Mutlu, şu ifadeleri kullandı: “Anlaşmanın hükümleri birbirinden bağımsız değildir.
Hepsi bir denge içinde düzenlenmiştir.
Karasuları meselesi de bu denge içinde belirlenmiştir.
Adacıkların, kayalıkların ve adaların sahipliği de aynı çerçevede ele alınmıştır.
Bu nedenle adaların silahlandırılması meselesi, Milli Savunma Bakanlığının da belirttiği gibi esaslı bir ihlal olarak değerlendirilebilir.
Bu ihlalin gerekçesi güvenliktir.
Türkiye’nin güvenlik kaygılarını artıran bir durum ortaya çıkmıştır.
Anlaşmada Türkiye’ye sağlanan güvenlik güvenceleri fiilen ortadan kalkmıştır.
Batı Anadolu kıyılarının güvenliği açısından verilen güvenceler artık geçerliliğini yitirmiştir.” ‘BÜTÜNCÜL DEĞİŞİM TALEP EDİLEBİLİR’ Antlaşmalarda kurulan güvenlik dengesinin bozulmasının Türkiye açısından yeni bir hukuki tartışma alanı doğurabileceğine dikkat çeken Mutlu, adaların silahlandırılmasının yalnızca tek bir hükmün ihlali olarak değil, antlaşmanın bütününe etki eden bir durum olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Mutlu sözlerine şöyle devam etti: “Bu nedenle burada bütüncül bir değişim talep edilebilir.
Kaldı ki söz konusu adalar Batı Anadolu’nun doğal uzantısı niteliğindedir ve Türkiye’nin güvenliği açısından ciddi bir tehdit oluşturabilecek bir konumdadır.
Dolayısıyla mesele bütüncül bir güvenlik sorunu olarak değerlendirilmelidir.
Bu durumda adaların bir şekilde tarafsızlaştırılması gerekir.
Nitekim 1947 Paris Antlaşması’nın tartışmalarında da bu konu gündeme gelmiştir.
Ya da adaların yönetimine ilişkin süreçlerde Türkiye’nin söz sahibi olması gerekir.” ‘YUNANİSTAN BAŞKA İHLALLER DE YAPTI’ Mutlu, Yunanistan’ın ihlallerinin yalnızca adaların silahlandırılmasıyla sınırlı olmadığını da söyledi.
Anlaşmalar yapılırken bazı adalarda yerleşim ve ekonomik faaliyet bulunmadığını hatırlatan Mutlu, daha sonra bu adalara nüfus taşınarak fiili bir durum oluşturulduğunu belirtti.
Mutlu, şu değerlendirmeyi yaptı: “Yunanistan’ın yaptığı ihlaller yalnızca adaların silahlandırılması ile sınırlı değildir.
Adaların bir kısmında başlangıçta insan yaşamı ve ekonomik faaliyet bulunmuyordu.
Daha sonra bu adalara nüfus taşındı ve ekonomik faaliyetler oluşturuldu. “Bunun nedeni de 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre üzerinde insan yaşamı ve ekonomik faaliyet bulunan adaların deniz yetki alanı üretmesidir.
Oysa antlaşmalar yapılırken bu adalarda böyle bir durum yoktu.
Daha sonra nüfus ve ekonomik faaliyet taşınarak fiili bir durum yaratıldı.” ‘ÇOKLU İHLAL VE HUKUKUN KÖTÜYE KULLANILMASI’ Ortaya çıkan tablonun yalnızca tek bir ihlalden ibaret değil diyen Mutlu, sürecin uluslararası hukuk açısından çok yönlü değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Şu vurguları yaparak sözlerini tamamladı: “Dolayısıyla burada çoklu bir ihlal ve aynı zamanda hukukun kötüye kullanılması söz konusudur.
Bu nedenle MSB’nin değerlendirmesinin haklı olduğunu düşünüyorum.
Böyle bir durumda Türkiye, adaların devrinin yeniden tartışılabileceğini gündeme getirebilir.
Batılılar ise bu yoruma karşı çıkıyor ve ‘sırf silahlandırıldı diye bir adanın egemenliği tartışmaya açılamaz’ görüşünü savunuyorlar.
Ancak bu mesele bu kadar basit okunamaz.
Daha analitik bir değerlendirme yapılması gerekir.
Eğer bu durum ‘esaslı ihlal’ olarak nitelendiriliyorsa, bu gerçekten güçlü bir hukuki tespittir.
Çünkü bu durumda Türkiye’nin güvenliği açısından o dönemde adalarla ilgili kurulan hukuki düzenin sağladığı güvencelerin ortadan kalktığı söylenebilir.”