Haber Detayı

Avrupa Birliği: Kuruluşundan dağılmaya doğru (3) Küreselleşme ve neoliberal politikaların altında kaldılar
Ali rıza taşdelen aydinlik.com.tr
23/02/2026 00:01 (1 saat önce)

Avrupa Birliği: Kuruluşundan dağılmaya doğru (3) Küreselleşme ve neoliberal politikaların altında kaldılar

Avrupa Birliği Anayasası 2005 yılında Fransa ve Hollanda halkının “Hayır” demesiyle kabul edilmedi ve rafa kaldırıldı. Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy’nin önerisi ile gündeme getirilen Lizbon Antlaşması ile durumu kurtarmaya çalıştılar.

Avrupa Birliği Anayasası 2005 yılında Fransa ve Hollanda halkının “Hayır” demesiyle kabul edilmedi ve rafa kaldırıldı.

Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy’nin önerisi ile gündeme getirilen Lizbon Antlaşması ile durumu kurtarmaya çalıştılar.

Lizbon Antlaşması1992 Maastricht Anlaşmasına dayanıyor ve reddedilen Anayasa içeriğini koruyordu.

Sadece devletlerin egemenliklerine gölge düşüren bayrak gibi, marş gibi semboller çıkarılmıştı.

Anayasa gibi referanduma sunulsaydı reddedileceğine kesin gözüyle bakılıyordu.

Bu kez ülke parlamentolarında oylanarak kabul edildi.

Lizbon Antlaşmasının yürürlüğe girmesiyle birlikte Avrupa Topluluğu olan Birliğin adı Avrupa Birliği (AB) olarak değiştirildi.Antlaşma üç ayak üzerine kurulmuştu: Birincisi: Gümrük Birliği, Ortak Tarım Politikası, ekonomik ve parasal birlik, AB vatandaşlığı, eğitim, kültür, sağlık hizmetleri, sosyal politikalar, göç politikası ve Schengen Anlaşması.İkincisi: Ortak dışişleri ve güvenlik politikası.Üçüncüsü: Güvenlik güçleri ve adalet alanında işbirliği.

ORTAK POLİTİKALAR OLUŞTURAMADILAR Birliğin, son 32 yılda bu politikaların hangilerini gerçekleştirdiği ve hangilerini gerçekleştiremediği çok kapsamlı bir değerlendirme konusu.

Bu süre içinde kavga dövüş ile yürüyen Ortak Tarım Politikası oluşturuldu.

Ortak Para Birimi avroya geçildi ama izlenen ekonomik programlarla Avro Bölgesi sürekli bir kriz içinde oldu.

Schengen Anlaşması konusundaki anlaşmazlıklar ise devam ediyor.

Başta AB’nin motor ülkeleri Fransa ve Almanya olmak üzere Birlik üyeleri arasında özellikle ortak bir dış politika, ortak ordu, eğitim, kültür, sağlık hizmetleri, sosyal politikalar ve göç politikası oluşturulamadı.

Güvenlik güçleri ve adalet alanında işbirliği konusunda da ileri bir adım atılamadı.

İSTİKRAR VE BÜYÜME PAKTI KURALINA UYAMADILAR Maastricht Antlaşması’nın İstikrar ve Büyüme Paktı da uygulanamamıştı.

AB’nin İstikrar Paktı, bütçe açığı milli gelirin yüzde 3’ünü ve kamu borçlarının da yüzde 60’ı geçen ülkelere yaptırım uygulanmasını öngörüyordu.

Hiç bir AB ülkesi bu kriterleri gerçekleştirememişti.

Kovid-19 salgınının ve ardından Ukrayna'daki çatışmanın ekonomik etkileri nedeniyle, %3'lük bütçe açığı kuralı 2020'den 2023 sonuna kadar askıya alınmıştı.

Kural, 30 Nisan 2024'ten itibaren revize edilmiş haliyle yürürlüğe girmiştir.

Şubat 2025'te Financial Times'a verdiği röportajda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu kuralın artık geçerliliğini yitirdiğini belirtti.

Çünkü Fransa’nın bütçe açığını %3’ün altına indirmesi artık olanaksız görünmekte.

ÖNLENEMEZ KAMU AÇIKLARI AB ülkelerinin neredeyse yarısı önemli kamu açıkları vermektedir.

On bir üye ülke, 2024 yılında kamu açığının GSYİH'nin %3'ünü aşan bir seviyeye ulaştı.

Bütçe açıkları 2025 yılında %3’ün üzerinde olan AB ülkeleri: Romanya -%9,3, Polonya -%6,5,  Fransa -%5,8, Slovakya -%5,5, Macaristan -%5, Avusturya -%4,7, Finlandiya -%4,4, Belçika -%4,4, İtalya,-%3,4, Malta %3,5,-İspanya %3,2.

Avro Bölgesi ortalaması ise -%3,1.

İstikrar ve Büyüme Paktına uyan ve bütçe açıkları %3’ün altında olan ülkeler: Almanya, Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Hırvatistan, Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya ve İsveç.

Sadece altı üye ülkesi 2024 yılında kamu fazlası vermektedir; İrlanda, Danimarka, Lüksemburg, Portekiz, Yunanistan ve Güney Kıbrıs.

BORÇ BATAĞINDA ÇIRPINMA AB İstikrar ve Büyüme Paktına göre üye ülkeler kamu borçlarının %60’ını geçmeyecek.

Ama beş AB ülkesi GSYİH'ye oranla %100'ün üzerinde kamu borcuna sahip: Yunanistan (%153,6), İtalya (%135,3), Fransa, (%114), Belçika (104,7) ve İspanya (%101,8).

Görüldüğü gibi aradan 15 yıl geçmesine rağmen Yunanistan, İtalya ve İspanya borç sarmalından kurtulamamış.

Ve bu kervana Fransa ve Belçika eklenmiş.

Almanya (%62,5) dahil AB’nin en büyük ekonomileri buna uymamaktadır. 2024 yılı itibarıyla 20 Euro Bölgesi’nin ortalama borç oranı ise yüzde 87,4.

Üstelik geçen yıl alınan kararla silahlanma için yapılacak borçlanmalar bu mekanizmanın dışında bırakıldı.

Le Monde gazetesinde Attac ve Copernic Vakfı üyesi 5 ekonomistin ortak kaleme aldığı “Bir devlet borcunu asla geri ödemez, sadece borcun faizini öder” başlıklı ortak yazıda “kökeni ne olursa olsun, mevcut kamu borcu seviyesi bir tehdit oluşturuyor mu?” sorusuna verdikleri yanıt şu şekilde: “Bir devletin borcunu asla geri ödemediğini anlamak gerekir.

Sadece borç faizini öder.

Bir kamu borcu senedi vadesi geldiğinde, devlet onu geri ödemek için yeniden borçlanır: borcu ‘yuvarlar’ kar topu örneğinde olduğu gibi borç büyür.” Ekonomistler yazıda bu durumu şöyle izah eder: “Krizden etkilenen devletlerin kamu borçları, kamu borcuna ödenen faizlerin keskin bir şekilde artmasıyla daha da kötüleşti.

Bu, kar topu etkisi olarak adlandırılır: artan faiz yükü, kamu borcunun artmasını kendi kendine sürdürür.” ABD’NİN KÜRESELLEŞME DAYATMALARI VE NEOLİBERALİZMİN YARATTIĞI KRİZ Avrupa Birliği’nin (AB) inşa süreci aynı zamanda ABD’nin dayattığı küreselleşmeyle birlikte neoliberalizmin bu yaşlı kıtaya yerleşme sürecidir.

Avrupa devletlerinin dinamiklerinin, sosyal yapısının, egemenliğinin zayıflatıldığı bir süreçtir aynı zamanda.

Bu süreç içerisinde küreselleşmecilerle ulusal egemenlikçiler ayrıştılar karşı karşıya geldiler.

AB; demokrasi, insan hakları gibi hümanist söylemlerle öylesine pazarlandı ki, o içinde birazcık solculuk kalan partileri, grupları ve “aydınları” da arkasından sürükledi götürdü.

Bazıları orta yolcu bir tutum izleyerek “sosyal bir Avrupa”nın hayalini kurdular.

Bunlar da hayal kırıklığına uğradılar; Neoliberal politikaların yıkımı ağır oldu, işsizlik, yoksulluk, başta sağlık olmak üzere sosyal hakların tırpanlanması, emeklilerin çoğunluğunun neredeyse açlığa mahkûm edilmesi ve sendikaların küçülmesine yol açtı. 1945 sonrası ülkeye kazandırılan kamu işletmelerinin özelleştirmesine, sermayenin kaçıp ucuz işgücünün olduğu ülkelere yerleşmesine, büyümeyen ve daralan ekonominin faturasının emekçilere kesilerek sosyal hakların tırpanlanmasına yol açmıştı.

Yakından tanıdığım örneklerle Fransa’dan devam edelim.

İLK SALDIRI ÖZELLEŞTİRMELERLE BİRLİKTE SOSYAL SİGORTALARA OLDU Neoliberalizm sağı solu aynı programda buluşturduğu için Chirac’ın cumhurbaşkanlığı, Juppe’nin başbakanlığı döneminde, Sosyal Demokratların başlayıp da başaramadığı “Sosyal Güvenlik Reformu” Juppe’ye nasip olmuştu.

Bu reform paketi, 15 yıldır oynanan oyunun finalinden başka bir şey değildi.

İşçi sınıfının 150 yıllık kazanımları bu reform paketi ile yok ediliyordu. 6 hafta boyunca milyonlarca kamu çalışanı “Juppe’nin planı geri çekilsin”, “Sigorta kurumu çalışanlarındır; kazanmak için savaştık, korumak için de savaşırız” sloganlarıyla sokağa döküldü, yürüyüşler ve grevler yaparak hükümete korkulu günler yaşattı.

Kasım-Aralık 1995’de yaşanan bu eylemler, 68’den bu yana en büyük işçi eylemiydi.

Juppe’nin reform paketine göre; doktor ve sağlık personeli azaltılacak, sigortalıya merkezi kontrol sistemine bağlı bir manyetik kart verilecek.

Tüm hastaneler ve doktor kabineleri bilgisayar sistemi ile merkezi sisteme bağlanarak, hastalara fazla ilaç yazan uzun süreli istirahat veren doktorlar cezalandırılacaktı.

Böylece aynı zamanda tüm sigortalılar ve doktorlar fişlenmiş olacaktı.

Emeklilik yaşı yükseltilecekti.

İşte milyonları ayağa kaldıran hükümetin sosyal kazanımlara yaptığı bu saldırıydı.

Bu kitlesel karşı koyuştan sonra “Sosyal Güvenlik Reformu” yasası geri çekildi.

Hükümet ağır bir yara almıştı. 21 Nisan 1997’de Cumhurbaşkanı Chirac kendi partisinin çoğunlukta olduğu Meclisi feshederek seçimlerin yenilenmesi kararı aldı.

Ama yapılan seçimleri kaybetti.

KÜRESELLEŞMENİN GETİRDİĞİ YIKIM Lizbon Antlaşmasının yürürlüğe girdiği yıl 2008 küresel mali kriz patlamıştı.

Kriz bütün dünyayı sarsmış ve Avrupa da bundan payını almıştı.

Avrupa Birliği (AB) krize ortak bir çare bulmada çıkmaza girmişti.

Finansal krizden banka kurtarma planları AB’ni bölmüştü.

Herkes kendi başının çaresine bakacaktı.

Sistem çökmüştü.

Bir tarafta AB üyesi ülkelerin ulusal egemenliklerini Brüksel’e devretmesiyle ulus devletlere vurulan darbe diğer taraftan neoliberal küreselleşmenin bir sonucu olarak 2008 patlayan mali kriz kapitalizmin beşiği olan Avrupa’yı derinden etkilemiş, iflasın ve çözülmenin eşiğine getirmişti.

Borç batağından çıkış yolu bulamama, sanayi üretiminin sürekli gerilemesi, işsizliğin çığ gibi büyümesi ve halkın satın alma gücünün düşmesine neden olmuştu.

Kriz, AB ülkelerini bir bir vurmaya başlamıştı.

Brüksel’in yürürlüğe koyduğu ve üye ülkelere dayattığı küreselleşmenin neoliberal politikaları ulus devlet yapısını parçalamış, ulusal kimlik ve kültürü aşındırmıştı.

Bu sürecin sonunda geriye borç batağında, bütçe açığını kapatamayan, krizi aşmak için sosyal hak ve kazanımlara saldıran ve devasa bir işsizler ordusu yaratan Avrupa ülkeleri kalmıştı.

ATLANTİKÇİ MACRON BİRİNCİ YILINDA SARI YELEKLİLER DUVARINA ÇARPTI Fransa’da çöken geleneksel partiler ve sistem çare olarak Macron’u piyasaya sürmüştü.

Batan sistemin sağ ve sol partileri Macron’u desteleyerek cumhurbaşkanı seçilmesini sağladılar.

Fakat Cumhurbaşkanı Macron savunduğu neoliberal program ve Atlantik kampına bağlılığı ile var olan sorunları çözemeyeceği gibi halkın gazabını üzerine çekecekti.

Bir yıl sonra 2018 yılının sonunda Sarı Yelekliler Halk hareketi duvarına çarptı.

Fransa bir yıl boyunca ateş çemberi içindeydi.

Ekmeği ve insanca yaşama talepleri için direnen Sarı Yeleklilere, emeklilik haklarına sahip çıkan göstericilere güvenlik güçlerinin nasıl vahşice saldırdığını bütün dünya televizyon ekranlarından izledi.

Ardından mezarda emekliliği getiren yasaya karşı bir direniş başladı.

KORONOVİRÜS SALGININDA NEOLİBERAL POLİTİKANIN KURBANI OLDULAR Koronavirüs salgınına karşı da hazırlıksız yakalandılar.

Doktoruna, sağlık çalışanına, halkın güvenliğini sağlayan polise jandarmaya basit bir korunma aracı olan maske sağlanamaması, Fransız sağlık sisteminin durumunu gözler önüne seriyordu.

Son 30 yılda Avrupa’da gerçekleşen eylemlerde öne çıkan sorunların ancak güçlü bir sosyal devletin kamucu politikalarıyla çözülebileceği gerçeğini ortaya çıkardı.

KÜRESELCİLERLE VATANSEVERLER SAFLAŞMASI 2000’li yıllarda siyasal kartlar yeniden karılmaya başlandı.

Özellikle 2008 mali krizinden sonra saflaşmalar ve ayrışmalar giderek netleşti.

Küreselleşmeci liberal ve sosyal demokrat partiler erozyona uğrarken, küreselleşme karşıtı milliyetçi, ulusal egemenlikçi partiler büyümeye başladı.

Bu partiler esas olarak sağ muhafazakâr hatta aşırı sağ kökenden gelen partilerdi.

Örneğin Fransa’da Marine Le Pen’in “Ulusal Birlik” partisi, Almanya’da Almanya için Alternatif (AfD) partisi giderek ülkelerinde birinci parti konumuna geldi.

İşte bu partiler ulusal egemenliği, ulusal kimliği ve ulusal çıkarları savunuyorlardı.

Devleti sermayenin emrine veren, halktan uzaklaştıran, vatandaşının sosyal haklarını ve sağlığını hiçe sayan neoliberal politikalara cepheden karşı çıkıyorlardı.

En azından söylemleri ve programları bu yöndeydi ve halkın desteğini alıyorlardı.

Neoliberaller bunlara popülist diyorlardı.

Marine Le Pen ise rekabetin “Küreselleşmecilerle vatanseverler arasında olduğunu” söylüyordu.

Devam edecek… Not:Geçen hafta, Avrupalıların, ABD denetiminde ve NATO içinde nasıl emperyalist işgallerin aleti olduğu ve Avrupa’nın göbeğinde Ukrayna savaşında Rusya’ya karşı nasıl savaş kışkırtıcılığı yaptığını ele alacağımızı yazmıştım.

Ama bu konuya giremedim.

Haftaya Avrupa’da Milliyetçi yükselişle birlikte ele alacağım.

İlgili Sitenin Haberleri