Haber Detayı

‘Sesini kes yoksa Esad gelir’
Mehmet yuva aydinlik.com.tr
14/02/2026 00:00 (4 saat önce)

‘Sesini kes yoksa Esad gelir’

‘Sesini kes yoksa Esad gelir’

Üçüncü bir yol yoktur retoriğini dayatan zihniyet, “Türkler gelir, Yahudi çocukları kaçırır, Bedevi Arap kızını kaçırır (bir zamanlar at üzerinde kız kaçıran bedevi Arap tasviri duvar halıları yaygındı), ben olmazsam, ben değilsem Haçlılar gelir, İsrail gelir, Naziler gelir, İtalya faşistleri gelir, ABD gelir, Rus gelir, İranlı gelir, Erdoğan ilelebet kalır, CHP gelir, DEAŞ gelir, HTŞ gelir, İhvancılar-Müslüman Kardeşler Örgütü gelir, en nihayet ben gidersem eski rejim gelir, sesini kes yoksa Esad gelir!” sanatını ustaca ve etkili kullandı ve halen kullanmaktadır.

Ne yazık ki bu taktik kitleler üzerinde halen etkili bir yöntemdir.

Bu düşünce sistematiğinde üçüncü bir yol, alternatif, çözüm yoktur, olmamalıdır.

Zira tekelci hegemonya, önderlik fetişizmi ve güdümümde olmazsan yok olursun, ya bendensin ya toprağın, benimle değilsen düşman safındasın dayatması, “zımni tehdit ve şantajı” sebebiyle “Üçüncü Alternatife” yaşam hakkı tanınmamaktadır.

Suriye’nin “Beş Deniz Projesi” yüzünden ödediği bedeli bu başlık altındaki yazımızda anlatmıştık.     ‘YA BEN YA İHVAN’ Suriye trajedisi sadece bir rejimin ve otoritenin çöküşü değil, devlet fikrinin ve toplumsal sözleşmenin de kademeli olarak çöküşüydü.

Çöküşün ardından gelen şey, vadedilen özgürlük alanının doğuşu değil, devlet ve kurumları kavramından, en temel düzeyde, baskıcı bir otoriteye geçişti.

Çöken devlet otoritesi muhaliflerin tamamını, etnik köken, mezhep veya din ayrımı gözetmeksizin hedef alıyordu.

Tüm bileşenlerin katıldığı bir otoriteden, dar ideolojik-mezhepsel karaktere sahip, milis ağları, yağmacı rant ekonomisi ve toplumsal ayrışma politikaları izleyen fiili bir otoriteye bir dönüşüm oldu.

Çünkü Esad yönetimi “Üçüncü Alternatife” büyüme, güçlenme ve otoriteyi paylaşma hakkından mahrum bıraktı.

Toplumu “Ya Ben ya İhvan Hareketi” ikilemine mahkûm etti.

Şimdi de Batı medyası ve Suriye’de emrivaki otoriteyi destekleyen medya, Suriye’deki felaket niteliğindeki başarısızlığı haklı çıkarmak için sürekli olarak Esad’ı kullanıyor.

Suriyeliler Esad anlatısına hapsolmuş durumda.

Bu seçim geçmişten ibret almak veya ders çıkarmak için değil, yeni gerçekliği kabullenmek ve kapsamlı bir ulusal seçenek üzerinde düşünmelerini engellemek için yapılıyor.

Öncelikle, “Esad” anlatısının periyodik olarak geri dönüşü, yalnızca tarihsel bir gönderme olmaktan ziyade, Suriye kolektif bilincinde korkuyu yönetmek ve yeniden üretmek için kullanılan “psiko-politik” bir mekanizma olarak anlaşılmalı.

BİR KORKU İMGESİ OLARAK ESAD Davranışsal psikolojide Esad’ın adı, imgeleri ve sembolleri anında bir panik duygusuyla ilişkilendirilir ve bu korku daha sonra yaygınlaşarak devlet, güvenlik ve istikrar hakkındaki her tartışmayı etkiler.

Burada korku sadece üretilmekle kalmaz, aynı zamanda politik olarak da istismar edilir.

Eski bir korku sahnesi her hatırlatıldığında, izleyici herhangi bir alternatifi “ehveni şer yani daha az kötü olanı” olarak kabul eder, geçici bir rahatlama duygusuyla psikolojik olarak ödüllendirilir.

Esad’ın düşüşünü kutlayan ve ardından hayal kırıklığı yaratan gerçekle karşılaşan Suriyeliler, iç gerilimlerini hafifletmek için psikolojik olarak geçmişin şeytanlaştırılmasına başvurur.

Mevcut durum ne kadar zor olursa olsun, geçmiş “en kötü” olarak kalır.

Buradaki en önemli çıkarım, “Esad” imgesinin yalnızca ahlaki bir hafıza görevi görmediği, aynı zamanda korku yaratmak, siyasi davranışları yönlendirmek, geçmişteki terör faaliyetlerini, talanlarını haklı çıkarmak için bir araç olarak da işlev görür.

Bu bakış açısıyla, suçlama oyunu bireylerle sınırlı kalmayıp devletlere ve siyasi gruplara da uzanır.

Uluslararası güçler, yıkıcı yaptırımlar, ambargolar, ablukalar, casusluk faaliyetleri, toplumsal dokunun parçalanması, aşırılıkçı grupların desteklenmesi ve Suriye devlet kurumlarının tasfiye edilmesinde etkin olan medya propagandası gibi konularda sorumluluk almak yerine, tüm hatalarını yalnızca Esad’ın üzerine yıkar ve böylece kolektif benliklerini ahlaki olarak aklamaya çalışır.

Önceki rejimin düşüşünden sonra bile, yeni otoritenin “hayali bir düşmanı” yaratması gerekir.

Günümüzde “kolektif hafıza mühendisliği” olarak adlandırılan şey, devletin, medyanın, eğitimin, sanatın ve kamusal sembollerin sadece tarihi aktarmakla kalmayıp, aynı zamanda onu yeniden düzenleyip, seçip çerçeveleyerek, siyasi meşruiyete hizmet eden unsurları öne çıkarıp, onu tehdit eden unsurları ise marjinalleştirmesi anlamına gelir.

SÜNNİ ÇOĞUNLUĞU HEDEF ALMA Suriye örneğinde bu durum, devletin baskıcı yapısını gizlerken “istikrar” söylemine seçici bir şekilde odaklanılmasında ve devlet şiddetini tarihsel bir zorunluluk haline getirip mağdurları resmi anlatı içinde sessiz kenarlara iten anlatıların üretilmesinde açıkça görülmektedir.

Böylece hafıza, adaletin bir kaydı olmaktan çıkıp siyasi bir kontrol aracı haline dönüşmektedir. “Sessiz kal yoksa Esad gelir!” anlatısının kullanılması, öncelikle Sünni çoğunluğu hedef alan bir yıldırma ve seferberlik aracı olarak siyasi-psikolojik bir işlev görmektedir.

Sözde “azınlık yönetimine” dönüş korkusunu aşılamayı amaçlayan bir seferberlik söylemine hizmet etmektedir.

Bu Suriye tarihinin bilimsel bir açıklaması değil, Müslüman Kardeşler anlatısının, rejimle mücadelesini yalnızca bir iktidar mücadelesi olarak çerçeveleyerek kitlesini harekete geçirmek için ürettiği bir propaganda kurgusudur.

Bu durum mezhepsel bir kimlik çatışmasına yol açmıştır.

Zira Esad iktidarı siyasi veya yapısal anlamda bir “azınlık yönetimi” değil, birçok muhalif grubu siyasi katılımdan dışlayan merkeziyetçi bir “otoriter” sistemdi.

Bununla birlikte, otoriterliği belirli bir mezhepsel kimliğe indirgemek sürekli bir korku ortamı yaratmak ve bu sayede her türlü siyasi alternatife hayat hakkı tanımamak, temsil ettiklerini iddia ettikleri Sünni çoğunluğun desteğini almak esas amaç olur.

Kıssadan hisse, Esad’ın devrilmesi, seçilmemiş, temsil yeteneği olmayan ve kapsayıcı olmayan, dışlayıcı bir dini söyleme dayanan ve baskı mantığını farklı bir kılıkta yeniden üreten fiili bir otoritenin doğuşu için bir “ahlaki gerekçe” olarak kullanılmıştır.

ÇOKULUSLU SÖMÜRGECİLİK Mevcut rejim eski otoriter sistem yerine, yurt dışından yönetilen milis-ideolojik bir yönetimin kontrolünde çokuluslu sömürgeciliğe geçişi temsil etmektedir.

Yeni otorite mevcut gerçekliğin devamını haklı çıkarmak için Esad’ı veya “yeni iç düşmanları” ahlaki günah keçisi olarak göstermeye geri dönüyor.

Bu, üçüncü bir alternatifi düşünmeyi engelleme tekniği ve taktiğidir.

Buna mukabil yeni rejimde işler çığırından çıktıkça azımsanmayacak sayıda Suriyeliler “geçmişe nostaljik” özenti duymaya başlar.

Esad’ın yaptıklarının farkında olmalarına rağmen, geçmişin bugüne kıyasla daha az kaotik veya daha az acı dolu olduğu bir döneme özlem duyabilir.

Bu düşünce tarzı da sağlıklı ve ileriye dönük alternatif üretemeyenlerin sığındıkları limandır.

Sonuç olarak, Suriye deneyimi bir devleti yıkmanın onu kurmaktan çok daha kolay olduğunu ortaya koymuştur.

Ve bu yaşananlar Suriye’ye özgü bir vaziyet ve keyfiyet değildir.

İlgili Sitenin Haberleri