Haber Detayı
Nobel'in gerçek yüzü... Trump - Machado tiyatrosunun tarihsel arka planı
Barış adına verilen Nobel, çoğu zaman barış getirmedi; aksine kaosların önünü açtı. Ödül, bir onurdan ziyade, Batı merkezli meşruiyet mühürü olarak işledi.
Fransız filozof Jean Paul Sartre, 1964 yılında Nobel Edebiyat ödülünü reddetti: Hiçbir Batı merkezli kurumsal onay mekanizmasının parçası olmak istemediğini açıkça belirten Sartre’a göre Nobel, ‘egemen düzenin vitrini’, ödül ise bu vitrinin bir aracıydı.Bu nedenle Sartre’ın reddi, Nobel Barış Ödülü’nün ‘ahlaki üstünlük dağıtma’ işlevine yönelmiş ilk açık itirazlardan biri olarak kabul edilir.Nobel Barış Ödülü, özellikle Soğuk Savaş yıllarından beri yalnızca ‘barış’ kavramıyla ilgili bir ödül olmadı.
Daha çok, Batı merkezli dünyanın kimin meşru, kimin gayrimeşru olduğuna karar verdiği bir ahlaki mühür işlevi gördü: Ödül alan kimi isimler, büyük kaosların mimarına dönüştü.1983’te bu çizgi belirginleşti: Ödül Polonya’daki Dayanışma hareketinin lideri Lech Walesa’ya gitti.Ardından Walesa iktidara geldi, Polonya neoliberal dönüşümün en sert örneklerinden birini yaşadı.
Özelleştirmeler, işsizliğin artışı, sosyal devletin çözülmesi… İşçi hareketinden çıkan figür, işçi sınıfı aleyhine sonuçlar doğuran dönüşümün ismi oldu.KENDİ İDEALLERİNE EN UYGUN LİDERİ PARLATMA MEKANİZMASI1990’a gelindiğinde ödül Mihail Gorbaçov'un oldu.
Gorbaçov’un iktidara geldiğinde başlattığı reform süreci, Sovyet devletinin kurumsal reflekslerini zayıflattı.
Batı açısından bu, ‘barışçı bir liderlik’ olarak okundu.Komite, yine Batı’nın istediğini yapıyor, onlara göre ‘doğru Sovyet lideri’ ilan ediyordu.Soğuk Savaş sonrasında da tablo pek değişmedi.2009 yılında Nobel Barış Ödülü’nün Barack Obama’ya verilmesi, fiili barışla pek de ilgisi olmadığını gösteren bir başka dönüm noktasıydı.
Obama göreve geleli bir yıl bile olmamış, henüz somut bir barış politikası üretmemişti.
Ödül ‘Umut, niyet ve yeni dil’ gerekçeleriyle ambalajlandı.2 ay sonra, Obama, Afganistan’a 30 bin ek asker gönderme kararını açıkladı. 2011’de Libya’ya yönelik NATO müdahalesi geldi.
Obama yönetimi, Kaddafi rejimini hedef alan askeri operasyona öncülük etti.
Müdahale sonucunda Libya devleti fiilen çöktü.Komite, ne yapıp edip görmek istediği siyasi figürleri ödüllendirdiğini açıkça ortaya koyuyordu.
Ancak her hamlede dünya başka bir kaosa sürükleniyordu.ÇİN, SİSTEME KARŞI DURDU2010’a gelindiğinde hedef tahtasına oturtulan Çin oldu.
Muhalif aktivist Liu Xiaobo’nun Barış Ödülü’ne layık görülmesi üzerine Çin, açık bir siyasi müdahale aparatı olarak gördüğü ödülün kabul edilmesini engelledi.Tarihte bu stratejiyi görüp ödülü reddeden örnekler de var: 1967 ylında Vietnam lideri Ho Chi Minh, anti-emperyalist bağımsızlık mücadelesini çarpıtacağını düşündüğü için adaylığı reddetti.
Mahatma Gandhi defalarca aday gösterilmesine rağmen ‘sömürgeci düzen sürerken verilecek bir ‘barış’ ödülünün samimiyetine’ inanmadığını söyledi.BAĞLAMDAN İYİCE KOPUYOR2012’de Nobel Barış Ödülü Avrupa Birliği’ne gitti...
Tam da o Avrupa’da kemer sıkma politikaları, sosyal çözülmeler ve kitlesel protestolar manşetlerdeydi.
Hepsi görmezden gelindi, Avrupa Birliği’nin barış projesi argümanına alkış tutuldu.Kısa süre sonra Avrupa Birliği Ukrayna konusunda açık biçimde taraf oldu, NATO genişlemesiyle eşgüdümlü hareket etti.Bu tarihsel çizgi, Trump–Machado ekseninde yeniden karşımıza çıkıyor.
Venezuela’da Nicolás Maduro gibi ABD hegemonyasına direnen bir iktidar gayrimeşru ilan edilirken, María Corina Machado gibi Batı uyumlu muhalefet figürleri ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ yaftalarıyla parlatılıyor.Nobel Barış Ödülü’nün Machado’ya verilmesi, bu açıdan bakıldığında Venezuela halkının siyasal tercihlerini hedef alan bir meşruiyet operasyonu anlamına geliyor.Trump’ın Machado hakkında “Ödülü reddetseydi, Venezuela’nın başkanıydı” söylemi, Machado’nun aldığı ödülü Trump’a ithaf edip paylaşmak istemesi gibi örneklerin neresinden tutarsak tutalım aynı yere varıyor…Mesele yine barış değil, meşruiyetin kim tarafından kime dağıtılacağı meselesi…Gözde SulaOdatv.com