Haber Detayı

Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
01/01/2026 09:08 (1 saat önce)

Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi

Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi

İnsanlık, yüzyıllardır aynı derste takılı kaldı: Güç ile adaletin, korku ile özgürlüğün, hırs ile vicdanın sınavı.

Takvim yeni bir sayfaya dönüyor, bizse aynı imtihanın şıkları arasında… Yeni yıl, aslında kendimize tuttuğumuz aynanın adı.

Bu yıl bizi kim yönetti?

Korkularımız mı, hayallerimiz mi?

Hangi adım bize aitti, hangisi dayatılmıştı?

Kendi küçük hayatlarımızın sevincini ararken, dünyanın büyük gürültüsü kapımızın eşiğine kadar geldi.

Artık hiçbir kader sadece bize ait değildi. *** Son yıllarda dünya, belirsizlikle daha fazla yoğruluyor.

Devletler yeni müttefikler, sermaye yeni sınırlar, teknoloji yeni yasalar buluyor.

İnsan ise tüm bu değişimin ortasında, çoğu zaman sadece seyirci konumunda sıkışıp kalıyor.

Güç dengeleri yeniden çizilirken, uzun süre “güvenli dünya” diye pazarlanan hikâye gürültüyle çatlıyor.

Batı’nın, bir zamanlar örnek gösterilen “refah ve birlik” masalı, artık ancak eski fotoğraflarda yaşayan bir hatıra gibi.

Washington ile Avrupa arasında güvenlik anlayışı farklı yönlere savrulurken; ABD artık Avrupa’yı yalnızca güvenlik açısından desteklenmesi gereken stratejik bir müttefik olarak değil; kendi omzuna binen bir yük, bir maliyet unsuru olarak görme eğiliminde.

Bu yeni bakış, Atlantik ittifakının omurgasını sarsıyor; çünkü ABD’nin kendi stratejik öncelikleriyle Avrupa’nın güvenlik algısı birbiriyle örtüşmüyor artık.

Bu ayrışma, yalnızca ittifakların yeniden değerlendirilmesine yol açmıyor; küresel aktörlerin rol ve ilişkilerini de yeniden tanımlıyor.

Paris’ten Berlin’e, savunma bütçeleri üzerine yeni tartışmalar yükseliyor.

Avrupa artık kendi güvenliğini satın almak için daha fazla harcama yapmak, savunma kapasitesini artırmak ve yeni askeri yatırımlar planlamak zorunda kalıyor.

Mesele sadece güvenlik de değil.

Avrupa’nın refahı da sarsılıyor.

Sosyal devlet modellerinin mali yükünü yaşlanan nüfus tek başına taşıyamıyor; kamu maliyesi baskı altında, büyüme ivmesi zayıf, işgücü dinamikleri kırılgan.

Çin’in ekonomik ve teknolojik ağırlığı, Hindistan’ın bölgesel yükselişi ve Rusya’nın stratejik hamleleri, artık yalnızca yerel çatışmaların değil, büyük güçler arasındaki denge arayışlarının da merkezine oturuyor.

Bu yeni tabloda Avrupa, artık eskisi kadar sağlam bir jeopolitik omurgaya sahip değil; dengeler birden fazla eksene açılıyor.

Avrupa’nın içinde daha sessiz ama daha tehlikeli bir hareket büyüyor: Aşırı sağ yalnız oyunu değil, cesaretini ve siyasal alanı belirleme iddiasını da artırıyor.

Göçmen karşıtlığının, iklim krizinin ve ekonomik eşitsizliğin üzerine öfke de binince; İtalya, Macaristan, Almanya, Fransa, Avusturya, Finlandiya, İsveç gibi çok sayıda ülkede sağ dalga siyasetin yönünü sertçe değiştiriyor.

Avrupa’nın geleceği korkunun sınırları içinde yeniden çizilmeye hazırlanıyor.

Eski Avrupa rüyasının yerini sert, içe kapanık, korku odaklı bir siyaset alıyor.

Avrupa’da içine kapanma refleksi çalışıyorken, dünyanın farklı cephelerinde ateşler yükseliyor.

Çatışmalar, insanlığın artık güvenliği değil; temel varlığını korumayı öncelediği bir döneme sürüklendiğini gösteriyor.

Suriye’nin topraklarında süren dönüşüm süreci, sadece bir ülkenin rejim hikâyesi değil; bölgesel dengelerin yeniden yazıldığı bir laboratuvar gibi örneğin.

Savaşın ardından ülkenin merkezi otoritesi zayıflarken, farklı güç merkezleri etnik, mezhepsel ve siyasi ayrışmalarla birlikte yeni kırılma noktaları yarattı.

Bu coğrafya, dış müdahalelerin, darbe döngülerinin ve parçalanmış toplumsal yapıların gölgesinde, kalıcı istikrarı ararken bile yeni çatlaklar üretiyor.

Bizi, egemenlik, aidiyet ve güvenlik üzerine tekrar tekrar düşünmeye zorluyor.

Özellikle Lazkiye, Tartus ve Humus gibi bölgelerde, rejimin destekçisi güçler tarafından Aleviler, Nusayriler (hatta Hristiyanlar) gibi mezhepsel azınlıkların hedef alındığı saldırılar ve kitlesel kayıplar yaşandığına dair çok sayıda rapor mevcut.

Binlerce sivilin yaşamını yitirdiği bir şiddet dalgası… Böyle bir dönemde Suriye’nin birliğini ve istikrarını koruyacak etkili bir merkezi otoritenin varlığı hâlen tartışmalı; farklı bölgesel ve uluslararası aktörlerin müdahaleleri, ülkenin yeniden yapılandırma sürecini karmaşıklaştırıyor.

Suriye’de merkezi otoritenin zayıflığı, farklı azınlık ve toplulukları güvenlik arayışında büyük güçlerin nüfuz alanlarına doğru itiyor; kuzeyde ABD destekli yapılar kendi otoritesini kurarken, güneyde İsrail güvenlik kaygılarını ileri taşıyan hamlelerle sahaya daha fazla müdahil oluyor.

Bu tablo, Suriye’nin geleceğinin yalnızca Şam’da değil, bölgesel güç merkezlerinin hesaplarında belirlendiğini gösteren en çarpıcı işaret.

İran ile İsrail arasında yine bu yıl yaşanan çatışmalar (12 Gün Savaşı), bölgenin her an yeni bir kırılma üretebileceğini tekrar tekrar hatırlattı.

İran’ın nükleer programına yönelik saldırılar, Tahran’ın yalnızca askeri değil, siyasal dayanıklılığını da sınadı.

Bu gerilim, haritaların masa başında değil; füze izlerinin gölgesinde yeniden çizildiğini gösteriyor.

Suriye’de zayıflayan merkezi otorite nasıl yeni nüfuz alanları doğuruyorsa, İran’ın da bölgedeki ağırlığı artık daha fazla sorgulanan, daha kırılgan bir zeminde duruyor.

Bir dönemin kesinmiş gibi görünen güç dengeleri, şimdi bir elin tersiyle silinebilecek kadar kaygan görünüyor.

Filistin meselesi, insanlığın tam gözünün önünde bir asırdır açık bırakılmış bir yara… Kanıyor, kabuk bağlatılmıyor, kanadıkça susuluyor.

Uluslararası hukuk, insan hakları, vicdan dediğimiz o ortak pusula bu topraklarda bir bir devreden çıkarıldı.

Bir halk; evinden, yurdundan, kimliğinden değil sadece, sahip olabileceği gelecek ihtimalinden bile sistematik şekilde mahrum bırakıldı.

Hangi ateşkes çağrısının yeni bir saldırının işareti olmayacağı garanti edilebilir bu saatten sonra?

Ya da hangi diplomatik söylemin, gerçeğin üzerini örten bir duman perdesine dönüşmeyeceği?

Filistin’de her gün çocuklar uykusunda bile savaşa, yokluğa, çaresizliğe tanık oluyor, çığlıkları arşa yükseliyor, dünya olan bitene alışarak küçülüyor.

Her saniye bir hayat daha “ normalleştirilen ” şiddetin istatistiğine ekleniyor.

Diğer yanda, Akdeniz ve Karadeniz sularında yükselen jeopolitik tansiyon.

Enerji koridorlarının yanı sıra deniz yetki alanlarıyla ilgili tartışmalar… Karadeniz’de ticaret yolları üzerindeki saldırılar ve deniz güvenliği riskleri, bu havzanın sadece bir savaş sahası değil, ekonomik ve ticari koridor olarak da ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

Büyük devletlerin ve bölgesel aktörlerin burada kurduğu ittifaklar, yeni güvenlik projeleri ve ortak tatbikatlar, bu sularda güvenlik telâşını eskisinden daha fazla besliyor.

Nihayetinde karşımızda şu felsefi paradoks duruyor: 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, insan uygarlığı yüksek teknolojiyle donanmışken, yapay zekâdan uzay çalışmalarına kadar insanlık büyük ilerlemeler kaydetmişken, gündemin baş köşesinde hâlâ savaş, yoksulluk ve güvensizlik var.

Teknoloji büyüyor, fakat insanın insanla kurduğu güven daralıyor.

Bizi geleceğe taşıması gereken değerler; özgürlük, adalet, eşitlik, hukukun üstünlüğü, insan onuru, tam da bugünlerde test ediliyor.

Görüyoruz ki; insanlık teknolojiyle büyürken, değerleriyle küçülebiliyor.

BİRAZ DA EVDEKİ GERÇEKLER 2025 ülkemiz için de sıradan güçlüklerin ötesinde, bireyin iradesini sınayan, toplumun umut merdivenini sallayan sarsıcı bir yıl oldu.

Yılın kapanışında, son pazartesi yaşanan üzücü terör olayı, Yalova’da planlı bir operasyon sırasında çıkan ve 8 saat süren çatışma, üç güvenlik görevlimizin şehit düşmesiyle sonuçlandı.

Her şehit, sadece bir devlet görevlisi değil; ardında kalanların, ailelerin, arkadaşların ve bu ülkenin ortak tarihinin bir parçası olarak bütün bir toplumun acısına karşılık veren bir yankı.

Saldırı bize neyi gösterdi?

Karanlık fikirler hiçbir yere gitmedi, orada duruyor; kıvılcım bekleyen bir gölge gibi.

Epeyce zamandır, İstanbul’a yakın hatlarda, yoğun yerleşimlere ve kritik ulaşım koridorlarına sızdığı konuşulan hücrelerin varlığı, artık soyut bir ihtimal değil, tartıştığımız bir gerçeklik.

Sınırlarımızın içinde saklanan yapılanmalar, eğitim faaliyetleri yürüttükleri bilinen hücreler… Bu barbar hücreler sadece saldırı planlamakla kalmıyor; bazen içimizdeki aidiyet duygusunu, bazen ortak tarih bilincimizi hedef alıyor; Atatürk’ün mirasına açıkça karşı çıkışlarla nefret söylemleri üretiyorlar.

Bu hücreler, uygun anı bekleyen birer “uyuyan karanlık”.

Bir pazar kalabalığına, herhangi bir mahalle çay ocağına karışmış hâlde, “bizden biri” görünümünde sıradan hayatlarını sürdürürken; zamanı geldiğinde sessizliklerini bozan o karanlık hamleyle, bizi bir anda gerçeğin en sert yüzüne çarpıyorlar.

Türkiye, yarım asırlık bir defter olan PKK ile hesaplaşmayı tamamlamaya çalışırken, şiddetin boşalan sahnesine talip yeni yapılar pusuda bekliyor.

Terör sadece silah sesinde değil, biz güvenliği kazandık zannederken sessizce yer değiştirmesinde saklı.

O nedenle acımızı yaşarken, aynı zamanda gerçeği de görmeliyiz: Bu coğrafyada terör, bitti denildiği anda yeniden başlama kapasitesine sahip bir karanlıktır.

Terörün bayrağı olmaz.

Acı, her seferinde aynı rengin en koyusudur. *** 2025’in siyasal kırılma anlarından biri, Mart ayında başlayan, başta İBB olmak üzere muhalefet belediyeleri ve yöneticilerine yönelik yargısal süreçler oldu.

Bu gelişmeleri farklı kesimler farklı okudu: Kimi bunları hukukun “doğal” işleyişi olarak gördü, kimi ise siyasi rekabetin sertleşmesinin ve iktidarın rakiplerini etkisizleştirme çabasının yeni bir evresi olarak yorumladı.

Bu fark, yalnızca bir siyasi görüş ayrılığı değil; siyaset ile yargı arasındaki ilişkiye dair toplumsal algının ne kadar kırılgan olduğunu gösteren bir tabloydu.

Türkiye, kendi kendine şu soruyu sormak zorunda kaldı: Hangi karar, adaletin sesi; hangisi siyasetin gölgesi?

Bu sorgulamanın gölgesinde, sadece bir siyasi aktörün durumu değil; çoğulcu siyasetin, yerel iradenin ve yurttaşın devletle kurduğu ilişkinin temelleri tartışmaya açıldı.

Bu yaşananlar bize şunu gösterdi: 2025’te Türkiye’de siyaset, artık sadece bir fikir mücadelesi değil; varoluşun kendisini yeniden tarif eden bir güç alanına dönüşmüştü. *** 2025’te Türkiye’de hayat sadece zorlaşmadı; kelimenin gerçek anlamıyla omuzlara çöktü.

Ekonomi konuşulurken rakamlar yarıştı, grafikler çizildi, ancak en keskin gerçeği rakamlar değil; market poşetleri, kira kontratları ve faturalar anlattı.

Gelir dağılımındaki uçurum büyüdükçe, toplumun önemli bir bölümü için yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki mesafe kısaldı.

Emekçiler, emekliler ve dar gelirli milyonlar ay sonunu getirmek için değil, ay ortasına tutunmak için mücadele verdi.

Barınma en temel ihtiyaç olmaktan çıkıp, lüks kategorisine yaklaştı. 20-30 bin liranın altında insanca yaşanacak bir konut bulmak imkânsızlaşırken; doğalgaz, elektrik, akaryakıt zamları maaştan önce cebe girdi.

Kirayı karşılayamadığı için ucuz otel odalarına sığınan emeklilerin hali, bir ömür çalışmanın karşılığının artık sadece dört duvarlık bir güvenden bile mahrum bırakılmak olduğunu yüzümüze çarptı. 2026 için açıklanan asgari ücret ise emeğin değeriyle yaşamın gereksinimleri arasında açılmış derin bir uçurumun itirafı gibi durdu.

Tüm bunların üstüne, gündem sanki hızlandırılmış bir film şeridi gibi aktı: Bir gün, paranın nereden geldiği meçhul zenginliklerle göz kamaştırmaya çalışanlar, bir gün sonra karanlık bağlantılarıyla yargının karşısındaydı.

Bir çocuğun adının “Narin” gibi masum bir kelimeden trajediye dönüşmesi, yalnızca bireysel bir suçun değil; bir köyün, bir geleneğin, bir sessizliğin vicdanımıza vurduğu ağır bir mühür oldu.

Kadın cinayetleri, her biri bir isim, bir hayat, bir hikâye olan kayıpları istatistik satırlarına hapsetti. “Şike” denen o soğuk kelime, milyonların tutkusu olan sporun güvenini bir kez daha içten içe aşındırdı.

Uyuşturucu ağları mafya dizilerinden doğru değil, gerçek mahallelerde, okul önlerinde, kamera arkalarında konuşulur oldu.

Son operasyonlar ise kamuoyunda şu soruyu büyüttü “Uyuşturucuyla mı mücadele ediyoruz, yoksa toplumun gözü başka yerlere çevrilirken siyasal alan mı yeniden dizayn ediliyor?” Bir gün kirli servetlerin çöküşünü izledik, ertesi gün yolsuzluğun en doğal hâli gibi sunulmasına tanıklık ettik.

Kimi bunları “temizlik” sanarak alkışladı; kimiyse siyasi mühendisliğin yeni bir versiyonu olarak gördü.

Havada asılı kalan soru belliydi: Toplumun rotasını kim belirliyor?

Gerçekler mi, gündeme sürülen başlıklar mı?

Kanallara kayyum atanması, medya kuruluşlarının yayın hayatını sonlandırma kararları, ifade ve haber alma özgürlüğünün ne kadar kırılgan olduğunu bize bir kez daha hatırlattı.

İfade ve haber alma özgürlüğünün sokak aralarına gömüldüğünü, sesi kısılmış bir kamuoyunun artık yalnızca “ne izletildiğini” değil, neyi hiç duyamadığını düşünmek zorunda olduğunu açıkça gösterdi.

Öğrenciler, gazeteciler, siyasetçiler, bürokratlar, sıradan insanlar birer birer özgürlük ile suç arasına sıkıştılar.

Hepsi, kelimelerin ve fikirlerin bile artık izinle nefes alabildiği bir iklimin göstergesi oldu.

Toplumun geniş bir kesimi, sanki varoluşunun sınırlarını yeniden çizmek zorunda bırakıldı: Ne söyleyebilirim?

Nerede durabilirim?

Kime güvenebilirim?

Ülke, bir yandan özgürlükten söz edip diğer yandan korkuyla nefes alan; umutla ayağa kalkmaya çalışırken belirsizlik içinde sendeleyen, çelişkilerin birbirine dolandığı bir ruh hâline büründü.

Türkiye’nin siyasetinde giderek sertleşen yönetim tarzının nerede duracağı ve bu eğilimin toplumsal dengeleri nasıl etkileyeceği en büyük bilinmezlerden biri olarak karşımızda.

İktidar içindeki güç mücadelelerinden doğan sessiz gerilimlerinin, ülkenin siyasi yapısında nasıl bir yarılmaya yol açabileceği ise belirsizliğini koruyor. “Erdoğan sonrası” döneme dair kurulan her denklem, kimin ve neyin önümüzdeki yılların yeni yüzü olacağına dair karmaşık ve çok katmanlı soruları beraberinde getiriyor.

Tüm bunların arasında, “Terörsüz Türkiye” iddiasının nasıl bir yönetim anlayışıyla destekleneceği; yeni bir rejim vizyonu mu, ya da sadece eski korkuların yeni yöntemlerle yeniden dolaşıma sokulmasından mı ibaret kalacağı belirsiz. *** Bir zamanlar dünyayı ileriye taşıyan büyük anlatılar vardı: Aydınlanma, demokrasi, ortak akıl, ortak iyi… Bugün tüm bunların kolonları sarsılmış durumda.

Teknoloji iletişimi değil, güveni dönüştürüyor.

Güç, halktan uzaklaştıkça halk da kendi geleceğinden uzaklaşıyor.

Siyaset sadece parlamento duvarları arasında değil, ekranlarda, algoritmalarda, veri akışlarında kuruluyor; yurttaş ise bu yeni sahnede oyuncu değil, izleyici koltuğuna mahkûm edilmiş bir figür gibi.

Hakikat ile manipülasyon arasındaki sınır inceldikçe, toplumlar korkularına daha sık sarılıyor; yönetenler de tam orada, o korkunun en karanlık köşelerinde meşruiyet buluyor.

Bugün insanlık; güvenlik kaygısının özgürlüğün önüne geçtiği, belirsizliğin bireysel hayattan uluslararası ilişkilere kadar her şeyi belirlediği bir dönemin içinden geçiyor.

Hem düzeni üretenler hem de o düzenin altında ezilenler, aynı kaygının farklı yüzleri hâline gelmiş durumda. *** Bunca ağırlığın, bunca belirsizliğin ortasında umudu dile getirmek çocukça bir iyimserlik değil; insanın kendine olan borcudur.

Çünkü bu coğrafyanın hafızası bilir ki; en soğuk gecelerde bile bir soba tütmüştür, en karanlık anlarda bile bir kapı aralanmıştır.

Biz, umudu bir “oyalanma” değil; bir direnme biçimi olarak biliriz.

Sahici umut, gerçekliğin içinden doğar, kaçıştan değil.

Bugün hâlâ geçim derdi, güven duygusu, adalet arayışı üzerimizde ağır bir yük.

Belki yeni yıl, yeni sorunlar da getirecek.

Ama mesele sorunsuz bir yıl değil; sorunlarla birlikte doğrulabilen bir toplum olabilmek.

Bizi ayakta tutan nedir?

Defalarca kanıtladığımız o şey: Dayanışma, akıl ve adalet… Cumhuriyet’in eşitlik hayali…“Bütün iyi kitapların sonunda, bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda, meltemi senden esen, soluğu sende olan yeni bir başlangıç vardır.” 2026’yı bu sözlerle karşılayalım.

Bizi umutsuzluğa sürüklemeye çalışanlara inat, birbirimizi bırakmayalım.

Umuda tutunan, adaleti savunan, emeğe değer veren, insanı merkeze alan güzel günlere doğru… Hepimize, başka bir geleceğin mümkün olduğuna inandığımız bir yıl diliyorum.

Unutmayalım; eğer karanlık büyüyorsa, içimizdeki ışığı büyütmek zorundayız.

Birlikte.

Hoş geldin 2026, umutla kal.

İlgili Sitenin Haberleri