Haber Detayı

Hilalin müjdesi, çocukluğun şekeri ve ebedi bayramlar I A. Çağrı Başkurt yazdı
Gastroda odatv.com
22/03/2026 10:25 (3 saat önce)

Hilalin müjdesi, çocukluğun şekeri ve ebedi bayramlar I A. Çağrı Başkurt yazdı

Bir zamanlar bayram, sabrın ödülü, çocukluğun en saf sevinci ve toplumun kalbini birleştiren görünmez bir bağı idi. Bugünse geriye, akide şekerinin damağımızda bıraktığı o silinmez hatıra kaldı.

Pek aziz okurlar,Bir zaman vardı ki Ramazan ayının o gölgeli, ağırbaşlı ve uhrevi sükûneti, yerini yavaş yavaş arife gününün o tatlı, telaşlı ve pür-neşe uğultusuna bırakırken, payitahtın sokaklarında tarifsiz bir uyanış başlardı.

Günlerce süren o derin nefis terbiyesinin, iftar sofralarında edilen huşu dolu duaların ardından, minarelerin arasından süzülecek incecik bir Şevval hilali, bütün bir şehrin kalbine aynı anda atılan umut dolu bir düğüm gibiydi.

Ahşap konakların mutfaklarından yükselen kavrulmuş badem, kaynayan şerbet ve buhur kokuları, sokağın o serin esintisine karışır,  orucun o sessiz yorgunluğu, yerini yarın sabah doğacak olan bayram güneşinin o altın sarısı, cıvıl cıvıl beklentisine terk ederdi.

Beklenen sadece yeni bir gün değil, kalpleri kederden arındıracak ilahi bir tebessümdü.Dini bir vecibenin şefkatli bir mükâfata dönüştüğü bu müstesna zaman dilimi, en çok da çocukların o lekesiz, o hayalperest dünyasında yankı bulurdu.

O devirlerde şekerin bir lüks, nadide bir mücevher gibi ulaşılmaz olduğu düşünüldüğünde; İyd-i Fıtır’ın halkın ve sarayın dilinde ve hafızasında nasıl yavaş yavaş “Şeker Bayramı”na dönüştüğünü anlamak hiç de güç değildi.

Çocuklar için bayram demek; sabrın, saygının ve büyüklere edilen o hürmetkâr nidaların karşılığında avuçlara bırakılan o renkli, o billur şekerlemeler demekti.

Şekerci dükkânlarının camekânlarında parıldayan akideler, gül rayihalı lokumlar ve ezmeler, sadece damakları tatlandıran birer nimet değil, aynı zamanda çocukluğun o saf ve hesapsız mutluluğunu inşa eden sihirli birer tuğlaydı.İşte elinizdeki bu satırları, zamanın o acımasız çarkları arasında eriyip gitmiş olan eski bayramlara, çocukluğun o şekere bulanmış masumiyetine ve şairlerin mısralarında ölümsüzleşen o zarif sevince yazılmış bir hasret mektubu kabul ediniz.

Ediniz de böylece peşrevimizi yine tamam edip, gökyüzünde beliren o taze hilalin peşine düşelim.

Divan Edebiyatı’nın o coşkun beyitleri eşliğinde, macuncuların, horoz şekerlerinin ve cihanı şad eden o ebedi bayram sabahlarının kaybolmuş rüyasına doğru yavaşça ancak beraberce süzülelim.

HİLALİN MÜJDESİ VE HIZIR GİBİ YETİŞEN BAYRAMRamazan ayının o manevi, kendi içine dönük ve sabırla örülmüş uzun günleri nihayete ermeye yüz tuttuğunda, payitahtın semalarında adeta elle tutulur, gözle görülür bir beklenti dalgalanmaya başlardı.

Çocukların o bitmek bilmeyen “Bayram ne zaman gelecek?” soruları, büyüklerin de kalbinde gizli bir heyecanla yankılanır; gözler, iftar vakitlerinde ufkun o kızıla çalan morluğunda incecik, gümüş bir yay gibi belirecek olan Şevval hilalini aramaya koyulurdu.

Divan şairlerinin o eşsiz hayal dünyasında, hilalin bu bekleyişi basit bir zaman tespiti değil, adeta kozmik bir kavuşmanın, bir yıllık uzun ve yorucu bir yoldan dönen sevgiliyi karşılama merasiminin ta kendisiydi.

Nitekim Şair Sâbit, bu benzersiz kavuşma anını o zarif kalemiyle şöyle resmetmişti: “Çıkmış kenâr-ı şehr-i temâşâya mâh-ı nev / Yek-sâle râhdan geliyor dil-rübâ-yı ‘ıyd”.

Yani, o yeni ay (hilal), bir yıllık uzun bir yoldan süzülerek gelen o gönül alıcı güzeli, o sevgili bayramı seyretmek için şehrin ta kenarına, yüksek tepelere çıkmıştı.

Gökyüzündeki hilal bile bayramın gelişini bir çocuk gibi heyecanla, parmak uçlarına yükselerek izliyordu.İşte o incecik ay gökyüzünde göründüğü an, minarelerden yükselen salalar ve atılan iftar topları, sadece bir günün değil, bütün bir ayın yorgunluğunun, hasretinin ve susuzluğunun sona erdiğini müjdelerdi.

Bu müjde, yorulmuş bedenlere ve günlerce nefsiyle mücadele etmiş ruhlara adeta serin bir bahar rüzgarı gibi çarpardı.

Susuzluktan kurumuş dudaklar ve iftarı beklemekten yorgun düşmüş süzgün yüzler, bayramın o hayat veren coşkusuyla aniden canlanır, renklenirdi.

Lale Devri’nin o neşeli ve rindane şairi Nedîm, bayramın bu canlandırıcı, tazeleyici gücünü, insanı ölümden döndüren bir mucizeye benzeterek şu ölümsüz mısralarla dile getiriyordu: “Kıla erbâb-ı dili âb-ı hayâta sîr-âb / Erişüb Hızr gibi âh o mübârek bayram”.

Gönül sahiplerini ölümsüzlük suyuna (ab-ı hayat) doyurmak için, o mübarek bayram bir anda, adeta darda kalanların imdadına koşan Hızır gibi yetişivermişti.

Çocukların o şeker dolu mendillere koşması gibi, yetişkinlerin kalbi de bu Hızır nefesli bayramın merhametine koşuyordu.Bayramın o ilk sabahında uyanmak, kışın dondurucu soğuğundan çıkıp aniden çiçek açmış bir ilkbahar bahçesine gözlerini açmak gibiydi.

Orucun verdiği o ağırbaşlı sükûnet, yerini birbirine sarılan insanların, kapı kapı dolaşıp el öpen çocukların ve sokaklara taşan mis gibi gülsuyu kokularının oluşturduğu o tatlı telaşa bırakırdı.

Nedim’in dediği gibi, bayram gerçekten de Hızır gibi dokunduğu her yeri canlandırıyor, kuruyan damakları şerbetlerle, yorulan bedenleri işlemeli sedirlerdeki dinlenmelerle, mahzun kalpleri ise dostların ve komşuların güler yüzlü tebrikleriyle yeniden hayata döndürüyordu.

Gökyüzünde beklenen o ince hilal, yeryüzüne inmiş ve herkesin yüzünde koca bir tebessüme dönüşmüştü.YERYÜZÜNE SERİLEN ZİYAFET VE BAYRAMLIK ESVAPLARBayram günlerinin o en belirgin, en ihtişamlı görsel şöleni şüphesiz ki baştan başa donatılan sofralar ve özenle giyilen o rengarenk, yepyeni kıyafetlerdi.

Ramazan boyunca nefsini terbiye eden, yeme içmeden kesilen o büyük kalabalıklar, bayram sabahıyla birlikte adeta yeryüzüne serilmiş devasa ve tatlı bir ziyafetin haklı misafirleri olurlardı.

Gökyüzündeki o içi boş bir kaseyi andıran ince hilalin, yeryüzüne nasıl büyük bir bereket getirdiğini Şair Sâmi, o eşsiz edâsıyla “Âferin mâh-ı nev-i ‘ıyde tehî kâse iken / Ser te ser ‘âleme bast eyledi hân-ı elvân” diyerek, gelip vatan o vakti, “O bayramın yeni ayına, o incecik hilale aşk olsun.

Kendisi gökyüzünde içi boş, zavallı bir kase gibi dururken, yeryüzüne baştan başa, uçsuz bucaksız, rengarenk bir ziyafet sofrası serivermişti.” diye resmediyordu da o boş kâseden, yeryüzündeki çocukların avuçlarına akide şekerleri, billur kaselere badem ezmeleri, misafir odalarına gümüş tepsilerde lokumlar dökülür gibiydi.Bu büyük ziyafetin etrafında toplanan insanlar, sadece midelerini değil, gözlerini ve ruhlarını da bayramın o yenileyici renkleriyle doyururlardı.

Eski, yıpranmış kıyafetler sandıklara kaldırılır, aylar öncesinden sipariş edilmiş kumaşlar, dikilmiş cepkenler, sırmalı yelekler o sabah gün yüzüne çıkardı.

Fakat bayram, sadece varlıklı olanların, ipeklere bürünenlerin değil; merhametin, yardımlaşmanın ve yoksulu giydirmenin de bayramıydı.

Şair Sürûrî, bu toplumsal dayanışma ihtiyacını, kendi yoksulluğu üzerinden kinayeli bir dille yetkililere duyururken aslında bayramın o giydiren, kuşatan şefkatini talep ediyordu: “ ‘Iyd yaklaştı Sürûrî yine kaldı ‘üryân / Câme-pûş-ı kerem-i âsaf-ı mün’am olsun”.

Yani bayram yaklaşmıştı ama Sürûrî yine dımdızlak, kıyafetsiz kalmıştı; cömert devlet büyüklerinin lütfu gelsin de onu bir bayramlık elbiseyle örtsün, giydirsin istiyordu.

Bu beyit, bayram sabahları kimsesiz çocuklara, yetimlere usulca uzatılan o yeni ayakkabıların, o dikilmiş fistanların ardındaki derin merhametin şiire dökülmüş hâlinden başka bir şey değildi.O yepyeni elbiseler yani bayramlıklar giyildiğinde, sokaklar adeta yürüyen birer çiçek bahçesine, rüzgarda dalgalanan ipekten bir denize dönüşürdü.

Çocukların fırfırlı etekleri uçuşurken, beylerin yeni fesleri güneşte parlar, hanımların feraceleri sokak aralarından zarif gölgeler gibi süzülürdü.

Böylece gökyüzündeki o boş kase (hilal), gerçekten de Sâmi’nin dediği gibi vazifesini yapmış, yeryüzünü hem en tatlı nimetlerle donatılmış bir renkli sofra hâline getirmiş, hem de Sürûrî gibi yoksulların sırtına o yeni esvapları şefkatle giydirmişti.

Gözler bayrama, damaklar şekere, bedenler ise o taze kumaşların serinliğine doymuştu.

CİHANI ŞÂD EDEN MÜJDE VE EBEDÎ BAYRAMBayramın o eşsiz neşesi, sadece bireylerin, ailelerin yahut çocukların küçük dünyalarında kalmaz, adeta dalga dalga yayılarak bütün bir şehri, bütün bir imparatorluğu, hatta tüm evreni kuşatan kozmik bir sevince dönüşürdü.

Sokaklardaki dargınlıkların unutulması, komşuların birbirine tebessümle sarılması, o görünmez hüznün ve kederin şehrin üzerinden kara bir bulut gibi dağılıp gitmesi, şairlerin divanlarında en ulvi kelimelerle yankı buluyordu.

Şair Sâbit, bu tüm kâinata ait bu neşeyi ve ruhların hüzünden kurtuluşunu şu coşkulu mısralarla ilan ediyor, “ ‘Iyd geldi ‘âlem-ârâ kim cihânı şâd ider / Rûze-dârân-ı gamı endühden âzâd ider”, onu, “O, âlemi süsleyen, dünyayı güzelleştiren bayram gelmişti ve bütün cihanı mutlu ediyor, şenlendiriyordu.

Günlerce oruç tutanların, sıkıntı çekenlerin o kederini, o gamını söküp atıyor, onları hüzünden azat ediyordu.” diyerek karşılıyordu.

Öyle ya bayram, adeta bütün insanlığa yazılmış umumi bir af fermanı, keder zindanlarından toplu bir çıkış müjdesi yerindeydi.O bayram yerlerindeki dönme dolapların gıcırtısı, macuncunun o makamlı bağırışı, elinde horoz şekeriyle koşan çocuğun kahkahası, işte Sâbit’in bahsettiği bu “cihanı şad eden” müjdenin yeryüzündeki canlı notalarıydı.

Zamanın o acımasız akışı içinde her şeyin geçici olduğunu bilen o yorgun imparatorluk halki için, bayram günleri zamanın durduğu, dertlerin bir süreliğine rafa kaldırıldığı mucizevi aralıklardı.

Fakat insan kalbi, hele ki o tatlı rüyaya dalmış bir çocuğun yahut aşktan başı dönmüş bir şairin kalbi, bu kısacık üç günle yetinmek istemez.

O neşenin, o cihanı şad eden aydınlığın ebediyen sürmesini arzulardı.

Aşkın ve hüznün o büyük üstadı Şeyh Gâlib, ruhun bu ebedi coşku arayışını, kendi dîvâne gönlü üzerinden o meşhur, o dillere destan mısrasıyla özetliyordu, “Hâsılı Gâlib-i dîvâneye her gün bayram”.İşte bütün mesele o dîvâne kalbi, o saf ve beklentisiz çocuk ruhunu ömür boyu muhafaza edebilmekte gizliydi.

Şeker eriyip gitse, o yeni dikilmiş sırmalı mendiller eskiyip sararsa, o ahşap salıncaklar sökülüp bayram yerleri dağılsa bile; kalbini kederden azat etmeyi başaran, içinde sevginin ve merhametin o tatlı rayihasını taşıyan bir insan için zamanın hükmü kalmazdı.

Çocukluğun o büyülü günlerinde avuçlarımıza bırakılan o akide şekerleri, aslında dudaklarımıza sürülen minicik bir âb-ı hayattı.

O suyu içen ve o tadı ruhunda saklamayı bilen herkes için, mazi sadece özlenen bir hatıra değil, içlerinde ebedîyen taşıyacakları o hiç bitmeyen bayramın tâ kendisiydi.

Tıpkı Şeyh Gâlib’in o coşkun yüreği gibi, çocukluğunu kalbinde taşıyan o tatlı delilere, cihanın her günü şüphesiz ki bayramdı.MENDİL İÇİNDEKİ DEFİNE: EL ÖPME VE ÖDÜL ADABIİşte efendim, hal böyle iken sabahın henüz uykulu ışıkları, kafesli pencerelerden süzülüp ahşap odanın döşemesinde altın rengi haleler çizerken, çocukluğun o tertemiz ve hevesli ruhları çoktan uykunun ipek kollarından sıyrılmış olurdu.

Arife gecesinin o heyecanlı uykusuzluğu, yastık ucunda muntazaman katlanmış duran ve üzerlerinde adeta yepyeni kumaşların genzi hafifçe yakan taze kokusu tüten bayramlık kıyafetlerin cazibesiyle son bulurdu.

Bir an evvel giyinmek, o işlemeli cepkenlerin, kolalı yakaların veya fırfırlı eteklerin içinde birer küçük beyzade, birer ilkbahar perisi gibi salınmak arzusu, zihinleri hayallerin en tatlı ufuklarına sürüklerdi.

Evin o alışılmış sessizliği, küçük ayakların ahşap merdivenlerde bıraktığı telaşlı ve neşeli tıkırtılarla bozulur, bayram sabahının o coşkulu ve ferahlatıcı neşesi bütün konağa bir bahar güneşi gibi doğardı.Ebeveynlerin veya büyükanne ve büyükbabanın huzuruna çıkış, adeta önemli bir törenin o ağırbaşlı ve sakin havası içinde yapılırdı.

Geniş sofada, oymalı ceviz koltuklarına kurulmuş olan aile büyüklerinin yüzlerinde, yılların tecrübesiyle şekillenmiş bir tebessüm, derin çizgilerin arasında tatlı bir ışık gibi parlardı.

Çocuklar, sırayla ve adeta talim edilmiş birer küçük asker düzeniyle ileri atılır, o saygıdeğer elleri büyük bir hürmetle dudaklarına götürüp sonra alınlarına koyarken, kalplerinde tarifsiz bir heyecan fırtınası kopardı.

Çünkü bu saygı dolu el öpüş, yalnızca aile bağlarının bir onayı değil, aynı zamanda birazdan kendilerine sunulacak olan o gizemli, ipek veya keten mendillerin kapısını aralayan sihirli bir anahtar hükmündeydi.O sırmalı, köşeleri işlemeli mendilin düğümü titreyen küçük parmaklarla çözüldüğünde, içinden dökülenler adeta bir masal mağarasından saçılan mücevherleri andırırdı.

Lakin bu mücevherler yakuttan veya zümrütten değil, billur gibi parlayan akide şekerlerinden ve gül kokulu lokumlardan ibaretti.

Bir çocuğun gözünde o akide şekerinin lale rengi veya kehribar sarısı şeffaflığı, dünyanın bütün servetlerinden çok daha büyük bir ihtişama sahipti.

Mendilin içinden yayılan o koku, o tarçın ve gül suyu esintisi, çocuğun ruhunda sonsuza dek unutulmayacak bir mutluluk hissi bırakır, büyüklere duyulan saygı, ağızda yavaş yavaş eriyen o şekerlemenin tatlılığıyla ruhun en derin köşelerinde yer ederdi.

BAYRAM YERLERİ VE EĞLENCENİN KALBİŞehzadebaşı’nın veya Fatih’in o geniş ve tozlu meydanları, bayram günlerinde adeta bütün İstanbul’un neşesini kalbinde toplayan devasa, gürültülü ve coşkulu bir mahşer yerine dönerdi.

Çadırların birbirine karıştığı, ahşaptan yapılmış devasa salıncakların ve dönme dolapların gökyüzüne doğru durmaksızın kavisler çizdiği bu bayram yerleri, çocukluk rüyalarının ete kemiğe bürünmüş hâli gibi boy gösterirdi.

Havada birbirine karışan o tarifsiz toz, ter, gülsuyu ve satıcı bağırışları, çocuk zihninde adeta usta bir müzisyenin elinden çıkma harikulade bir besteye dönüşür, her köşeden yükselen sevinç çığlıkları, başkentin o dingin gökyüzünde neşeli yankılar bırakarak ufuklara doğru dağılırdı.Ceplerinde şıngırdayan ve kendilerine o gün için verilmiş büyük bir servet değerindeki birkaç kuruşluk bayram harçlıklarıyla bu meydanlara koşan çocuklar, etraflarını saran o tatlıcı esnafının renkli vitrinleri karşısında adeta büyülenmiş bir halde kalırlardı.

Şekerci tezgâhlarının o cezbedici düzeni, sırtlarında pirinç tepsileriyle dolaşan satıcıların o gösterişli halleri, badem ezmelerinin, fıstıklı macunların ve rengârenk şekerlemelerin davetkâr parıltısı karşısında hangisini seçeceklerini şaşırırlardı.

Seçim yapmak, o küçücük zihinler için dünyanın en önemli ve en hayati kararıymışçasına ağır bir sorumluluk yaratır, nihayetinde seçilen o tatlı nesne, büyük bir zafer kazanmışçasına küçük avuçların içinde sımsıkı kavranırdı.O tahta salıncakların gökyüzüne doğru her havalanışında, midede hissedilen o tatlı ürpertiye, az önce yenilmiş olan şekerin boğazı hafifçe yakan tatlılığı karışırdı.

Gökyüzü ile yeryüzü arasında gidip gelen o kavisli hareket, şekerin verdiği masum neşeyle birleşince, çocuk ruhu adeta fani dünyanın bütün ağırlıklarından kopmuş, geçici fakat kusursuz bir cennete erişilmiş gibi hissederdi.

Eğlencenin zirvesinde, yanakları al al olmuş, nefes nefese kalmış bu küçük bedenler, bayram yerinin o bitmek tükenmek bilmeyen curcunasında, hayatın neşeli ve dertsiz günlerinin en tatlı saltanatını sürerlerdi.

MACUNCULAR VE HOROZ ŞEKERLERİMahallenin o alışılmış sessizliğini, kafesli pencerelerin ardında uyuklayan o ağırbaşlı tenhalığını yırtan ahenkli ve makamlı bir ses, Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda yankılandığında, ahşap kapıların ardında gizlenmiş olan o küçük dünyalarda aniden tatlı bir telaş kopardı. “Macuncuuu geldi!” sesi, kulaklara çalınan en çekici bir müzik parçası gibi kalpleri titretir, çocuklar ellerindeki oyunları bir kenara atıp nefes nefese sokak kapılarına, pencerelere koşarlardı.

O seyyar satıcı, sırtındaki üçayaklı sehpası ve başındaki o hafif yana eğik fesiyle sokağın başından göründüğünde, adeta uzak diyarlardan gelmiş, heybesinde sihirli iksirler taşıyan bir masal kahramanı gibi çocukların etrafında bir sevgi çemberiyle kuşatılırdı.O meşhur sehpa yere kurulup da, yuvarlak, pirinç kenarlı tepsinin üzerindeki camekân yavaşça açıldığında, altından fışkıran o renk cümbüşü, taze gözleri kamaştıracak bir güzellikte ortaya çıkardı.

Zümrüt yeşili naneliler, yakut kırmızısı karanfilliler, kehribar sarısı limonlular ve tarçının o kışkırtıcı rengi, tepsinin bölmelerinde yan yana, adeta bir ressamın paletindeki boyalar gibi dururdu.

Macuncunun, ince tahta bir çubuğu o yapışkan ve tatlı kütlenin içine daldırıp, usta bir el hareketiyle çevire çevire macunu çubuğa dolaması, çocuklar için seyretmesine doyulmaz bir sanat eseri, mutlaka izlenmesi gereken bir tören gibiydi.Hele o billur gibi parlayan, şeffaf, yakut rengi horoz şekerleri yok muydu...

Onlar bir tatlıdan ziyade, yemesine dahi kıyılamayan, güneşe doğru tutulduğunda içinden ışığın kırılıp kırmızı haleler saçtığı eşsiz birer oyuncaktı.

Bir çocuğun elinde o horoz şekeriyle sokağın başından sonuna kadar koşuşturması, yanaklarına bulaşan o yapışkan kırmızılık, bayram gününün sokağa taşan en samimi, en doğal manzarasıydı.

Fakat her güzel şey gibi o horoz şekeri de küçük dil darbeleriyle yavaş yavaş erir, tükenir, dudaklarda sadece mayhoş bir tat, zihinlerde ise bir sonraki bayrama kadar özlemle anılacak bir hatıra bırakarak yok olurdu.

SABIR VE PAYLAŞMA KÜLTÜRÜRamazan’ın o sakin, gölgeli ve manevi günlerinde, büyüklerin ibadetini taklit etmeye çalışan küçük ruhların “tekne orucu” adıyla gösterdikleri o devasa dayanma gücü, seyredenlerin gözlerini yaşartacak bir saflık barındırırdı.

Öğle vaktinin o sıcak saatlerinde kuruyan küçük dudaklar, guruldayan mideler, iftar topunun o müjdeci sesini beklerken adeta nefis terbiyesinin en zorlu, en masumane sınavından geçerlerdi.

Bu sınav, onlara sadece açlığın ne demek olduğunu değil, aynı zamanda iradenin, sabrın ve bir amaca yönelik olarak kendini tutmanın o derin ahlaki anlamını, hiçbir kitabın öğretemeyeceği bir etkiyle kalplerine işlerdi.İşte o günlerce süren sabrın, o minicik omuzlara yüklenen ağırbaşlılığın karşılığında, bayram sabahının ilk saatlerinde sunulan o şekerlemeler, basit birer lezzet olmaktan çıkar, adeta şefkatli bir lütfun, zorlu bir çabanın sonucundaki kutsal bir ödülün anlamını kazanırdı.

O akide şekerinin dişte kırıldığı an damaklara yayılan koku, günlerce çekilen o kısa süreli mahrumiyetin ne derece kıymetli bir mutlulukla son bulduğunun en açık ispatıydı.

Şeker, burada sadece bir yiyecek değil, güzelce sabretmenin, ahlaki olgunlaşmanın ve fedakârlık etmeyi öğrenmenin bedelini ödeyen tılsımlı bir karşılık, bir sevgi nişanesiydi.Fakat çocukluğun o değerli ve çıkarsız saflığı, bu elde edilen lezzeti tek başına tatmaya, bencilce bir hırsla saklamaya asla razı olmazdı.

Mendillerin içinde veya ceplerde biriken o tatlı hazineler, sokağa çıkıldığı an mahallenin diğer çocuklarıyla, hatta belki şekere ulaşamamış yoksul çocuklarla, hiçbir hesabın içine girilmeksizin, en saf bir paylaşma arzusuyla bölüşülürdü.

Kardeşlik ve başkalarını düşünme hissi, o kırılıp ikiye bölünen bir lokum parçasında veya avuçtan avuca aktarılan birkaç akidede somutlaşır; şeker, çocukların kurduğu o lekesiz, o hayal dolu dünyada, kalpleri birbirine bağlayan tatlı bir harç görevi görürdü.ÇOCUKLUĞUN TATLI HATIRASIPek aziz okurlar,Güneş ufukta batıya doğru eğilip de bayramın o gürültülü, koşuşturmacalı gününü kızıla boyarken, yorgun düşmüş fakat ruhları mutlulukla dolup taşmış çocuklar, ellerinde yarısı yenmiş şekerlemeler, kıyafetlerinde bayram yerinin tozlarıyla evlerine dönerlerdi.

O yorucu coşkunun ardından gelen uykulu sakinlik, yataklara uzanıldığında göz kapaklarına çöken o tatlı ağırlık, zihinlerde gün boyu tadılan şekerlerin, macunların ve şerbetlerin o silinmez tadıyla birleşirdi.

Gece, o küçük varlıkları şefkatli kollarına aldığında, dudaklarının kenarında kalmış olan ince bir şeker lekesi, o gün yaşanan bütün o tarifi imkânsız neşenin son, mahcup bir şahidi olarak kalırdı.Seneler geçip de, ömrün o sonbahar mevsimi gelip çattığında, hayatın sillesini yemiş, hüzünlü kalpler için çocukluk yıllarının o şekere bulanmış bayram sabahları, adeta sığınılacak tek liman hâline gelirdi.

Bir akide şekerinin kokusu veya bir sokaktan geçerken duyulan uzak bir satıcı sesi, o yaşlanmış ruhları birdenbire alır, o ahşap konağın güneş vuran merdivenlerine, sırmalı mendillerin beklendiği o masum çağlara geri götürürdü.

Şeker, sadece geçmişin bir yadigârı değil, aynı zamanda maziye açılan pencerenin, o kederli hayatın içinde tebessüm etmeyi sağlayan o gizemli, hüzünlü anahtarın tâ kendisiydi.

Kısacası şeker, belki de o masumiyet çağının, o geri dönülmesi imkânsız olan çocukluk cennetinin en güzel, en şairane simgesidir.

Damağınızdan o eski akide şekerlerinin eşsiz halâvetinin, kalbinizden çocukluğun o lekesiz coşkusunun hiçbir zaman eksilmemesi temennisiyle.

Vesselam  Saray ve Kültür Tarihçisi A.

Çağrı BaşkurtOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri