Haber Detayı

Füsun nihayet konuşuyor
Elçin demiröz odatv.com
22/02/2026 14:55 (2 saat önce)

Füsun nihayet konuşuyor

Elçin Demiröz yazdı...

“Hayatımın en mutlu anıymış, biliyordum.

Bilmeme rağmen bu mutluluğu koruyamadım, koruyamazdım da… Evet, hayatımın en mutlu anı olduğunu bilmeme rağmen bir şey yapamamanın adıdır Füsun.Zaten ve artık olmadığım bir hayattan yazıyorum size… Bu cümleyi nasıl alırsanız alın.

İster bir roman kahramanı olarak gerçek dünyada hiç var olmamış biri, isterseniz de romanda bile kendine ait bir hayatı olmamış bir kadın gibi…Ben ikisiyim de.

Hem hiç yaşamadım; hem de bunu anlayacak kadar çok yaşadım.

Bir mağaza vitrininden apartmana, oradan da müzeye konan bir hayatın öznesiydim.

Ne tuhaf değil mi, hiç yaşa(n)madan müzelik oldum.Siz “aşk” kılığına girmiş bir “takıntının” içinde yıllarca hapis kalmak nedir bilir misiniz?

Ben bilirim.Üstelik de o en masum duygularınızla, tepeden tırnağa kadar sırılsıklam aşıkken… Daha on sekiz yaşındasınız, önünüzde upuzun bir hayat var.

Bir gün bir adam giriyor kapıdan içeri ve o buğulu gözlerinin ardında sakladığı bir gizemle sizi, tüm geleceğinizle birlikte oradan (ç)alıyor.

O an hiçbir şeyden haberiniz yok ve adına “aşk” diyorsunuz.Aslında yanlış da değil.

Aşık bir genç kadın nasıl olabilirse o kadar masum ama bir o kadar güçlü ve yoğun.

Dünyada sadece o varmış, evren sadece ondan oluşmuş gibi… Oysa onun hissettiği şey, sandığım gibi bir aşk değil.

Yanındayken sıradan bir ihtimalim, yok olduğumda ise küllerimden yeniden doğduğum bir kadın.

Yanlış anlaşılmasın, yaşamıyorum aslında.

Nihayetinde külüm, sadece onu en ilkel içgüdülerine götüren, hatta belki de sadece bu hisleri hatırlatan bir otoban gibiydim.

Çoğunuzun düşündüğü gibi ben bir takıntı (bile) değildim, kaybetme korkusunun takıntıya dönüşmüş haliydim.

Bu yüzden de bana, özgür bırakabilecek kadar cesur bir sevgiyle değil, benim varlığımı kanıtlayan nesneler üzerinden beni “zamana mühürleyecek” bir korkuyla bağlandı.

Bir nevi, beni öldürdükten sonra uzuvlarımı saklayan bir katil gibi...En acısı da benim halen yaşamamdı.

Tabii buna yaşamak denirse…” Anlatıcısı olmadığı bir romanın en önemli karakterlerinden biri olan Füsun’la açtık bugünkü yazıyı.

Romanından, ama en çok da şu günlerde ortalığı kasıp kavuran dizisinden aldığımız ilhamla...

Orhan Pamuk’un 2008 tarihli romanı Masumiyet Müzesi, uzun bir karar ve çok katı bir yazar prensibi anlaşmasıyla Ay Yapım tarafından uyarlanarak 9 bölümlük bir dizi olarak Netflix’dekarşımıza çıktı.Senaryosunu Ertan Kurtulan’ın kaleme aldığı dizinin yönetmen koltuğunda daha önce Öyle Bir Geçer Zaman ki, İstanbullu Gelin ve Kulüp gibi yapımlardan tanıdığımız Zeynep Günay Tan oturuyor.

Dizinin başrollerini Selahattin Paşalı ve Eylül Lize Kandemir paylaşırken onlara Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar, Oya Unustası, Gülçin Kültür Şahin, Onur Ünsal ve Ercan Kesal eşlik ediyorlar.“En iyi kitabım değil”Öncelikle Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un “en iyi kitabım değil” diye ifade ettiği bir roman.

Buna rağmen birçok okura göre bir başyapıt.

Aynı zamanda eseri farklılaştıran önemli bir unsur var.

O da romanın, aynı ismi gibi gerçek dünyada da fiziksel bir mekana, yani bir müzeye dönüşmüş olması.

Yayınından dört yıl sonra, 2012’de Çukurcuma’da kapılarını açan Masumiyet Müzesi’nde aslen bir roman karakteri olan Kemal’in biriktirdiği eşyalar, Pamuk tarafından somut olarak üretilmiş ve sergileniyor.

Müze, romandaki 83 bölümün her biri için tasarlanmış 83 vitrinden oluşuyor; her vitrin bir bölümün nesne hafızasını temsil ediyor.Sanatsal açıdan bakıldığında bu, kurmaca ile gerçeklik arasındaki sınırı, bilinçli biçimde bulanıklaştıran dünyada bir ilk örnek.

Edebiyat yalnızca anlatı olmaktan çıkıyor, enstalasyona evriliyor.

Bu anlamda Orhan Pamuk’un yaptığı şey, modern sanat pratiğine daha yakın duruyor: Nesne üzerinden hikaye kurmak, bireysel hafızayı kamusal bir sergiye dönüştürmek.

Bu yönüyle roman, edebiyatın maddi dünyaya taşmış bir ifadeye kaynaklık etmesi bakımından çok değerli.Diziye dönecek olursak küçük bir hikaye özeti geçelim. 1970’ler İstanbul’unda, başkasıyla nişanlı olduğu halde uzak bir akrabası olan Füsun’la (Eylül Lize Kandemir) gizli bir ilişki yaşayan zengin iş insanı Kemal’in (Selahattin Paşalı), bu ilişkiyi kaybettikten sonra Füsun’u bir takıntıya dönüştürmesini ve onunla ilgili her nesneyi biriktirerek kendi hafıza müzesini kurmasını anlatıyor.

Roman, bir aşk hikayesinden çok takıntının menzilinde bedenleniyor ve izleyiciyi sadece aşkına karşılık bulamamış değil, aynı zamanda hayatı da çalınmış genç bir kadının acısına ortak ediyor.Neden bu kadar çok ilgi gördü?Masumiyet Müzesi’nin kısa sürede bu kadar ilgi görmesinin nedeni yalnızca güçlü bir roman uyarlaması olması değil; aşkın gölgeli yanını bu kadar ilmek ilmek dokuyan ve zaafların karanlık tarafını böylesi çıplak biçimde gösteren bir yapım olması.

Dizi, izleyiciye romantik bir hikaye vaat eder gibi yapıp, aslında takıntının, sınıfsal gerilimin ve “aşk” kılığına girmiş bir sahip olma hikayesinin genetiğine iniyor.

İzleyici bir tarafta Kemal ve Füsun'un asla aynı satırda buluşmayan duygularında, bir diğer tarafta da romantizm ile obsesyon arasındaki o gergin ipte yürüyor.

Issız Adam’dan bu yana, genç bir kadının aşkına hissettiği şekilde karşılık bulamaması, belki de ilk kez bu kadar geniş boyutta ilgi gördü.

Bunda hikaye ve oyunculukların başarısı kadar duyguyu çok iyi üstlenen bir Neco klasiği “Seni Bana Katsam” şarkısının yarattığı atmosferin de (ki bu kısmı Issız Adam’ın Anlamazdın şarkısını hatırlatıyor) katkısının büyük olduğunu söyleyebiliriz.Cem Ergünoğlu ve Marios Takoushis imzalı müzikler gerek dönemin, gerekse de duygunun anatomisini çok başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Gelelim dizinin bir diğer parlayan damarı olan oyunculuklara… Kemal’e hayat veren Selahattin Paşalı, uluslararası ölçekte bir performans ile duyguyu akıtarak derinleştiren bir oyun kuruyor; bakışlarıyla zamanı yavaşlatıyor, sessizliğiyle adeta tirat atıyor.

Kemal’e ondan başka birinin hayat vermesinin ne kadar zor olduğunu düşündürüyor.

Füsun’u canlandıran Eylül Lize Kandemir ise genç yaşına rağmen kırılganlıkla öfkeyi aynı beden ve ruhta taşıyabilen başarılı bir denge kuruyor.

Şeffaf bir cam gibi, hem saydam hem keskin.

Böylesi bıçak sırtı bir rolden sonra adının daha sık anılacağı şimdiden belli.

Kemal’in nişanlısı Sibel’i canlandıran Oya Unustası, heyecanı, hayal kırıklığını ve incinmiş gururunu abartıya kaçmadan, neredeyse çıplak bir sadelikle aktarıyor; kolaylıkla melodrama savrulabilecek bir karakteri çok başarılı bir biçimde ayakta tutuyor.

Anneler cephesinde Tilbe Saran ile Gülçin Kültür Şahin, ev içi dengelerin görünmez direkleri gibi; şefkatin ve dengenin tonunu belirliyorlar.

Babalar tarafında ise Bülent Emin Yarar ile Ercan Kesal var.

Özellikle Yarar’ın baba oğul oturdukları rakı masasına yıldırım gibi düşen itirafı karşısında ağlamadan durmak zor.Gelelim bu roman uyarlamasında en büyük övgüyü hak eden isim, yönetmen Zeynep Günay Tan’a… Bir defa karşısında Nobel ödüllü bir yazar Orhan Pamuk var, üstelik hem hikayenin hem de tüm uyarlamanın en ince detayına kadar içinde olan ve ancak bölümleri onayladıktan sonra sözleşme imzalayacak olan bir yazar.

Bu bile başlı başına zor bir denklem.

Ancak Tan sadece romanı görselleştirmemiş, onun içindeki sessizliklere de kulak veren bir reji benimsemiş.

Kamera sanki karakterlerin önünde değil, yanında duruyor; hükmetmiyor, eşlik ediyor.

Dönemin ruhu, teknolojiden aldığı yardımı eteğinin altına saklayarak ortaya çıkmış.Oldukça doğal bir ışık, abartısız planlar, doğal akışında bir 70’ler İstanbul’u… Tüm karakterler sayfalar arasında sıkışmış bir hatıradan, nefes alan bir varlığa dönüşmüş.

Özellikle de Füsun karakteri, bu yorumla birlikte ilk kez kendi gölgesinden çıkmış.

Bu anlamda Masumiyet Müzesi, yalnızca bir uyarlama değil; romanın yeni bir ruh kazanmış hali.

Ve o ruhun merkezinde en az Kemal’in anlatımı kadar, Füsun’un konuşan sessizliği de var.Ve şimdi, yönetmenin adeta arkeolojik kazıyla açtığı o yoldan devam ederek Füsun’un mektubunu bitirebiliriz. “… evet buna yaşamak denirse… ‘Çok mutlu bir hayat yaşadım’ demeyi ben de isterdim.

Bir insanın içindeki boşluğu doldurmak için değil, o boşluğu sonsuza kadar dolu tutmaya hizmet etmiş bir yaşam.Bir arşivim artık… Bir sigara izmariti.

Bir köpek biblosu.

Bir tuzluk.

Teki kaybolmuş kelebek bir küpe.

İsmi “masumiyet” olan ama olmamam korkusuyla inşa edilmiş bir dehşetin müzesi… Sevilmek yerine arşivlendiğim.

Ve belki de en çok, anlatanın değil, anlatılamayanın hikayesiyim.

Çoğu kadın gibi…”Elçin DemirözOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri