Haber Detayı

Sağlık geleceğin reçetesi: İklim Kliniği
Cumhuriyet pazar cumhuriyet.com.tr
22/02/2026 12:00 (3 saat önce)

Sağlık geleceğin reçetesi: İklim Kliniği

İklim krizi sadece çevresel bir sorun değil, 21. yüzyılın en büyük sağlık tehdidi. Yuvam Dünya Derneği Kurucusu Kıvılcım Kocabıyık ile sağlık sistemini iklim krizine karşı proaktif bir yapıya taşımayı hedefleyen İklim Kliniğini, sağlık çalışanlarının değişen rollerini ve Türkiye’nin COP31 ev sahipliğinin kritik önemini konuştuk.

İklim krizinin etkileri arttıkça yaşamımıza etkileri de bir o kadar görünür oluyor.

İklim krizi ile mücadele ve gezegende sürdürülebilir yaşamı sağlamak amacıyla çalışmalarını sürdüren Yuvam Dünya Derneği bu krizin sağlık boyutundaki olası etkilerine karşı farkındalık yaratmak için kendi bünyesinde bir “İklim Kliniği” programı başlattı.

Programın amaçlarını Yuvam Dünya Kurucusu Kıvılcım Kocabıyık ’la konuştuk - İklim Kliniği, nasıl bir gereksinimden doğdu?

İklim krizi artık yalnızca çevresel bir mesele değil, gezegen ve insan sağlığını tehdit eden sistematik bir kriz.

Bu gerçeğin hem bilimsel hem de klinik düzeyde netleşmesi, İklim Kliniği’nin doğuşunun temelini oluşturdu.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), iklim değişikliğini “21. yüzyılın en büyük küresel sağlık tehdidi” olarak tanımlıyor.

Son 20 yılda 65 yaş üstü bireylerin aşırı sıcaklığa maruziyeti yüzde 70’in üzerinde arttı, hava kirliliği ise her yıl yaklaşık 2.5 milyon erken ölümle ilişkilendiriliyor.

Sıcak hava dalgaları kronik hastalıkları ağırlaştırırken hava kirliliği erken doğumdan demansa kadar pek çok riskle, afetler ise kalıcı ruhsal etkilerle bağlantılı.

Türkiye açısından tablo daha da kritik, çünkü Akdeniz havzası iklim krizinden en çok etkilenen bölgelerin başında.

Artık sağlık sistemimizin yalnızca hastalığı tedavi eden değil riskleri öngören, akut şoklara yanıt verebilen ve kendi çevresel etkisini azaltabilen bir yapıya dönüşmesi şart.

Yuvam Dünya Derneği İklim Kliniği Programı, bu noktada, sağlık sistemini reaktif bir yapıdan proaktif bir yapıya taşımak amacıyla doğdu.

Koç Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi işbirliğiyle hayata geçirdiğimiz bu girişimle sağlık sisteminin iklim direncini artırmayı, sağlık çalışanlarını bu yeni döneme hazırlamayı ve politika üretimine bilimsel zemin sağlamaya destek olmayı hedefliyoruz. - İklim krizinin etkileri arttıkça sağlık çalışanlarının rolü nasıl değişiyor?

Geleceğin sağlık profesyonelleri hangi yeni becerilere sahip olmalı?

İklim krizi sırf hastalık yükünü artırmıyor, biçimini de değiştiriyor.

Bu nedenle geleceğin sağlık profesyonelleri için iklim okuryazarlığı temel bir yetkinlik haline geliyor.

Çevresel riskleri tanıyabilmek, erken uyarı sinyallerini fark edebilmek, koruyucu ve önleyici adımları devreye alabilmek artık klinik pratiğin bir parçası.

Uzmanlık alanlarındaki eğitimlerde çoklu disiplinli çalışabilme becerisi, yeni tanı ve tedavi yaklaşımlarına açık olma ve sürekli öğrenme kapasitesi önem kazanıyor.

Aynı zamanda sağlık çalışanlarının toplumda farkındalık yaratma ve sahada gördükleri etkileri bilimsel veriyle birleştirerek karar süreçlerine taşıma sorumluluğu da güçleniyor.

COP31 BÜYÜK FIRSAT - Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapacak olması iklim ve sağlık politikalarının entegrasyonu açısından nasıl bir fırsat yaratabilir?

Türkiye’nin bu süreçte karşılaşabileceği yapısal eksikler veya riskler neler olabilir?

COP31’in Türkiye’de yapılacak olması yalnızca büyük bir uluslararası etkinlik değil, hem ülkemiz hem de küresel iklim süreci açısından tarihi bir eşik.

Türkiye ilk kez Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerinin en üst karar süreçlerinden birine ev sahipliği yapacak ve sürecin yönetiminde etkin rol üstlenecek.

Bu durum, küresel iklim diplomasisinde daha sorumlu ve etkili bir konum anlamına geliyor.

Bilimsel verileri merkeze alan, iklim krizini yalnızca teknik bir mesele olarak değil insani, toplumsal ve ekolojik boyutlarıyla ele alan bir yaklaşım her zamankinden daha önemli.

Bu nedenle uyum, dayanıklılık, fosil yakıtlardan çıkış ve adil geçiş başlıkları kritik.

Bu başlıklar yalnızca ulusal bir sorumluluk değil, küresel sürecin de temel parçası.

Tabii ki COP süreçleri yalnızca devletler arası müzakerelerden ibaret değil.

Bilim insanları, gençler, sivil toplum, yerel yönetimler ve iş dünyası bu sürecin yapıcı aktörleri.

İklim meselesi ortak yaşam alanımızla ilgili olduğu için çok paydaşlı bir katılım süreci, kalıcı sonuçlar adına kritik önem taşır.

Bu süreci güçlü iklim politikaları üretmek, stratejik iş birlikleri ve somut uygulamalarla desteklemek son derece değerli. - İklim değişikliği üzerine çalışmalarınızın arkasında kişisel olarak sizi harekete geçiren bir hikâye var mı?

Benim için iklim krizi bir “çalışma alanı” değil; yaşadığımız dünyanın kırılganlığını fark etme süreci.

Bir noktadan sonra şunu görüyorsunuz: İklim krizi sadece çevresel bir kriz değil, sistemlerin eş zamanlı olarak kırılganlaştığı çok katmanlı krizler topluluğudur.

Bir ekonomik kriz, göç krizi, sağlık krizi, biyoçeşitlilik krizi, adalet krizi ve güvenlik krizidir.

Ama belki de beni en çok harekete geçiren boyut, bu krizin bir adalet meselesi olması.

İklim krizi en çok katkı sunanları değil, en kırılgan olanları daha sert etkiliyor.

Düşük gelirli topluluklar, çocuklar, yaşlılar, kronik hastalığı olan bireyler...

Aynı zamanda habitatı daralan canlılar, yer değiştirmek zorunda kalan türler, suya ve toprağa bağımlı bitki ekosistemleri...

Tüm bunlara kayıtsız kalmak kolay değil.

Elbette bir anne olarak da bu gerçeklik beni derinden etkiliyor.

İklim mücadelesinde iki temel boyut var: Emisyonları azaltmak ve sistemleri güçlendirerek uyum kapasitesini artırmak.

Bilim insanlarıyla ve farklı disiplinlerle birlikte çalıştıkça çözüm alanlarının da genişlediğini görüyorum.

Somut ilerlemeleri görmek, doğru yönde ilerlediğimizi hissettiriyor.

Dünya olağanüstü bir yer ve biz onun dışındaki bir gözlemci değil, bir parçasıyız.

Belki de motivasyonum tam olarak burada: Bu kırılgan dengeyi görüp bir şey yapmadan duramamak.

İklim krizi bana şunu hatırlatıyor: Gelecek kendiliğinden daha adil olmayacak.

DÖRT STRATEJİK BAŞLIK - İklim Kliniği’nin çok katmanlı yapısı sağlık alanında tam olarak neyi hedefliyor?

Programımız, iklim ve sağlık kesişiminde dönüşümü sağlamak amacıyla dört ana stratejik başlık altında ilerliyor: Eğitim: Tıp ve sağlık bilimleri müfredatında, ayrıca sürekli profesyonel gelişim süreçlerinde iklim ve sağlık konularının daha görünür hale gelmesi için akademik iş birlikleri geliştiriyoruz.

Temel amacımız; sağlık profesyonellerinin iklim risklerini klinik pratiklerinde doğru teşhis edebilmesini ve bu kapasitenin toplum sağlığına doğrudan yansıtılmasını sağlamak.

Araştırma: Türkiye’ye özgü iklim ve sağlık verilerinin artması için akademik çalışmaları teşvik ediyoruz.

Unutmamalıyız ki yerel veri, etkili politika üretimi ve savunuculuk faaliyetlerinin en güçlü dayanağıdır.

Topluluk ve ağlar: Hekimler, akademisyenler, kamu temsilcileri ve genç profesyoneller arasında bilgi paylaşımını artıracak platformlar oluşturuyoruz.

Bu alanın doğası gereği disiplinler arası bir iş birliği zemini inşa etmek zorundayız.

Savunuculuk ve farkındalık: İklim ve sağlık bağlantısının toplum tarafından içselleştirilmesi için iletişim çalışmaları yürütüyoruz.

Çünkü bu kriz yalnızca uzmanların değil, toplumun tamamının öncelikli meselesi. ‘ÖZEL SEKTÖRÜN DÖNÜŞÜMÜ KRİTİK’ - Özel sektör iklim krizinin tam olarak neresinde duruyor?

Bir yanda sorunun kaynağı olarak görülürken diğer yanda çözümün anahtarı olabilirler mi?

İklim krizinin ortaya çıkışında üretim ve tüketim modellerinin önemli bir payı olduğu açık.

Bu nedenle özel sektör, sorunun bir parçası olduğu kadar çözümün de en kritik aktörlerinden.

Bugün iklim meselesi şirketler için yalnızca bir itibar yönetimi konusu değil, doğrudan bir risk yönetimi meselesidir.

Tedarik zincirleri, enerji ve su kaynakları, finansal piyasalar, sigorta sistemleri ve yatırım akışları iklim risklerinden doğrudan etkileniyor.

Aşırı hava olayları üretimi durdurabiliyor, lojistik zincirlerini kesintiye uğratabiliyor ve ciddi ekonomik belirsizlikler yaratabiliyor.

Ancak mesele yalnızca şirketlerin kendi sürdürülebilirliği değil.

Küresel ekonomi büyük ölçüde özel sektörün kararlarıyla şekilleniyor.

Yatırım tercihleri, teknoloji geliştirme kapasitesi ve üretim modelleri dünya çapında emisyonların, doğal kaynak kullanımının ve çevresel baskının yönünü belirliyor.

Bu nedenle özel sektörün dönüşümü, gezegenin ve toplumların geleceği için kritiktir.

Gerçek değişim, sürdürülebilirliğin raporların bir bölümü olmaktan çıkıp iş modelinin tam merkezine yerleşmesiyle başlar.

Yönetim kurulu kararlarından yatırım stratejilerine, tedarik zinciri tercihlerinden ürün tasarımına kadar bütüncül bir entegrasyon gerektirir.

Ölçüm, şeffaflık ve hesap verebilirlik bu sürecin temel unsurlarıdır.

Döngüsel ekonomi modelleri, düşük karbonlu üretim teknolojileri, enerji verimliliği yatırımları ve adil geçiş stratejileri artık yalnızca çevresel bir tercih değil; sistemik bir gerekliliktir.

Özel sektörün sahip olduğu yenilik kapasitesi ve ölçek gücü, iklim dönüşümünü hızlandırabilecek en önemli araçlardan biridir.

Bu güç doğru yönlendirildiğinde yalnızca riskleri azaltmakla kalmaz; daha dayanıklı, daha adil ve daha sürdürülebilir bir ekonomik düzenin kurulmasına katkı sağlar.

İklim krizi çağında özel sektörün rolü belirleyicidir; dönüşümün hızı, büyük ölçüde bu alandaki iradeye bağlı olacaktır.

İlgili Sitenin Haberleri