Haber Detayı
Atatürk’ün bilinmeyen şarkısı
Gazi Mustafa Kemal’in bugüne dek pek duyulmamış bir yönü, tozlu sayfalardan gün yüzüne çıkıyor. Piyano başına geçen, şarkı sözlerindeki kelimeleri değiştiren ve hatta bizzat şarkı kaleme alan bir liderin müzik devrimine eşlik eden kişisel tutkusu.
Atatürk’ün müziğe ilgisinin 1913 İstanbul’unda başladığını veya bu yıllarda arttığını söyleyebiliriz.
Mustafa Kemal Paşa’nın, 1913’de Beyoğlu’ndaki Madam Corinne’in evindeki müzikli toplantılara katıldığı bilinir.
Cumartesi günleri düzenlenen ve İstanbul’un entelektüel çevresinin bir araya geldiği bu toplantılara Rauf Orbay ve Halide Edip de katılmıştır.
Mustafa Kemal Paşa’nın Ekim 1913 - Şubat 1915 arasında Sofya’da askeri ataşe olarak bulunduğu dönemde müziğe ilgisi daha da artmış Carmen, Aida, Tosca gibi opera klasiklerini izlemiş, orkestralarının olduğu balolara katılmıştır.
Sofya, kendisine müzikal ve sanatsal bir vizyon kazandırmıştır.
Bu vizyonun somut adımı da 1 Kasım 1924 günü açılan Musiki Muallim Mektebi olur.
Gazi, müzik devriminin ilk kurumsal yapısı olan bu mektebin gelişmesini istemiş, Ankara’da bir konservatuvarın kurulması için 1927’de ünlü müzik insanı Wilhelm Kempff ile görüşmüştür. 1936’da ise bu düş Alman bestekar Paul Hindemith’in öncülüğünde gerçekleşmiştir.
MİLLİ MÜCADELEDE MÜZİK Gazi’nin klasik müziğe ilgisinin bir yansımasını Milli Mücadele döneminde görürüz.
Ankara İstasyonu içinde bulunan direksiyon binasında kaldığı dönemde bir piyano çıkar karşımıza.
Fikriye Hanım, Rumeli türkülerini binada bulunan eski bir piyano ile çalar.
Şevket Rado o günleri, “Bazı akşamlar geç vakit eski piyanonun tuşları üzerinde zarif iki elin dolaştığı görülür ve villayı hasretli bir Rumeli havası sarardı” diye anlatır.
Ayrıca Fikriye Hanım’ın “Pencere Açıldı Bilâl Oğlan”, “Vardar Ovası”, “Manastırın Ortasında Var Bir Havuz” gibi ritmik Rumeli türkülerini Gazi için çaldığı da bilinir.
Öte yandan Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek için 1922’de Ankara’yı ziyaret eden İngiliz Gazeteci Grace M.
Ellison Çankaya Köşkü’nde gördüğü piyanoyu biraz küçümseyerek şöyle anlatır: “Ankara’nın iki piyanosundan biri, bir köşede duruyor.
Bu piyanolar galiba MÖ. 55 yılında yapılmış, çalmaktan çok süs için oraya konmuş.” Oysa o yılların Ankara’sında bir mücevher kadar değerli ve bulunması zor olan bu eski piyano Gazi için büyük önem taşımaktaydı.
O yorgun piyanodan yükselen melodiler Gazi’nin ruhunu dinlendirirken onu özlem duyduğu Rumeli’ye götürüyordu.
LATİFE HANIM VE ÇAYKOVSKİ Sovyet Rusya, Milli Mücadele yıllarında Ankara’da elçilik açan nadir ülkelerden olmuştur.
Rus sefir Semyon İ.
Aralov anılarında Mustafa Kemal Paşa ile Latife Hanım’ın bir gün elçiliğin Keçiören’deki yazlık konutunu ziyaret ettiğini ve Kemal Paşa’nın konuttaki piyanoyu gördükten sonra eşinden bir ricada bulunduğunu şöyle aktarmıştır: “Mustafa Kemal, Latife Hanım’a dönerek ‘Bir veda müziği olarak bize Çaykovski’nin şu güzel romansını çalar mısın?’ dedi.
İçeriye girdik.
Batmakta olan güneşin son ışınlarının kızıla boyadığı açık pencereli büyük salonda, küçümen bir kadının güçlü ve usta ellerinin altından büyüleyici melodiler yayılıyordu.” Aralov’un anlattığı bu ayrıntı Mustafa Kemal Paşa’nın müziğe ilgisini, Çaykovski’yi ve eserlerini yakından takip ettiğini gözler önüne sermektedir. 1936’da ünlü mimar Seyfi Arkan Çankaya Köşkü’nün yanında Makbule Atadan için Camlı Köşkü inşa eder.
Açılış merasimi için dönemin önemli seslerinden Mualla Gökçay da geceye katılır.
Gökçay, o gece birçok şarkı söyler.
Sadettin Kaynak’ın, “Gönül Nedir Bilene Gönül Veresim Gelir” isimli nihavent eserini söylerken Gazi bir an araya girer ve “Bu nasıl şarkı!” diyerek itiraz eder.
Gazi, “Gönülden bilmeyene sersem diyesim gelir” dizesindeki “sersem” kelimesinin şarkıya yakışmadığını söyler, yerine “hissiz” kelimesini koymayı önerir.
Teklif kabul görür ve Sadettin Kaynak şarkının sözlerinde değişiklik yapar, günümüzde de bu şarkı “Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir” şekliyle okunmaktadır.
Öte yandan Gökçay, gazeteci Cemalettin Bildik’e 1948’de verdiği röportajda o gece yaşananları anlatırken Gazi’nin bilinmeyen bir yönünü de paylaşmıştır.
Gökçay “sersem” ifadesi yerine “mecnun” kelimesini kullanmayı düşündüğünü ancak eser sahibi Sadettin Kaynak’ın yazdığı dizeye sadık kaldığını belirtmiştir.
Gerisini ise şöyle anlatır: “Atatürk, kabahatin bende olmadığını, yazanda olduğunu söylemek suretiyle gönlümü almaktan geri kalmadı.
Oturdu ve bir şarkı yazdı. ‘Haydi gidin içeri bunu besteleyip gelin’ dedi.
Bestekâr arkadaşlarla hemen ayrı bir salona geçtik, o şarkıyı besteledik, geldik ve okuduk.” Gazi’nin bir şarkı yazdığı bugüne kadar gündeme gelmedi.
Bir röportajın satır arasında kalmış olan bu ilginç hatıra Gazi’nin hiç bilmediğimiz bir yönünü de ortaya çıkarmaktadır.
Röportajda Atatürk’ün yazdığı şarkının Mualla Gökçay’ın Bostancı’daki yazlık evinde muhafaza edildiği bilgisi paylaşılırken günümüzde şarkının nerede olduğu bilinmiyor.
Gazi’nin farklı bir yönü yine dönemin önemli seslerinden Mukadder Gökçil’in anılarında gizlidir.
Gökçil, 1935’te Çankaya Köşkü’nde Gazi’nin kendisinden “Şahane Gözler” şarkısını söylemesini istediğini ifade eder ve yaşadığı olayı şöyle anlatır: “Tam şarkının yarısına geldiğimde Gazi hazretleri susmamı istedi.
Sonra kalktı beraberce kırmızı salona geçtik.
O piyanonun başına geçerek çalmaya başladı.
Ben de okudum”.
EN BÜYÜK HOCAM ATATÜRK Ne büyük tesadüf ki 1950 yılında verilen bir röportajda Atatürk’ün piyano çaldığını Gökçil sayesinde öğrenmiş oluruz.
Ayrıca Gökçil, Atatürk’ün emriyle 23 gün boyunca Dolmabahçe Sarayı’nda hocalardan ders aldığını, böylece Ankara Radyosu’nun ses sınavını kazandığını, Atatürk’ün kendisine “Sevdiğim Cemalim” ile “Gün Ola Harman Ola” gibi şarkıları öğrettiğini anlatır.
Röportajı “En büyük hocam Atatürk’tü” diyerek bitirir.
Atatürk’ün bugüne kadar şarkı yazdığına ve piyano çaldığına ilişkin bir bilgiye rastlamadık.
Belki İstanbul’da bulunduğu dönemde Madam Corinne’den veya Sofya’dayken bir süre piyano dersi aldı.
Bu sayede müziğe olan ilgisini piyano çalarak, şarkı yazarak büyük bir hevesle geliştirdi.
Belki bir gün Mualla Gökçay’ın Bostancı’daki evinden Gazi’nin yazdığı o şarkı ortaya çıkar, belki başka bir hatırada Gazi’nin piyano çaldığını farklı bir sanatçı da bize anlatır, kim bilir.