Haber Detayı

Türkiye NATO'ya nasıl girdi? İşte 73 yıllık NATO bilançosu: Darbeler, terör ve suikastlar
Tarih aydinlik.com.tr
18/02/2026 12:00 (4 saat önce)

Türkiye NATO'ya nasıl girdi? İşte 73 yıllık NATO bilançosu: Darbeler, terör ve suikastlar

Türkiye’nin NATO’ya girişinin 74. yılı. NATO üyeliği sonrasında Türkiye’de 'derin NATO' olarak da adlandırılan “Gladyo” yapılanmasıyla çeşitli düşmanlıklar organize edildi. 6-7 Eylül olaylarından yükselen Rusya karşıtlığına, siyasi cinayetlerden FETÖ’nün devlet içindeki yapılanmasına...

Türkiye’nin NATO’ya katılımının üzerinden 74 yıl geçti.

Bu uzun süreçte ittifak üyeliğinin bedelinin ağır olduğu yönünde değerlendirmeler yapılıyor.

Darbeler, provokasyonlar, kanlı suikastlar, terör olayları ve kurumsal yozlaşma gibi birçok sarsıcı gelişme bu döneme damga vurdu.

Küresel ekonomik ve siyasi ağırlığın Asya’ya yönelmesi ise dengeleri değiştirdi. “Asya çağı” olarak tanımlanan yeni dönemde, Türkiye’nin NATO üyeliği ve dış politika tercihleri daha fazla tartışılır hale gelmiş durumda.EMPERYALİST BİR TEZGAH: SSCB TÜRKİYE'DEN TOPRAK TALEP ETTİ Mİ?

Türkiye’nin NATO’ya giriş süreci, iddia edildiği gibi somut bir Sovyet 'işgal' tehdidinden ziyade, Batı bloğunun stratejik çıkarları ve içerideki siyasi yönelimlerin bir sonucu olarak kurgulanmış bir güvenlik ikilemine dayanmaktaydı.

SSCB’nin Türkiye’den resmi olarak toprak talep ettiği iddiası, Soğuk Savaş dönemi boyunca Türkiye’yi Batı kampına eklemlemek ve Amerikan askeri varlığını meşrulaştırmak için kullanılan bir kaldıraç işlevi görmüştü.

İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir zaferle çıksa da ağır yaralar alan ve yeni bir savaşı göze alması mümkün olmayan Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye saldıracağı iddiası, emperyalist bir tezgah olarak kurgulandı.

Aslında 'Boğazlar’ın güvenliği' üzerine yürütülen rutin diplomatik müzakereler, Türkiye’yi Batı kampına eklemlemek isteyen çevrelerce bilinçli bir 'beka krizi' gibi pazarlanarak toplum yapay bir tehdit algısıyla NATO saflarına itildi.SOVYETLER BİRLİĞİ TÜRKİYE'DEN TOPRAK TALEP ETTİ Mİ?  30 Mayıs 1953 tarihinde SSCB Dışişleri Bakanı Molotov’un Türk büyükelçisine verdiği notada Sovyetler Birliği'nin Türkiye'den toprak talebi olmadığını çok açık şekilde söylüyordu: “İyi komşuluk ilişkilerinin korunması ve barış ve güvenliğin güçlendirilmesi namına Ermenistan ve Gürcistan hükümetleri Türkiye’ye karşı toprak iddialarından sarfı nazar etmeyi mümkün telakki etmişlerdir.

Boğazlar meselesinde Sovyet hükümeti bu mesele hakkında eski noktaı nazarını yeniden gözden geçirmiştir ve Sovyetler Birliği’nin boğazlar cihetindeki güvenliğini Sovyetler Birliği için olduğu gibi Türkiye kabule şayan şarlar altında temin etmeyi mümkün addetmektedir.

Bu suretle, Sovyet hükümeti Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasının olmadığını beyan eder.”Hatta bu notanın yanı sıra Molotov’un Kasım 1939’da TASS (Sovyet Haber Ajansı)’a yaptığı açıklama da Sovyetler Birliği’nin bu konudaki resmi görüşünü şöyle ifade etmişti “Türkiye ile yapılan görüşmelerin içeriği konusunda yabancı ülkelerde birçok masallar yayınlanmıştır.

Bu masalların bazısında, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan bölgesinin kendisine geri istendiği zannedildiği yazılmıştır.

Bunun yalan ve uydurma bir haber olduğunu söyleyeceğiz.”Tüm bunlara rağmen nihayetinde Türkiye, suni bir korku iklimi üzerinden kendi tarafsızlık geleneğinden koparılmış ve Kore Savaşı gibi uzak bir coğrafyada bedel ödemeye mecbur bırakılarak NATO’nun ileri karakolu hâline getirilmişti.NATO’NUN TÜRKİYE’Yİ YUTMA SÜRECİ VE İLERİ KARAKOLLAŞTIRMA Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya dâhil edilmesi, egemen bir devletin hür iradesiyle seçtiği bir güvenlik kalkanı olmaktan ziyade, genç cumhuriyetin emperyalist bir kuşatma altına alınma ve Batı’nın, Batı Asya ile Sovyetler üzerindeki hesapları için bir "fedai" olarak kurgulanma süreciydi.İkinci Dünya Savaşı sonrası yorgun düşen Türkiye, ekonomik yardımlar ve sahte Sovyet tehdidi senaryolarıyla köşeye sıkıştırılmış; Marshall Planı gibi borçlandırma mekanizmalarıyla bağımsız karar alma yetisini kaybetmişti.

Bu sürecin en dramatik ve acı halkası ise Kore Savaşı olmuştu.

Türk askeri, coğrafi olarak hiçbir ilgisi bulunmayan uzak bir yarımadada, sırf NATO’ya kabul vizesi alabilmek adına Amerikan çıkarları için cepheye sürülmüştü.

Bugüne geldiğimizde NATO, Türkiye için bir savunma paktı değil; ulusal çıkarların küresel sermayeye kurban edildiği, dış politikanın Washington’dan yazıldığı bir "pranga" haline gelmiştir.NATO'NUN AĞIR BİLANÇOSU 1955 yılında, NATO bünyesindeki “Gladyo” adlı gizli yapılanmanın Türkiye’de etkin biçimde örgütlendiği yönünde iddialar gündeme geldi.

Aynı yıl yaşanan 6-7 Eylül olaylarında, İstanbul’da Rum azınlığa ait iş yerlerine yönelik saldırılar ve kışkırtmalar gerçekleşti.

Bu gelişmeler, Türk-Yunan ilişkilerinde ciddi bir kırılmaya yol açtı.

Olayların ardından binlerce Rum vatandaş Türkiye’yi terk etti.

Daha önce sorunlarını doğrudan diyalog yoluyla çözebilen iki ülke arasındaki ilişkiler ise bu tarihten sonra kalıcı biçimde gerilimli bir seyir izlemeye başladı. 1962’DE ÜSLERİN ARTIŞI VE FÜZE KRİZİ GERİLİMİ 1962 yılına gelindiğinde, Türkiye’de NATO ve ABD’ye ait askeri üs ve tesislerin sayısında belirgin bir artış yaşandığı, toplamda 21 üs ve tesis bulunduğunun açıklandığı ifade edildi.

Aynı dönemde patlak veren Küba Füze Krizi sırasında, Türkiye topraklarına nükleer başlıklı füzelerin yerleştirildiği ortaya çıktı.

Ayrıca Sovyet hava sahasında düşürülen U-2 casus uçağının Adana’daki İncirlik Üssü’nden havalandığının anlaşılması, Ankara ile Moskova arasındaki ilişkilerde ciddi bir gerilime yol açtı.

Bu gelişmeler, Türk-Rus ilişkilerinin seyrini olumsuz etkiledi.1975–1985 DÖNEMİ: TERÖR SALDIRILARI VE TARTIŞMALI İDDİALAR 1975’ten itibaren, Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türkiye’ye yönelik saldırıları yoğunlaştı ve 1985’e kadar süren eylemlerde 33 Türk diplomatı hayatını kaybetti.

Saldırıların büyük bölümü Avrupa ülkelerinde gerçekleşti.

Yakalanan bazı örgüt üyelerinin çeşitli gerekçelerle serbest bırakılması ise kamuoyunda tepkiye yol açtı.

Bu süreçle ilgili olarak, saldırıların arkasında Gladyo yapılanmasının bulunduğu yönünde iddialar da gündeme getirildi. 1984 yılında PKK’nın silahlı faaliyetlere başlamasıyla birlikte Türkiye, uzun yıllar sürecek bir terör dalgasıyla karşı karşıya kaldı.

Tüm bu gelişmeler, ülkenin terör üzerinden baskı altına alınmaya çalışıldığı yönündeki değerlendirmeleri beraberinde getirdi.YİNE DARBE, YİNE ABD: 12 EYLÜL’E GİDEN SÜREÇ 1977’den itibaren artan şiddet ve suikastlar Türkiye’yi ağır bir kaosa sürükledi; binlerce kişi hayatını kaybetti.

Bu ortam 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle sonuçlandı.

Darbe sonrası ekonomi politikası değiştirildi, kamu ağırlıklı yapı zayıflatıldı ve yabancı sermayeye açılım hızlandı.

Aynı dönemde Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü de gerçekleşti.2008 yılına gelindiğinde ABD, Türk ordusunu dize getirmek ve Türkiye’nin direncini kırmak için FETÖ'cü Gladyo eliyle Ergenekon ve Balyoz tertiplerini başlattı. 2014 yılına kadar süren süreçte yüzlerce subay ordudan atıldı, Vatan Partisi liderleri Silivri zindanına hapsedildi.

Türk vatanseverleri direnerek bu süreci tersine çevirdi.

FETÖ ELİYLE DARBE GİRİŞİMİ VE SONRASI 2016 yılında FETÖ’nün gerçekleştirdiği 15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’nin son yıllardaki en kritik kırılma noktalarından biri oldu.

Devlet içindeki yapılanmanın tasfiye sürecine karşı gerçekleştirildiği belirtilen girişim, milletin ve güvenlik güçlerinin direnişiyle kısa sürede bastırıldı.

Darbenin uluslararası bağlantıları ve NATO bünyesindeki bazı unsurlarla ilişkileri olduğu yönünde iddialar da gündeme geldi; yurt dışına kaçan bazı askerlerin iade edilmemesi tartışma yarattı.

Aynı dönemde Türkiye-Rusya ilişkilerini hedef alan gelişmeler yaşandı; Rus uçağının düşürülmesi ve Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov suikastı iki ülke arasında gerilim oluşturdu.

Ancak süreç içinde Ankara ile Moskova arasındaki ilişkiler yeniden toparlandı ve iş birliği derinleşti. 15 Temmuz sonrasında Türkiye savunma sanayinde önemli adımlar attı, dış politikada daha bağımsız bir çizgi vurgusu öne çıktı.

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alımı da bu yeni dönemin sembolik hamlelerinden biri olarak değerlendirildi.

DOĞU AKDENİZ GERİLİMİ VE NATO İLE YAŞANAN TARTIŞMALAR 2020 yılında Türkiye, Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanları konusunda aktif bir politika izleyerek sahada varlık gösterdi.

Bu süreçte bazı NATO üyesi ülkeler Yunanistan’a destek verdi; ABD ve Fransa’nın Atina ile askeri iş birliğini artırması ve silah satışları dikkat çekti.

ABD’nin Yunanistan’daki askeri varlığını genişletmesi ve bölgede gerçekleştirilen tatbikatlar Ankara’da tepkiyle karşılandı.

Öte yandan 2017’de Avrupa’da düzenlenen bir NATO tatbikatında hedef panosunda Atatürk ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğraflarının yer alması krize yol açtı.

NATO karargâhlarında Türkiye karşıtı plan ve haritaların bulunduğuna dair iddialar da kamuoyunda tartışma konusu oldu.

Ayrıca Akdeniz’de Türk ticaret gemilerine yönelik bazı müdahaleler, Türkiye ile NATO müttefikleri arasındaki gerilimi daha da artıran gelişmeler arasında gösterildi.NATO'NUN TÜRKİYE'YE AĞIR BİLANÇOSU Türkiye’nin on yıllardır bir güvenlik şemsiyesi adı altında mahkUm edildiği NATO ittifakı, günümüzde artık bir savunma paktı olmaktan çıkmış, ülkenin bekasını ve milli çıkarlarını doğrudan tehdit eden bir prangaya dönüşmüştür.

Türk savunma sanayiine uygulanan örtülü ambargolar ve bölge jeopolitiğinde Türkiye’yi yalnızlaştıran stratejiler; bu kirli ortaklığın miadının dolduğunu tescillemektedir.

Soğuk Savaş kalıntısı bu yapının Atlantik'in ileri karakolu olma yükünden kurtulmak; Türkiye’nin tam bağımsız dış politika inşa etmesi, savunma doktrinini yerlileştirmesi ve Avrasya’nın yükselen dengelerinde onurlu bir aktör olarak yerini alması kaçınılmazdır.

İlgili Sitenin Haberleri