Haber Detayı

AVRUPA BİRLİĞİ: KURULUŞUNDAN DAĞILMAYA DOĞRU (2): AB Anayasa'sının reddi ve siyasi birliğin sonu
Avrupa aydinlik.com.tr
15/02/2026 19:25 (3 saat önce)

AVRUPA BİRLİĞİ: KURULUŞUNDAN DAĞILMAYA DOĞRU (2): AB Anayasa'sının reddi ve siyasi birliğin sonu

Avrupa Birliği (AB) eski kıtaya barış getirme iddiasıyla kurulmuştu. Yaşanan iki dünya savaşı kendi topraklarında büyük yıkımlara yol açmıştı.

Avrupa Birliği (AB) eski kıtaya barış getirme iddiasıyla kurulmuştu.

Yaşanan iki dünya savaşı kendi topraklarında büyük yıkımlara yol açmıştı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birlik fikri daha da somutlaştı.

Fakat ortada alt yapısı çökmüş, sanayisi yıkılmış, eski sömürgeci yıllarını geride bırakmış bir Avrupa vardı.

Diğer taraftan yıldızı Birinci Dünya Savaşı’nda parlayan ve İkinci Dünya Savaşı’nda zirveye çıkan bir Amerika Birleşik Devletleri vardı.

ABD ve Sovyetler Birliğinden oluşan iki kutuplu dünyada bugünkü adıyla Avrupa Birliği, ABD denetiminde kuruluş sürecine girmişti.

NATO’nun kurulmasıyla birlikte Sovyetler Birliğinin yıkıldığı 90’lı yıllara kadar sürecek olan soğuk savaş döneminde ve ABD denetiminde Birlik inşa edildi.

Geçen hafta birinci bölümü yayımlanan yazımda bu süreci anlattığım için ayrıntıya girmiyorum.

Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın önerisiyle ilk adım 18 Nisan 1951 tarihinde Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kurarak atıldı. 1979 yılına geldiğimizde Birlik, önce Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) sonra Avrupa Toplulukları (AT) adını aldı.

Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu oluşturuldu.

AB’NİN GENİŞLEME SÜRECİ Altı Avrupa ülkesinden oluşan birlik 1973’ten sonra önüne genişlemeyi koydu: İngiltere, Danimarka ve İrlanda 1973’te; Yunanistan 1981’de; İspanya ve Portekiz 1986’da Avusturya, Finlandiya ve İsveç 1995’te Birliğe üye oldu.

En büyük genişleme 2004 yılında gerçekleşti.

Orta ve Doğu Avrupa’dan sekiz ülke: Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Slovenya ile birlikte aynı tarihte Güney Kıbrıs ve Malta da Birliğe katıldı.

Bulgaristan ve Romanya 2007 yılında ve son olarak Hırvatistan 2013 yılında AB üyesi oldular.

İngiltere ilk üyelik başvuruşunda bunmuş fakat ABD’nin Truva atı olduğu gerekçesiyle Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle tarafından 1963 ve 1967 yıllarında iki kez veto edilmiş ancak de Gaulle sonrası Fransa’nın onayı ile 1973’de Birliğe girebilmişti.

Aynı dönemde başvuran Norveç ise ülkesinde yapılan referandumda halkın reddetmesiyle Birliğe katılmamıştır.

Daha sonra 2020 yılında İngiltere’nin Birlikten ayrılmasıyla 27 üye ülkeden oluşan bir Birlik ortaya çıkmıştır.

SERBEST DOLAŞIM: SCHENGEN ANLAŞMASI Serbest dolaşımın sağlandığı Schengen Bölgesi, 1985 ve 1990 yıllarında Lüksemburg’un Schengen kentinde imzalanan anlaşma ile oluşturuldu.

Son olarak Aralık 2024’te Romanya ve Bulgaristan’ın katılmasıyla, İrlanda ve Güney Kıbrıs hariç 25 AB ülkesi ve üye olmayan İzlanda, Lihtenştayn, Norveç ve İsviçre’yi kapsayan 29 ülke arasındaki sınırlar kaldırılarak serbest dolaşıma geçildi.

Böylece, Schengen Alanı üyeleri arasındaki sınır kontrolleri kaldırıldı.

MAASTRİCHT ANTLAŞMASI VE AB’NİN KURULMASI 1991 yılında Varşova Paktı’nın arkasından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasıyla iki kutuplu dünya sona erdi.

Rakipsiz kalan ABD, dünyada tek süper güç olarak ortaya çıktı.

ABD emperyalizmi küreselleşme projesiyle dünyaya neoliberal politikalarını dayattı.

Dolar rezerv para birimi olarak bu projenin en önemli aracıydı.

Avrupa, bu sürecin başında ekonomik bir topluluk (AET/AT) olarak bulunuyordu.

ABD’nin bu tek süper devlet atılımına karşı Avrupa AB projesiyle çıktı.

ABD ile rekabet edebilmek için kısıtlı bir ekonomik birlik yeterli değildi.

Avrupa ülkeleri arasında sermayenin serbest dolaşımını sağlayacak Gümrük Birliği sağlanmalı, Ortak bir para birimi oluşturulmalı ve dış politikada birlikte hareket eden bir politik bütünleşmeye gidilmeliydi.

İlk adım Kasım 1993’de Maastricht Antlaşmasıyla atıldı.

Oluşturulan birlik (AB) neo-liberal politikaların uygulanmasına yönelik bir örgütlenmeyi hedefliyordu; kurumlar, sermayenin mutlak diktatörlüğünü sağlayacak şekilde yeniden düzenlendi (Konsey, Komisyon, Parlamento…).

Brüksel’le simgeleşen bu diktatörlüğün oluşması için ulusal parlamentolar devreden çıkartılmalı ve egemenlik hakları bu diktatörlüğe devredilmeliydi.

Sermayenin mutlak diktatörlüğünü öngören AB projesi, Avrupalıya içi boş «Barış ve insan hakları» söylemiyle sunuldu.

Bunun böyle olmadığını Avrupa halkları yaşanan pratikle gördü.

Emperyalist bir proje olan AB’nin barış değil, savaş (Yugoslavya’nın parçalanması, Ukrayna’da faşist darbe ve Rusya’ya karşı Ukrayna desteklenerek savaş kışkırtıcılığı, Suriye ve Afrika’da müdahaleler), insan hakları değil, en büyük insan hakkı olan insanca yaşamanın ekonomik şartlarını yok eden (İşsizlik ve yoksulluk) olduğu ortaya çıktı.

Küreselleşmenin neo-liberal politikalarının ulus-devlet yapısını parçaladığı ve ulusal kimlik ve kültürü yok ettiği görüldü.

AVRUPA BİRLİĞİ ANAYASASI Avrupa Birliği’nin (AB) kuruluşundan bu yana yaptıkları antlaşmalar değişen dünya şartlarında aşındı ve uygulanamaz oldu.1951 Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Kuruluş Antlaşması (Paris Antlaşması), 1957 Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Kuruluş Antlaşması (Roma Antlaşmaları) yapıldı.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra 1990’da iki Almanya’nın birleşmesi, Doğu Avrupa ülkelerinin bağımsız devletler olarak ortaya çıkması yeni bir antlaşmayı gündeme getirdi. 1992’de Avrupa Birliği Maastricht Antlaşması yürürlüğe girdi.

Ama 1997’de Amsterdam Antlaşması ve 2001 yılında Nice Antlaşmasının yapılmasına ihtiyaç duyuldu. 50 yıl sonra birbiri ardına çöp olan bu antlaşmaları tek bir belgede toplayacak Avrupa Birliği Anayasası hazırlanmasını öngören yeni bir antlaşma 2004 yılında Roma’da imzalandı.

Hazırlanan AB Anayasası 2005 yılında üye ülkelerde referanduma sunuldu.

Kabul edilmesi için tüm üye ülkelerin “Evet” demesi gerekiyordu.

Fransızlar, Avrupa projesinin liberal bir sermaye Avrupası olmasının yanında, ulusal egemenliği ve ulusal kimliği de yok etmeye yönelik bir Anayasa olduğu için “Hayır” demişlerdi.

Hollanda da “Hayır” dedi ve Anayasa kabul edilmedi.

AB’nin inşa süreci büyük darbe yerken, ülkeler kendi iç politikalarını öne çıkarmaya başladı.

Her ülke “ulusal çıkarları”nı nasıl savunacağı telaşına düştü.

Fransa’da yeni kurulan hükümet başkanı Dominique de Villepin, hükümet politikalarını açıklarken ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sorunları aşmak için “Önce Fransa, önce Fransızlar” demişti.

Le monde gazetesinin 14 Haziran 2005 tarihli “Ekonomi” ekinin başlığı şöyleydi “Fransa: Korumacılık eğilimi”.

Yazıda, Fransa eski maliye Bakanlarından Jean Arhhuis “Devletin rolü kendi toprağını savunmaktır.

Bunu AB düzeyinde yapmalıyız.

Korumacılık sorusunu öne sürmeye cesaret edilmeli” dedi.

Avrupa ülkeleri AB’nin geleceğini değil tek tek kendi ülkelerinin geleceklerini öne çıkardıkları bir döneme girmişti.

AB artık Avrupalı insana hayal kurdurmuyordu.

Bu belirsizlik 2007 yılına kadar sürdü ve Anayasa rafa kaldırıldı.

Mayıs 2007’de Fransa cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy dönemi başlayacaktı.

LİZBON ANTLAŞMASI AB dönem başkanlığını devalan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, anayasasız kalan AB’nin bu sorununu çözmek için kollarını sıvadı. 2009 yılında AB Anayasası’nın yerine gündeme getirdiği “Basitleştirilmiş Avrupa Antlaşması - Le Traité Européen Simplifée” diğer adıyla Lizbon Antlaşması’nın kabul edilmesini sağladı.

Bu kez AB işi sağlama almış, referanduma gidilmemiş ve antlaşma parlamentolarda oylanarak yürürlüğe girmişti.

Fakat anayasada öngörülen AB bayrağı, milli marş ve semboller Lizbon Anlaşması’nda yer almamıştı.

Sözüm ona Avrupa’da yükselen milliyetçiliğe karşı ulusal hassasiyetler “dikkate alınmıştı”.

Amaç 2005 AB Anayasası referandumunda küreselleşmeye karşı yükselen egemenlikçi hareketlerin önünü kesmekti. 20 Ekim 2007 tarihli Le Monde gazetesinin başyazısında “AB, Genişlemeyi hazmetmediği ve küreselleşmeye uyarlanabilir bir proje oluşturmadığı sürece, nefes alamayacaktır Lizbon Anlaşması sadece gerekli bir adımdır ama yeterli değildir” şeklinde yorumladı.

O günlerde, Le Voix du Nord gazetesinde Hervé Faure, bayrak ve marşın anlaşmaya girmemesini şöyle değerlendirdi: “Sorun mavi bayrağın ve marşın var olma hakkından ziyade, gerektiğinde Avrupalı, gerektiğinde de ulusalcı davranmak isteyen üye ülkeleri ürkütmemek için bu antlaşmaya konmaması önemlidir” denildi.

Les dernières nouvelles d’Alsace gazetesinde ise Jean-Claude Kiefer, Lizbon Antlaşması’nı “Birleştirici değil, çıkar gruplarına göre bölüyor (…) Zira antlaşmanın hiçbir yerinde AB’nin hedefi belirtilmiyor” şeklinde yorumluyordu.

Kaynak: Ali Rıza Taşdelen, Paris Komünü’nden Sarı Yeleklilere, Kaynak Yayınları, 2020.

Not: Önümüzdeki hafta, barış için yola çıkan Avrupalıların, ABD denetiminde ve NATO içinde nasıl emperyalist işgallerin aleti olduğu ve Avrupa’nın göbeğinde Ukrayna savaşında Rusya’ya karşı nasıl savaş kışkırtıcılığı yaptığını ele alacağız.

FRANSIZ HALKI AB ANAYASA’SINA HAYIR DEMİŞTİ 29 Mayıs’ta yapılan referandumda Fransız halkı AB Anayasasına ‘hayır’ diyerek Avrupa Birliğinin geleceğini bir belirsizliğe sürükledi.

Böylece AB Anayasası geçersiz hale geldi.

Yarım asırlık inşa sürecinde alınan tüm kararlar, imzalanan tüm anlaşmalar yangından mal kaçırırcasına kamuoyunun tartışmasına açmadan, halka rağmen hükümetler ve bürokratlar tarafından yapılmıştı.

Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, referandum kararı aldığında “evet” çıkacağından emindi.

Ama bu sefer Fransız halkı ben de varım dedi ve ağırlığını koydu.

Sosyal sorunlar, ekonomik zorluklar ve işsizlik Fransız halkının tepkisini ortaya koymada bir kıvılcım rolü oynadı.

Ama sorun sadece ekmeğin küçülmesi sorunu değildi; halk AB tartışmalarının içine girdikçe önlerine konan Avrupa projesinin liberal bir sermaye Avrupası olmanın yanında, ulusal egemenliği ve ulusal kimliği de yok etmeye yönelik bir proje olduğunu gördü.

Önerilen Anayasa, Anglo-Sakson tarzı neoliberal bir serbest pazar ekonomisi öngörüyor ve sosyal devleti ortadan kaldırıyordu.

Avrupa Merkez Bankasının yetkilerini artırıyor, sosyal harcamaların ve sübvansiyonların kısılmasını, kamu hizmetlerinin daraltılmasını hatta tamamen ortadan kaldırılmasını öngörüyordu.

Son yüzyılda kazanılmış sosyal haklara saldırıyor, özelleştirmeyi dayatıyor ve serbest rekabetin en temel hak olduğunu ifade ediyordu.

Demokratik karar mekanizmalarını yok ediyor, ulusal egemenlikten vazgeçmeyi öngörüyordu.

Dinin kamusal alana girmesinin önünü açıyor ve laikliği yok sayıyordu.

Ulusal azınlıkları ön plana çıkararak ulus-devlet yapısını parçalıyordu.

KÜRESELLEŞME KARŞITLARI SAĞ SOL DEMEDEN BİRLEŞTİ Referandum tarihinin açıklanmasıyla birlikte AB Anayasası’na ‘Hayır’ diyen Fransız halkının mücadelesini Paris’te gün gün, adım adım yakından takip etmiştim.

Sosyalist Parti ve Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın partisi bölünmüş, önemli bir bölümü ‘Hayır’ kampanyası yürütüyordu.

Fransız Komünist Partisi ve Ulusal Cephe (Ulusal Birlik) ve diğer irili ufaklı egemenlikçi partiler, Çiftçi Konfederasyonu ve İşçi sendikaları, ATTAC gibi küreselleşme karşıtı dernekleler mahallelerde ve köylerde yaptıkları toplantılarda AB Anayasasını madde madde anlattılar. ‘Hayır’ oyları sadece bir siyasi düşünceyi yansıtan oylar değildi.

Sistem partilerinin küreselci kesimlerinin dışında sağ sol bir araya gelmişti.

Bu durum birçok sosyolog ve siyaset bilimcinin kafasını karıştırsa da hepsinin ortak görüşü, ortak paydası iş-ekmek-ulusal egemenlik ve kimlik olan yeni bir halk hareketinin oluşmaya başladığı şeklinde olmuştu.

Gelişen bu hareket ‘Evet’ kampanyası yürüten Fransa’nın klasik sağ ve sol partilerini altüst ederek bölünmenin eşiğine getirmişti.

AB Anayasasına ‘hayır’ çıkması, Chirac’ın deyimiyle Fransa’nın Birlik içindeki etki ve gücünü azalttığı gibi AB’nin geleceğini de belirsiz bir duruma getirdi.

Bu sonuç diğer AB ülkelerini ve AB kurumlarını derinden etkiledi.

Anayasanın ‘hayır’ oylarıyla geçerliliğini yitirmesi AB’nin siyasal Avrupa projesini suya düşürdü. ‘Hayır’ sonucunun açıklanmasından sonra gerek Konsey Başkanı Jean-Claude Juncker gerekse Komisyon Başkanı José Manuel Barroso ve Parlamento Başkanı Josep Borrell yaptıkları açıklamada Avrupa Birliğinin bir belirsizlik sürecine girdiğini belirttiler.

İlgili Sitenin Haberleri