Haber Detayı

İnsanların yaraları üzerine bir film
Cumhuriyet pazar cumhuriyet.com.tr
15/02/2026 11:22 (1 saat önce)

İnsanların yaraları üzerine bir film

Oscar adayı filmi “Sirat” ile izleyiciyi metafiziksel bir yolculuğa çıkaran yönetmen Oliver Laxe ve başrol oyuncusu Sergio Lopez; kabullenmeyi, onurlu ölümü ve insanın en derin yaralarını anlattı: “Bu film, kendi manevi pratiğimin bir parçası.”

Ödül sezonuna damgasını vurarak yılın çok konuşulan filmlerinden biri haline gelen iki dalda Oscar adayı Sirat, Mubi Türkiye'de gösterime girdi.

Filmin yönetmeni Oliver Laxe ve başrol oyuncusu Sergio Lopez ile bu sarsıcı hikâyeyi ve yaratılış sürecini konuştuk. - İlk olarak filme adını veren kavramla başlayalım.

Sirat, İslam kültürünün bir parçası ve haliyle ben de bu kavrama aşinayım.

Ancak ben, Sirat'ın sizin nezdinizdeki anlamını ve neden bu ismi seçtiğinizi biraz daha ayrıntılı olarak dinlemek istiyorum.

Oliver Laxe: Ben dindar biriyim ve bunu uygulamaya çalışıyorum.

Elbette bu seviyeye ulaşmak zor oldu.

Ama Sirat benim hayatımda her gün söylediğim bir kelimelerden biri haline geldi.

On üç yıldır Sirat benim için yol, ruhani bir yol anlamına geliyor.

Çoğu zaman zor olan bir yol bu.

Ama bu film, Sirat'ın bir parçası olarak, kabul etmeyi, kırılganlığınızla, savunmasızlığınızla, kusurlarınızla bağlantı kurmayı göstermeyi hedefliyor.

Mükemmel bir Sirat'a sahip olmak için kusurlarınızı, kırılganlığınızı, yaralarınızı kabul etmelisiniz.

Bu film, biz insanların sahip olduğu yaralar üzerine...

Rumi'nin bir sözünü hatırlıyorum: Kırık kalpler en güzel kalplerdir, çünkü ışığın boşluklardan, çatlaklardan geçmesine izin verirler.

Ve bir bakıma, hepimiz kırılmış haldeyiz.

Tüm insanlar, bizler kırılmışız.

Yani hepimiz güzeliz aslında. - Fakat bunların dışında filmlerinizde genel olarak, ölüm, yas, yabancılaştırma, dışlanmışlık gibi temaları görüyoruz.

Elbette bunların hepsinin mistik, uhrevi bir yanı var.

Karakterler, fiziksel ve metafiziksel yolculuğu bir arada deneyimliyorlar.

Hatta bu, doğayı gösterme biçiminize dahi yansıyor.

Bu temaları seçmenizin sebebi nedir?

O.

Laxe: Fas'a ilk geldiğimde zaman, komşularım ve arkadaşlarımın birisi vefat ettiğinde kurdukları bir cümleye başlangıçta çok şaşırmıştım: Biz Allah'a aitiz ve kuşkusuz ona döneceğiz.

O zamanlar bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum, ama hissediyordum.

O insanlarda huzur hissettim.

Kabullenme hissettim.

Ayrılık hissettim.

Bunu duyduktan ancak üç yıl sonra, Fas'ta 12 yıldır yaşadığım için anlamını kavrayabildim ve bu cümleyi kullanmayı öğrendim.

Ama başlangıçta, kendimi adeta bir bebek gibi hissetmiştim.

Ölümü pratik etmem gerektiğini hissetmiştim.

Ölümü bir şekilde dostum olarak kullanmam gerektiğini; sonsuzluğa açılan bir kapı, hayata daha bağlı olmak için bir yol olduğunu düşünmüştüm.

Yani Sirat, bu film, benim manevi pratiğimin bir parçası.

Ölmeden önce ölmeyi denemedik istedim.

Bunun için kendimizi hazırlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Bence sanat ve sinema, katarsis ve dönüşüm için bir yer ve bu sebeple Sirat'ı çektim. - O halde bu soruyu ikinize de sorabilirim: Sirat’ta, geleneksel anlamından farklı bir şekilde, Sirat’ı geçemeyen ilk kişi bir masum oluyor.

Bu tercihinizin sebebi, bilhassa savaşı da arka planına alan bir filmde “ilk masumları kaybederiz” düşüncesi miydi?

O.

Laxe: Bence hepimiz masumuz.

Sadece birkaç kişinin masum olduğu fikri bence gerçekten modern bir fikir.

Hepimiz kutsanmışız.

Ne zaman öleceğimiz, benim gibi geleneksel bir adam için önemli bir soru değil.

Öleceğin zaman ölürsün.

Bunun adil olup olmadığı önemli değil.

Benim için Tanrı adaletsiz değildir.

Böyle olması gerekiyordur.

Ben bu kabul düzeyine ulaştım ve arkasındaki armağanı, kutsamayı görebilme yeteneğine sahibim ya da sahip olmaya çalışıyorum.

İşte mesele bu.

Her şeyi anlamaya çalışmıyorum.

İnsan olarak elimde olmayan şeyler olduğunu kabul ediyorum.

Bu yüzden bir ruhun neden bu dünyaya geldiğini ve bu dünyanın amacının ne olduğunu anlamak zor.

Filmde ölenler, kendi vizyonlarına sahiptiler.

Ve biliyorum ki onlar geldiler ve adımlarının başkaları üzerinde bir etkisi oldu.

Öyleyse soru neden öldükleri değil, nasıl öldükleri.

Bu, manevi bir yol izleyen biri için bir soru.

Burada İspanya'da, Türkiye'de, Japonya'da ya da her nerede olursa olsun.

Mesele şu ki, onurlu bir şekilde mi öleceğiz, yoksa onursuz mu?

Sergio Lopez: Benim için de böyle galiba.

Her şeyi anlamam gerekmiyor.

Benim için bu daha kolay.

Ben sadece bir aktörüm, bu yüzden biraz transta olmaya çalışmam gerekiyor çünkü ben Luis değilim.

Bu benim adım değil.

Bruno, Steban'ı canlandıran aktör, o da benim oğlum değil.

Ben kendim için ne yapabilirsem yapayım asla yeterli olmayacak.

Başka seçeneğim yok, sadece o trans halinde olmaya çalışmak zorundayım.

Bunun için bir guruya ihtiyacım var, bir ışığa ihtiyacım var, zihnimi aydınlatacak ve bana ilham verecek birine.

Sakinleşmeye çalışıyorum ve fazla düşünmemeye çalışıyorum.

O.

Laxe: Diğer bir deyişle bu, Sergio'nun söylediği, insanların ve sanatçıların içine girmesi gereken teslimiyet halidir.

Teslim olmalıyız.

Sıfır olmalıyız.

Bizi aşan, bizim aracılığımızla ifade edilmek isteyen bir şeyin kanalı olmak istiyorsak, sıfır olmalıyız.

S.

Lopez: Evet, benim işimde, bilmediğini kabul etmek zorundasın.

Bu çok büyük bir şey.

Şüpheyi kabul etmek ve uçuruma atlamak ve karakterin ruhunu, maneviyatını bulmaya çalışmak zorundasın. - Buradan hareketle belki karakteriniz hakkında da biraz konuşabiliriz, çünkü inanılmaz bir dönüşüm geçirdi hikâye boyunca.

Rolünüze nasıl hazırlandınız?

Onu nasıl canlandırdınız?

S.

Lopez: Kendimi düşünmemeye çalıştım.

Kendimi unutmaya çalıştım.

Sadece orada olmayı denedim.

Sadece ben vardı.

Hatta profesyonel olmayan diğer aktörlerden ilham alma şansım vardı.

Onlarda bir şey vardı.

Teknik kaynakları yoktu, ama onlar oradaydı.

Ve bu yüzden denedim.

Çok fazla bilgi vermemeye, cevapları değil, soruları sormaya çalıştım.

Ruhumu, kalbimi açıyorum ve kendimden geçmiş bir halde yine, Luis'i portrelemeye çalıştım.

Ben değildim o, ama o benim bedenime sahipti.

Vücuduma güvendim bu noktada.

Kafamda bir cevap yoktu, ama belki duruşum, vücudum, soruları cevaplayabilirdi ve ben de bunu denedim bu filmde. - Filmin çoğu çölde geçtiği için çekim sürecinden de konuşabiliriz.

Bu süreç sizin için nasıldı?

Çünkü epey zorlu bir süreç olmuş olmalı.

O.

Laxe: Dediğim gibi ben geleneklere bağlı biriyim.

Gelenekçi biriyim, ama aynı zamanda modernliğin de bir parçasıyım.

Benim için doğada fotoğraf çekmek, sadece doğanın güzel olması, iyi bir arkadaş olması ve fotoğraf çekmenin havalı olması nedeniyle değil.

Bana göre her şey ilahidir.

Neden çölde film çekiyorum?

Neden doğada film çekiyorum?

Çünkü doğa kendini gösterir.

Doğa bizimle konuşur, bize söyler, bizi sınar, bize sorar; biz kimiz?

Doğru yolda mıyız, değil miyiz?

Kendi yolumuzda mıyız, değil miyiz?

Sirat'ta olan da buydu, bazen hayat bazen doğa ya da Tanrı sizi sınıyor.

Ya da size bakması gereken yol sizi incitir.

Tanrı sizi sevdiğinde sizi incitir derler. - Filmin arka planında bir üçüncü dünya savaşı var.

Ama bunu çoğunlukla radyodan duyuyoruz.

Ve filmin atmosferi savaşın başlangıcı gibi değil, daha çok savaş sonrası veya kıyamet sonrası bir dönem gibi.

Tam olarak şimdiki zaman değil, daha çok geleceğe yakın bir şey.

Ve karakterlerin içinde bulundukları durum da bu hissi pekiştiriyor gibi.

Neden bu atmosferi seçtiğinizi konuşabilir miyiz?

O.

Laxe: Bilmiyorum.

Senin de dediğin gibi, bu gelecek olabilir ya da distopik bir an olabilir.

Ama bir bakıma, karakterlerden birinin dediği gibi; uzun zaman oldu.

Dünyanın sonu geleli uzun zaman oldu.

Evet, biz gerçekten heyecan verici bir an yaşıyoruz.

Dünyada çok fazla acı çekiyoruz.

İnsanlık çok fazla acı çekiyor.

Gerçekten nevrotik bir dönem.

Dengede olduğumuzu düşünüyoruz ama değiliz.

Ama aynı zamanda film, dünyanın her zaman sonu olacağı fikrini çağrıştırıyor.

Her gün, onurlu bir şekilde ölmeyi öğrenmek için bir fırsat bu.

Bu, insanlara verilen umut ve armağandır bir bakıma çünkü ne zaman öleceğimizi seçemeyiz.

Seçebileceğimiz şey, onurlu bir şekilde ölmek isteyip istemediğimizdir.

Bence Sirat bunu anlatıyor.

Filmde ölen insanlar, bence ruhları kendilerinden geçmiş şekilde, trans halinde yaşayarak ölüyorlar.

Başkalarına yardım ederek, başkalarına bakarak, dans ederek ölüyorlar.

Belki bu noktada, temel olarak oyuncuların seçilme süreci hakkında da konuşabiliriz, çünkü az önce bahsettiğimiz atmosfer, oyuncu kadrosuna da yansıyor.

Oyuncuların seçimi, savaşın bıraktığı izlerle mi bağlantılıydı, yoksa başka bir neden daha vardı mıydı?

O.

Laxe: Bu aslında dönemle bağlantılı.

Bizler Batılı insanlarız ve bir bakıma Batı toplumunun tamamen başarısız olduğu algısına sahibiz.

Sürdürülebilir olmadığını gördük.

Tamamen nevrotik bir şeye dönüştü.

Örneğin, hükümetlerinin savaşla barış yapma gibi çılgın bir fikri olduğunu gördüler.

Muhtemelen gelecekte göçün güneyden kuzeye değil, kuzeyden güneye olacağı fikrini ortaya attık.

Güneyde veya batıda, insanların hayatla yüzleşmek için daha fazla araca sahip olduklarını düşünüyorum.

Hayatın onlara verdiklerini kabul etmek için daha fazla araca sahipler.

Evet, bu karakterler kırılgan, savunmasız insanlar.

Onları seçerken Rave partilerinde ve alternatif topluluklarda oyuncu seçimi yaptık.

Fas'ta yaşarken, bu insanların Arapça öğrenmeye çalışan tek topluluk olduğunu gördüm.

Turist değillerdi.

Faslılara gerçekten derin bir ilgi duyuyorlardı.

O zaman onlara hayran olmaya başladım.

Onlar kibirden yoksun olan Avrupalılardı.

Film belki de bu sebeple bir rave partisi etrafında geçen uzun, sessiz bir sahneyle başlıyor.

Karakterler hiç konuşmuyorlar, sadece yapmaları gerekeni yapıyorlar.

Bu, bir açılış sahnesi olarak gerçekten ilginçti.

O.

Laxe: Bence Rave toplulukları şunu anımsatıyorlar.

Sürekli Zikr yapıyorlar.

Binlerce yıldır yaptığımız şeyi, yani bedenlerimizle dans edip dua etmeyi hatırlatıyorlar.

Görünüşe göre bunu seküler bir şekilde yapıyorlar, ama bu hareket dini bir hareket.

Ve gerçekten kutsal bir hareket.

Dans ederken kendilerini aşmaya çalışıyorlar.

Zikr yapıyorlar, Hadara yapıyorlar; muhtemelen en iyi şekilde değil, hatta muhtemelen dengeli bir şekilde de değil.

Elbette gerekli araçlara sahip değiller ama yine de aşmayı deniyorlar ve bu benim saygı duyduğum bir şey.

Benim araçlarım var, örneğin bir ustam var.

Benim durumumda bir Şeyh'im var, uygulamam var, ama kendimi aşabildiğimden emin değilim.

Yargılamak istemiyorum.

Başkalarını yargılamak istemiyorum.

Onlarda izlemeyi sevdiğim şey, rave topluluklarının jestleriydi; jestleri gerçekten çok güzeldi. - Son olarak finalden biraz bahsedelim.

Ben şöyle hissettim.

Ana karakterin göç edenlerle bağ kurduğu sahnelerden biri de finaldi.

Ve bu his, savaş nedeniyle zorunlu göç gibi kavramların, aslında Avrupa'dan da o kadar uzak olmadığıyla ilişkili olduğu fikrini verdi bana.

Siz ne dersiniz buna?

O.

Laxe: Finali herkesin kendi bakış açısından yorumlamasını isterim aslında.

Çünkü bence günümüzde hepimiz aynı yarayı paylaşıyoruz.

Hepimiz bir şekilde kırılmış durumdayız.

Bu dünyaya gelmek bir bakıma bir yaradır.

Bu maddi dünyaya gelmek zordur.

Ruhlarımız için acı vericidir.

Kimse bu dünyaya gelmek istemez.

Sıcak bir yerdeyken buraya geliyorsunuz.

Ruh için zor bir şey.

Ama evet, bence günümüzde, eğer istersek, hayat bizi bir uçuruma itiyor gibi bir an yaşıyoruz.

Bu yüzden inancım var.

İnancım var çünkü senaryoya güveniyorum.

Senaryonun, hayatın senaryosunun gerçekten iyi yazılmış olduğuna inanıyorum.

Bence hayat, Tanrı, Allah, her neyse, bizden daha fazla insan olmamızı istiyor.

Daha fazla insan olmamız tek cevap.

Bu trende bulunan insanlar, acı çekiyorlar.

Ama bu acı sayesinde, huzur ve kabullenme içindeler.

Böyle bir cümle vardı: Her acının bir armağanı vardır.

İlgili Sitenin Haberleri