Haber Detayı
Buchu’nun kokusunda saklı olan
Dolunay, dağların omuzlarına çökmüş; geceyi saran gölgelerin çeperini gümüş bir çizgiyle yumuşatıyordu.
Dolunay, dağların omuzlarına çökmüş; geceyi saran gölgelerin çeperini gümüş bir çizgiyle yumuşatıyordu.
Cape Town’a yüz kilometre mesafedeki Tulbagh vadisindeki arkadaşımızın şarap bağında geçirdiğimiz uzun günün ardından şehre dönüyorduk.
Arabada üç kişiydik.
Öndekiler koyu bir sohbete dalmıştı.
Bense başımı cama yaslamış, akıp giden dağ siluetlerini izliyordum.
Gündüz deneyimlediğim hisler, gece ilerledikçe zihnimde daha net, daha dokunaklı bir hal alıyordu.
TOPRAĞIN RİTMİNE KURULAN HAYATLAR Bir kentlinin “Bambaşka hayatlar da mümkünmüş” diyeceği türden bir gün yaşamıştım.
Bu tecrübe; “Bir daha dünyaya gelsem böyle bir hayat yaşamak ister miyim” düşüncesini zihnimde yeşertmiş olmalı.
Bağcılık, bir bakıma hayatının ritmini toprağın ritmine göre kurmak.
Asmanın ne zaman suya ihtiyaç duyduğunu, rüzgârın üzüm kabuğunu nasıl olgunlaştıracağını, yağmurun ne zaman yaklaşacağını bilmek.
Geceleri dağlardan yükselen baboon çığlıklarını fon müziği gibi kabullenmiş, Cape kobraları ya da puff adder gibi ölümcül yılanlarla iç içe yaşamayı kanıksamış olmak!
Şehir yaşamından bakınca kolayca romantize edilebilecek ama içinde büyük bir cesaret, adanmışlık ve sükûnet barındıran bir hayat.
Günün asıl sürprizi; en yakın arkadaşımın vaftiz oğlu olan şarap bağı sahibinin, “Görmeden dönmeyin, günbatımı şahane olur” diyerek bizi dağın eteklerine ekili buchu tarlasına davet etmesiydi.
Yalnızca arazi aracının çıkabildiği taşlı, çukurlu bir patikaya girdik.
Araca bizden önce binen üç büyük köpek çoktan en rahat koltuklara yerleşmişti.
Öyle kendilerinden emindiler ki ne yer açmak istediler ne de bizi umursadılar.
Araç, taşların üzerinden ağır ağır geçerken biz sağa sola savruluyor, her çukurda biraz silkeleniyorduk.
Buchu tarlasına adım attığımız anda, hava bir anda değişti.
Tarif etmek zor!
Nane gibi serin ama nane değil; limon gibi ferah ama keskin değil; adaçayı gibi otumsu ama insanın içine işleyen ve tüm duyularını ele geçiren bir notaya sahip.
BİR BİTKİDEN FAZLASI “Buchu, ‘Khoi’ ve ‘San’ halkları için yalnızca hoş kokulu bir bitki değildi” diye anlatıyor bağın genç sahibi, gülümseyerek avucunda birkaç yaprak evirip çevirirken.
Yapraklar ezilip deriye sürülür, ateşe atılıp dumanı hastaların üzerinde gezdirilirdi.
Kötü ruhların uzaklaştığına, insanın içindeki ağırlığın hafiflediğine inanırlardı.
Törenlerden önce Khoi kadınları vücutlarını buchu yağıyla ovar; bu yöntemin hem bir korunma hem de atalarını davet etme yolu olduğu düşünülürdü.
San şifacılarıysa buchu’nun kokusunun “ruh kapılarını araladığını” söylerdi.
Buchu dumanının insanın iç dünyasında bir tür durugörü ve berraklık bıraktığı dile getirilirdi.
Bugünse buchu yapraklarından elde edilen esansiyel yağlar, ünlü parfüm markalarının alt notalarında kullanılıyor; çoğu zaman şaraptan daha fazla ekonomik değer yaratıyor.
O yüzden o akşam tarlanın ortasında durduğumuzda, yalnızca bir bitkinin kokusunu almıyorduk.
Rüzgârla birlikte, bu topraklarda binlerce yıldır yaşamış insanların duaları, fısıltıları ve ritüelleri de aramızdan geçip gider gibiydi.
Bazı kokular vardır; insanın hafızasına değil, doğrudan ruhuna kaydolur.
Buchu da onlardan biriydi.