Haber Detayı
Bir hobi ya da bir lüks değil, evrimsel ve bilimsel bir zorunluluk: Fiziksel egzersiz
Aynaya baktığınızda modern kıyafetler giymiş, elinde akıllı telefon olan ve doğru ya da yanlış herhangi bir bilgiye her an ulaşma imkânına sahip bir 21. yüzyıl insanını görüyorsunuz.
Ancak aynadaki görünenin aksine, derimizin altında yatan biyolojik gerçeklik bize bambaşka şeyler anlatıyor.
Bugün modern tıbbın “hastalık” olarak tanımladığı birçok sorun esasında sorunlu bir vücudun değil, gerektiği gibi kullanılmayan bir makinenin isyanıdır.
İnsan fizyolojisi ofis sandalyelerinde oturup kalmak, hareket etmeyi en aza indirerek hareketsiz bir yaşama alışmak gibi son 50-60 yılda ortaya çıkan alışkanlıklara göre evrimleşmedi; 2 milyon yıllık süreçte hareket etmek üzerine tasarlandı.
Bu yüzden deri, kas ve kemiklere, hatta daha derinlere inildiğinde genetik kodlarımız bizlere bambaşka bir hikâye anlatmaktadır: Bizler hala Afrika savanlarında avını kovalayan, hayatta kalmak için günde kilometrelerce yürümek, tırmanmak ve yük taşımak zorunda olan birer ‘avcı-toplayıcıyız’.
İnsanlık tarihinin yaklaşık olarak yüzde 99’luk kısmı, yani yaklaşık 2 milyon yılı, avcı-toplayıcı olarak geçti.
Bu dönemde hayatta kalabilmek muazzam bir çaba gerektiriyordu.
İnsanlar fizyolojileri gereği diğer yırtıcılar gibi çok güçlü pençelere ya da avın peşinden çok hızlı koşma özelliğine sahip değildir.
İnsanı, gözüne kestirdiği avını kolaylıkla avlayabilen diğer yırtıcılardan ayıran en önemli özellik terleme yeteneği ve iki ayak üzerinde durabilme kabiliyetidir.
Bu sayede avımızı yorgunluktan tükenene kadar saatlerce takip edebilir, daha uzun sürse de nihayetinde avlayabilirdik.
Bu özellik bugün koşarken, yüzerken ya da yüksek eforlu herhangi bir aktivite, bir spor yaparken bunu uzun süreler boyunca devam ettirebilmemizi sağlayan aerobik kapasitemizin, yani “egzersiz sırasında vücudun kullanabildiği maksimum oksijen miktarının” temelini oluşturmuştur.
Avın peşinden koşarak onu yakalamak toplam işin sadece bir parçasıydı.
Bu yüzden atalarımız sadece koşmuyorlardı; avladıkları hayvanları kamplarına taşıyor, barınak yapıyor, ağaçlara tırmanıyor ve sert toprağı kazarak kök bitkiler arıyorlardı.
Kasları uzun çok uzun yıllar boyunca yaptıkları bu işe göre uyum sağladı ve gelişti.
İşte bu aktiviteler, bugün bizleri çoğu hastalıktan korumanın temel reçetesi olan “ağırlık antrenmanı”nın, yani direnç egzersizlerinin evrimsel karşılığıdır.
ÇAĞIMIZIN PANDEMİSİ: HAREKETSİZLİK Evrimsel süreçte besin kıttı.
Bu yüzden vücudumuz hareketsiz kaldığı zamanlarda enerjiyi korumak (yağ depolamak) ve gereksiz dokuyu (kullanılmayan kasları) yıkmak üzere programlandı.
Modern dünyada besin bol ve hareket az olduğu için, yani çoğu insanda alınan enerji yakılandan devamlı bir şekilde fazla olduğu için bu eski hayatta kalma mekanizması obezite ve metabolik hastalıklara yol açmaktadır.
Vücudumuz “kullan ya da kaybet” prensibiyle çalışır.
Egzersiz yapmadığınızda, yani kasları düzenli ve bilinçli bir yorgunluk altında bırakmadığınızda vücudunuz dinlenecek bir neden de bulamaz ve çürümeye (dejenerasyona) başlar.
Daha basit ifadeyle: “Kullanmadığın kası kaybedersin.” Sonuç olarak kas ve iskelet sağlığından metabolik sağlığa, hormonal dengeden beyin ve ruh sağlığına kadar sayısız faydası olan fiziksel egzersiz (özellikle ağırlık/direnç çalışmaları), modern insan için bir lüks ya da boş zamanları değerlendirmek üzere bir hobi değil; uyumak, su içmek, yemek yemek gibi biyolojik bir ihtiyaç ve genetik mirasının bir gerekliliğidir.
Vücudumuz hala avlanan, tırmanan ve yük taşıyan atalarımızın genlerini taşımaktadır.
Bu genetik beklentiyi karşılamadığımızda, modern kronik hastalıklarla karşı karşıya kalırız.
Sonraki yazılarda fiziksel egzersizin faydalarını ve hareketsizliğin getirdiği zararları daha derinlemesine inceleyeceğiz.
Taşıdığımız beden ve sağlığımız bizden daha çok bu vatana ait; ona iyi bakmalı.