Haber Detayı

‘Satıcının Ölemeyişi’ ’Satıcının Ölümü’ üzerine
Kültür sanat aydinlik.com.tr
28/03/2026 00:00 (4 saat önce)

‘Satıcının Ölemeyişi’ ’Satıcının Ölümü’ üzerine

Bir Amerikan Rüyası eleştirisi olarak okunabilecek Arthur Miller’ın “Satıcının Ölümü” adlı oyunu, bugün kapitalizmin en güçlü mekânlarından birinde, büyük bir sermaye yapısının sponsorluğunda sahneleniyor.

Bu yalnız estetik bir tercih ya da kültür politikası meselesi değildir; kapitalizmin, eleştiriyi yeniden üretim döngüsüne katarak işlevsizleştirdiğini gösteren canlı bir görüntüdür.

Belki de Jean Baudrillard’ın sözünü ettiği “aşı” etkisinin sahne üzerinde somutlaşmış hâlidir.

Sahnelemenin Satıcı’yı alıştığımız salonlardan çıkarıp bir Center’a davet etmesi, onu ölümünden sonra yaşatması olarak okunabilir.

Sistem, Willy Loman’ın bedavadan ölmesine izin vermemekte; o her akşam sahnede ölüp ertesi gün dirilerek tam bir “askıda kalma” durumu yaşamaktadır.

İşte bu ölemeyiş hâli, bugün Türk Tiyatrosunun içinde bulunduğu durumu anlamak için başlı başına bir metafordur.

Dışarıdan bakıldığında Türk Tiyatrosu da bir ölümün ertelenmesi hâli içinde dönüp durmaktadır.

Tiyatromuzun sahneleri, seyircisi vardır ve seyirci sayılarında dikkate değer bir artış olduğu iddia edilmektedir.

Ancak Türkiye’de tiyatro meslek olarak tanımlanmamış, hukuki sınırları belirlenmemiş, kendi var ama yasası yok bir alandır.

Yasayla kurulmuş gibi gözükseler de ödenekli tiyatrolarımızın devasa mevzuat açıkları vardır. 77 yaşındaki Devlet Tiyatroları’nda sanatçı kadrosunda çalışanların sayısı azalırken güvencesiz çalışan sayısı artmaktadır.

İBB Şehir Tiyatroları’nda ise işçi statüsünde çalışanların sayısı, sanatçı kadrosundakilerin iki katından fazladır.

Aynı sahnede farklı statülerde çalışan insanların arasında çalışma barışı sağlanamamaktadır.

Özel tiyatrolar ayakta kalma mücadelesi verirken, Sermaye Tiyatrolarını toplumsal fayda ile yan yana getirmek zorlaşmaktadır.

Büyük prodüksiyonlar etrafında yükselen polemikler yapısal bir tartışmaya dönüşememekte, sadece semptomlar konuşulmaktadır.

Normların olmadığı, alanın kurallarla değil sermayenin gücü ve keyfilikle yürüdüğü bir ortamda, Türk Tiyatrosu kurumsal hafızayla değil travma hafızasıyla ilerler.

Her kriz yeni bir başlangıç duygusu üretse de kalıcı bir dönüşüme evrilmez.

Tiyatromuz, sahnede her akşam ölüp dirilen Satıcı gibi sürekli ertelenmiş bir son içinde varlığını sürdürür.

Bir ressam veya şairden farklı olarak tiyatro; araç ve amacın insan olduğu, toplumla tamamlanan kolektif bir sanattır.

İster üretim ister paylaşım aşamasında olsun, insanların bir araya gelişlerinin normlarını oluşturan şey hukuktur.

Hukuku oluşmamış bu alanın gerçek haritası parıltılı sahnelerde değil; yapılamayanlarda, güvencesizlikte ve sürdürülebilir olamayanın sessizliğinde görünür.

Bugün tiyatro üzerine yürütülmesi gereken tartışma, sponsorluk ilişkileri değil; tiyatro alanının hangi hukuki zeminde yaşayacağı ve kamusal kültür alanının neden sürdürülebilir bir çoğulluk üretemediğidir.

İhtiyaç duyulan şey yeni bir polemik değil, bir kuruluş iradesidir.

Belki bir gün tiyatro gerçekten ölebilecek; tam da bu yüzden yeniden doğabilecektir.

O gün geldiğinde konuşacağımız şey; kendi ayakları üzerinde doğrulmuş bir tiyatronun sahnelediği hayat olacaktır.

İlgili Sitenin Haberleri