Haber Detayı

Neoliberal bataklığa karşı bilimsel kamuculuk
Ali alsaç aydinlik.com.tr
25/01/2026 00:00 (1 saat önce)

Neoliberal bataklığa karşı bilimsel kamuculuk

Neoliberal bataklığa karşı bilimsel kamuculuk

Dünya, kökleri II.

Dünya Savaşı sonrasında atılan, 1970’lerden itibaren ideolojik hegemonya kazanan ve 1980’lerle birlikte siyasal-iktisadi düzeyde kurumsallaşan neoliberal bir iklimin etkisi altında yeniden şekillendi.

Bu iklim, devleti küçültmeyi ilericilik, kamusal olanı verimsizlik, piyasayı ise neredeyse doğal ve sorgulanamaz bir düzen gibi sundu.

Sivil toplumculuk söylemiyle kamusal irade parçalandı; neo-emperyalist tahakküm, ulus devletlerin kurumsal kapasitesini zayıflatmanın başlıca aracı hâline geldi.

Vahşi kapitalist sermaye baronları ve sistem içi imtiyazlı sınıflar güçlenirken, toplumcu ve kamucu çözümler bilinçli biçimde bastırıldı.

Bu çürümenin etkisi yalnızca ekonomi ya da siyaset alanında değil; enerji, gıda, sağlık ve en çıplak hâliyle su meselesinde de kendini gösterdi.

Yazı dizimizin üçüncü bölümünde, su sorununu tam da bu tarihsel ve siyasal bağlam içinde, devletin varlığı, kurumsallaşma kapasitesi ve bu kapasitenin ürettiği alt kurumlar üzerinden ele alıyoruz.

Çünkü su, neoliberal aklın “piyasa çözer” diyerek tasfiye ettiği kamusal alanların en hayati olanıdır.

Türkiye açısından bu sürecin dönüm noktalarından biri, Turgut Özal döneminde “dışa açılma” başlığı altında yüceltilen neoliberal yönelimler olmuştur.

Serbestleşme ve entegrasyon söylemiyle sunulan bu yaklaşım, pratikte Türkiye’nin planlama geleneğini aşındırmış, kamu kurumlarını zayıflatmış ve Cumhuriyet devrimlerine tarihsel olarak mesafeli, hatta düşmanca yaklaşan çevrelerin önünü açmıştır.

Bugün su yönetiminde yaşanan kurumsal dağınıklık, yetki parçalanması ve kamusal öncelik kaybı, bu uzun savrulmanın doğrudan sonucudur.

Dolayısıyla su meselesini yalnızca teknik bir kaynak sorunu olarak değil, devletin ve kurumların tasfiyesiyle ilerleyen bir siyasal tercih olarak okumak zorundayız.

Bu yazı, tam da bu nedenle suyu değil yalnızca; devleti, kurumu ve kamusal aklı tartışmaktadır.

KAMUSAL ÖNCELİĞİ ESAS ALAN KURUMLAR YAŞATIR Neoliberal dönemin devleti geri çektiği, kamusal alanı parçaladığı bu tarihsel bağlamda “kurumlar” meselesi yeniden gündeme gelmiş durumda.

Son yıllarda iktisat literatüründe sıkça tartışılan ve Daron Acemoğlu’nun Nobel ile ödüllendirilen çalışmaları da bu arayışın neoliberal çevredeki bir yansımasıdır.

Acemoğlu’nun temel iddiası açıktır: Kurumlar kalkınmayı belirler.

Ancak bu tespit, hangi kurumların, hangi tarihsel ve sınıfsal bağlamda işlediği sorusu sorulmadan ele alındığında eksik kalır.

Acemoğlu’nun “kapsayıcı–dışlayıcı kurumlar” ayrımı, liberal iktisat geleneği içinde önemli bir açılım sunsa da, kurumları büyük ölçüde siyasetten ve güç ilişkilerinden arındırılmış bir çerçevede ele alır.

Bu yaklaşımda emperyalist baskılar, sınıfsal tahakküm, sermayenin devlet üzerindeki belirleyici etkisi ve kamusal önceliklerin tasfiyesi çoğu zaman tali unsurlar olarak kalır.

Oysa bilimsel sosyalizm açısından kurumlar, nötr yapılar değil; hangi sınıfın, hangi çıkar adına, hangi güç dengesi içinde örgütlediği yapılardır.

Su gibi stratejik ve yaşamsal bir alanda bu fark daha da belirginleşir.

Mesele yalnızca “kapsayıcı” kurumlar inşa etmek değildir; asıl mesele, bu kurumların egemenliği kime ait bir kamusal irade adına kullandığıdır.

Piyasa lehine kapsayıcı görünen kurumlar, toplumsal çıkar aleyhine çalışabilir.

Kurumlar, sermayenin ve küresel piyasanın uzantısı hâline geldiğinde, su da ister istemez bir meta olarak ele alınır; yaşam hakkı olmaktan çıkar, alınıp satılan bir girdiye dönüşür.

Bilimsel sosyalizm tam da bu noktada ayrışır.

Kurumları soyut aygıtlar olarak değil, toplumsal mülkiyet ilişkilerinin ve planlama iradesinin taşıyıcısı olarak görür.

Su yönetimi açısından bu, piyasaya uyum sağlayan kurumlar değil; kamusal önceliği, uzun vadeli toplumsal çıkarı ve ekolojik dengeyi esas alan devlet merkezli, planlı ve bütüncül bir kurumsallaşma demektir.

Kurumların başarısı, ne kadar “kapsayıcı” göründüğünden çok, kimin için ve neyi koruduğuyla ölçülür.

Piyasayı da devlet yönetir.

Bu nedenle su meselesinde kurumsallaşma tartışması, teknik bir yönetim meselesi değil; açıkça siyasal ve ideolojik bir tercihler alanıdır.

Ve bu alan, liberal kuram ile bilimsel sosyalizmin en net biçimde karşı karşıya geldiği başlıklardan biridir.

Su, bu tartışmada bir imgedir.

Tüm kaynaklar için benzer bir tezi öne süreceğiz.

SU ÖRGÜTLENMEDEN ÜRETİM DEVRİMİ BAŞARILAMAZ!

Bilimsel sosyalizmin kurumsallaşma çabaları, bu noktada yalnızca öğretici değil; aynı zamanda umut vericidir, çünkü başarılıdır.

Teorik bir arayıştan ibaret değildir; somut sonuçlar üretmiştir.

Bunun en açık örneği Çin’dir.

Çin, merkezi planlama ile havza bazlı su yönetimini bir arada ele alabilen; suyu tarım, enerji, sanayi ve şehirleşmeden koparmadan yöneten bir devlet aklı inşa etmiştir.

Çin’de üniversiteler ve araştırma akademileri yalnızca bilgi üretmez; devlet planlamasının doğrudan parçası olarak çalışır.

Bilim, piyasaya değil; kamusal hedeflere hizmet eder.

Bu yaklaşımın sonucu ortadadır.

Çin bugün yalnızca bir teknoloji ya da emek ülkesi değil; dünyanın en büyük üretim gücüdür.

Bu başarı, çoğu zaman ucuz iş gücü ya da dış ticaret stratejileriyle açıklanmaya çalışılır.

Oysa asıl belirleyici olan, üretimin temel girdilerinin başta su olmak üzere, örgütlenmiş, planlanmış ve güvence altına alınmış olmasıdır.

Su olmadan tarım olmaz; tarım olmadan gıda güvenliği kurulamaz; gıda güvenliği olmadan sanayi, enerji ve teknoloji sürdürülemez.

Çin’in üretim başarısının arkasında, suyun görünmez ama merkezi bir kurumsal düzen içinde yönetilmesi vardır.

Su örgütlenmeden, üretim devrimi olmaz.

Burada dikkat çekici olan, Türkiye gibi, imparatorluklar çağından süzülen bir devlet birikimini taşıyan, köklü devlet geleneği, kurumsal hafıza ve planlama kültürü bakımından benzer bir derinliği paylaşan ülkeler kaynak yönetimi için köklü kurumlar örgütleyebilmişler, tarihsel bilgiyi modern kurumlara aktarabilmiş yapılardır.

Bu birikim, bilimsel sosyalizmin Çin’de başarıyla kurumsallaşmasını da mümkün kılmıştır.

Türkiye’nin önündeki milli demokratik devrim atılımı da kendi tarihimizden akan bu köklü miras üzerinde yükselecektir.

Dolayısıyla bilimsel sosyalizmin su yönetimindeki başarısı, soyut bir ideolojik iddia değil; üretimle, planlamayla ve devlet kapasitesiyle doğrulanmış tarihsel bir gerçekliktir.

Bu gerçeklik bize şunu açıkça göstermektedir: Teknoloji yalnızca bir araçtır.

Üretimi, yaşamı ve geleceği taşıyan asıl unsur, kurumlardır.

Su yönetimi, bu kurumların en temel sınav alanıdır.

TÜRKİYE’NİN SU YÖNETİMİ BİRİKİMİ Bu küresel çerçeve içinde Türkiye’nin konumu özgün ve güçlüdür.

Türkiye, su konusunda sıfırdan kurum inşa eden bir ülke değildir.

Binlerce yıllık imparatorluk–devlet geleneği, Cumhuriyet Devrimlerinin yetiştirdiği nitelikli insan kaynağı ve güçlü kamu mühendisliği birikimi vardır.

Bu birikim, yalnızca kurumların tabelalarında değil; toprağı tanıyan mühendislikte, havzayı okuyan planlamada ve üretimi mümkün kılan su altyapısında somutlaşmıştır.

Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, bu kurumsal hafızanın en güçlü temsilcilerinden biridir.

Barajlardan sulamaya, taşkın kontrolünden yer altı sularına kadar Türkiye’nin su omurgasını kuran DSİ, dünya ölçeğinde bir teknik kapasiteyi ve uygulama disiplinini temsil eder.

Bu kapasite, yalnızca mühendislik bilgisi değil; uzun vadeli kamu aklı ve toplumsal sorumluluk bilinciyle şekillenmiştir.

Bu omurgayı, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın politika belirleyici rolü, Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nın havza bazlı düzenleyici çerçevesi ve çevresel korumayı üstlenen ilgili kamu yapıları tamamlar.

Yerel düzeyde ise büyükşehir belediyeleri ve su–kanalizasyon idareleri, milyonlarca insanın günlük yaşamını ayakta tutan hizmetleri yürütür.

Enerji alanında hidroelektrik boyutunu yöneten kurumlar ve akademi–ArGe yapıları, suyun üretimle bağını kurar.

Bu tablo, tek başına bir “kurum listesi” değildir.

Bu tablo, Türk milletinin üretkenliğinin kurumsal ifadesidir.

Anadolu’da binlerce yıldır suyu kanallarla, kemerlerle, bentlerle ve karızlarla yöneten bir uygarlık birikimi vardır.

Cumhuriyet, bu birikimi modern mühendislikle buluşturmuş; kırsalı sulamış, şehirleri büyütmüş, sanayiyi mümkün kılmıştır.

Bugün Türkiye hâlâ tarım yapabiliyorsa, enerji üretebiliyorsa, şehirlerini besleyebiliyorsa; bunun arkasında bu kurumsal ve toplumsal üretkenlik vardır.

Ancak tam da bu nedenle mesele hayati bir eşikte durmaktadır.

Bu güçlü miras korunur, kurumlar yeniden eşgüdüm içinde çalıştırılır ve kamusal öncelik güçlendirilirse; Türkiye su meselesini aşabilecek kapasiteye sahiptir.

Aksi hâlde sorun ne bilgi ne insan ne de gelenek eksikliğidir; sorun kurumların zayıflatılmasıdır.

Su yönetimi, zayıflatılan kurumların bedelini en hızlı ve en ağır biçimde ödeten alandır.

YÖN VE EYLEM Bugün gelinen noktada su meselesi bize açık bir yön göstermektedir: Çözüm ne piyasanın görünmez elindedir ne de gerçeklikten kopuk, kurumsuz bir sol romantizmdedir.

Çözüm; kamuculukta, bilimde ve üretim devrimini örgütleyebilecek güçlü devlet aklındadır.

Neoliberalizm, suyu metalaştırarak yaşamı kırılgan hâle getirmiş; ütopik solculuk ise devleti ve kurumu dışlayarak sorumluluğu buharlaştırmıştır.

Oysa tarih ve güncel deneyimler göstermektedir ki, üretim ancak planla, plan ancak bilimle, bilim ise kamusal kurumlarla sonuç verir.

Suyu korumak, yalnızca tasarruf çağrıları yapmak değil; onu tarımdan sanayiye, enerjiden gıdaya kadar bütün üretim zinciri içinde örgütlemektir.

Bu da ancak kamusal önceliği esas alan, bilimi rehber edinen ve üretimi merkeze koyan bir siyasal iradeyle mümkündür.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişin mirasını geleceğin aklıyla birleştiren; suyu, üretimi ve yaşamı birlikte savunan yeni bir kamucu atılımdır.

Bu yön seçilmeden, atılan hiçbir adım kalıcı olmayacaktır.

Su meselesini ele alırken, çoğu zaman gözden kaçan ama en az tarım kadar hayati bir alanı da unutmamak gerekir: su ürünleri.

Denizler, göller ve iç sular yalnızca suyun kendisini değil; gıdayı, proteini, istihdamı ve ekosistem dengesini birlikte taşır.

Balıkçılık ve su ürünleri, suyun üretkenliğinin doğrudan ifadesidir.

Su kalitesi bozulduğunda, havzalar yanlış yönetildiğinde ya da denizler yalnızca taşımacılık ve enerji alanı olarak görüldüğünde, bunun ilk ve en sert sonucu su ürünlerinde ortaya çıkar.

Dolayısıyla su yönetimi, yalnızca içme suyu ya da sulama altyapısıyla sınırlı değildir.

Yaşayan su ekosistemlerinin korunması ve sürdürülebilirliği de bu bütünün ayrılmaz parçasıdır.

Bu yazıda su ürünleri başlığını, suyun kurumsal ve kamusal yönetimi bağlamında işaret ediyoruz.

Ancak bu alan, kendi başına derinlikli bir incelemeyi hak edecek kadar stratejiktir.

İlerleyen yazılarda su ürünlerini; gıda güvenliği, üretim politikaları, deniz yetki alanları ve ekolojik denge ekseninde ayrıca ve ayrıntılı biçimde ele alacağız.

Çünkü suyun içindeki yaşam da bir milletin geleceğinin parçasıdır.

İlgili Sitenin Haberleri