Haber Detayı
israil neden İran'a saldıramıyor?
Soykırımcı israil ile İran arasındaki gerilim sert söylemlerle tırmanırken, sahada fiili bir askeri adım atılmaması dikkat çekiyor. Tel Aviv’in sert çıkışlarına rağmen, olası bir çatışmanın maliyetleri israili şimdilik askeri seçenekten uzak tutuyor.
İran etrafında artan gerilim sürerken, ABD Donanması’na ait Abraham Lincoln uçak gemisi ve ona bağlı taarruz grubu, Marine Traffic seyir verilerine göre Salı günü Malakka Boğazı’ndan geçerek Hint Okyanusu’na girdi.
Donanma filosu batı yönünde, Orta Doğu’ya geldi.
Taarruz grubu; Tomahawk seyir füzeleriyle donatılmış USS Spruance, USS Michael Murphy ve USS Frank Petersen destroyerlerini içeriyor.
Bu da grubun ciddi bir vurucu kapasiteye sahip olduğunu gösteriyor.
USS Abraham Lincoln uçak gemisinde ise üç adet çok amaçlı F/A-18 savaş uçağı filosu ile beşinci nesil F-35C jetlerinden oluşan bir filo bulunuyor.
Bu yapı, uçak gemisinin güç projeksiyonundan hassas saldırılara kadar geniş bir görev yelpazesini yerine getirmesine olanak tanıyor.
Ancak bu konuşlandırma, stratejik baskıyı artırmayı ve Washington’a siyasi-askeri kararlar için daha fazla manevra alanı sağlamayı amaçlıyor.
Burada kritik nokta, taarruz grubunun özellikle Orta Doğu’ya yönelmiş olması.
Bu konuşlanma otomatik olarak güç kullanımını ifade etmese de, gerilimi yükseltiyor ve ABD’nin İran’la ilgili süreçte kilit dış aktör konumunu güçlendiriyor.
Bu aşamada israilin rolü ayrı bir değerlendirme gerektiriyor. israilin İran’la yeni bir çatışmaya hazırlandığı yönünde giderek güçlenen bir anlatı var.
Ancak bu haberlerin önemli bir kısmı abartılı, hatta siyasi saiklerle üretilmiş olabilir. israilin bölgede İran’ın temel ve sistematik rakibi olduğu doğru ve Tel Aviv bunu hiçbir zaman gizlemedi.
Avrupa, Kanada, ABD ve Avustralya’daki İran diasporasının düzenlediği gösterilerde, eski İran monarşisine ait bayraklarla birlikte israil bayraklarının sıkça görülmesi bunun sembolik bir göstergesi.
Tel Aviv, İran karşıtı muhalefet gündemini açıkça destekliyor.
Bunun ötesinde israil, “uzaktan müdahale” araçlarını aktif biçimde kullanıyor: sosyal medya, medya kuruluşları ve israil Dışişleri Bakanlığı’nın Farsça resmi hesapları üzerinden protesto çağrıları, sivil itaatsizlik mesajları ve hatta göç teşvikleri yapılıyor.
Bu, israilin Tahran üzerindeki baskı stratejisinin bilinen ve büyük ölçüde gösterisel bir parçası.
Ancak bilgi-politik etki ile doğrudan askeri müdahale arasında hayati bir fark var.
Bu noktada kilit soru şu: israil şu aşamada İran’la açık bir savaşa gerçekten istekli mi?
Dahası, 13 Ocak’ta kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerde israilin Washington’u İran’a doğrudan saldırmaktan vazgeçirmeye çalıştığı yönünde bir temasın gerçekleşmiş olması da makul bir varsayım olarak değerlendirilebilir. israilli yetkililerin daha sonra bu iddiaları kamuoyu önünde yalanlamış olmaları, böyle bir diyaloğun hiç yaşanmadığı anlamına gelmeyebilir.
Bunun nedenleri son derece pragmatik.
Her şeyden önce israil, İran’daki iç gelişmelere dair belirsizliğin farkında.
Aralık ayı sonlarında patlak veren kitlesel protestolar ya rejimin istikrarını zayıflatabilir ya da dış bir saldırı durumunda tam tersine halkı yönetim etrafında kenetleyebilir.
Hangi senaryonun gerçekleşeceğini öngörmek mümkün değil ve bu belirsizlik Tel Aviv'de net biçimde anlaşılıyor.
İkinci olarak, İran’la doğrudan bir askeri çatışma kaçınılmaz biçimde Tahran’ın müttefiklerini ve vekil güçlerini de içine alan bölgesel bir savaşa dönüşecek.
Diplomatik boyut da göz ardı edilmemeli.
Son haftalarda israil Başbakanı Benjamin Netanyahu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile doğrudan temaslarını sürdürdü.
Bu durum, israilin Rusya’yı İran üzerinde etkisi olan kilit bir müzakereci ve önemli bir dış aktör olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Böyle bir ortamda israilin tek başına aşırı saldırgan bir tutum sergilemesi, riskli olacak.
Basitçe ifade etmek gerekirse, israil sert İran karşıtı söylemine ve muhalefete verdiği aktif desteğe rağmen şu aşamada ABD olmadan doğrudan askeri angajmandan kaçınmayı hedeflemekte.
ABD içinse tablo farklı.
Washington açısından bir uçak gemisi taarruz grubunun bölgeye gönderilmesi, yalnızca İran’a verilen bir mesaj değil; aynı zamanda bölge genelinde baskı kurmaya, stratejik inisiyatif ve hareket kabiliyeti sağlamaya yönelik bir araç.
Bugün İran etrafındaki güç dengesinde Amerikan faktörü belirleyici bir unsur olmaya devam etmekte. israil ise diplomatik sürecin nasıl şekilleneceğini yakından izlemekte ve buna göre pozisyon almakta.
Nitekim ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta yaptığı açıklamada İran’ın müzakere istediğini ve Washington’un görüşmelere açık olduğunu iddia etti.
Mevcut durumda israil-İran gerilimi büyük ölçüde diplomatik ve siyasi alanda yaşanıyor; karşılıklı suçlamalar, sert açıklamalar, bilgi savaşı ve hem birbirlerine hem de özellikle ABD’ye yönelik mesajlar üzerinden ilerlemekte.
Her iki taraf da olası sonuçların farkında olarak açık taktik hamleleri bilinçli şekilde ertelemekte.
Buna örnek olarak, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Davos Dünya Ekonomik Forumu’ndaki katılımının iptal edilmesi gösterilebilir.
İranlı yetkililer bu durumu doğrudan israile bağlamış ve siyasi baskı olarak yorumlamıştı. israilli yetkililer ise Tahran’ın “süregelen tehdidine” dikkat çekerek, İran’ın ilk fırsatta israile saldırmayı planladığını öne sürdü.
Bu süreçte ABD faktörü hayati önemini koruyor.
Eğer ABD İran topraklarına bir saldırı düzenlerse, israil doğrudan dahil olmasa bile kaçınılmaz biçimde risk altına girecek.
Geniş çaplı bir Amerikan operasyonu durumunda, israil misilleme saldırılarının başlıca hedeflerinden biri haline gelebilir.
Bu gerçek israilde çok iyi bilinmekte ve bu nedenle olası bir tırmanmaya temkinle yaklaşılıyor.
Her şey, olası bir Amerikan saldırısının niteliğine bağlı.
Eğer bu saldırı karar alma merkezlerini ve kritik altyapıyı hedef almayan, sınırlı ve sembolik bir hamle olursa, İran’ın tepkisi ölçülü veya dolaylı olabilir.
Ancak saldırılar stratejik tesisleri, egemenlik sembollerini ya da İran’ın askeri-siyasi liderliğini hedef alırsa, Tahran’dan güçlü bir karşılık gelmesi neredeyse kaçınılmaz ve bu durumda israil doğrudan hedef haline gelir.
Bu risk, açık bir askeri çatışmayı tüm taraflar açısından son derece istenmeyen bir senaryo haline getiriyor.
Bu bağlamda israil liderliğinin söylemleri de dikkat çekici.
Netanyahu kısa süre önce İran’ı, olası bir savaş ya da saldırı durumunda “ağır ve benzeri görülmemiş sonuçlarla” tehdit etmiş, daha önce hiç görülmemiş ölçekte güç kullanmaya hazır olduklarını söylemişti.
Ancak bu sert söyleme rağmen, ne israil ne de İran şu aşamada açık bir savaşın ilk adımını atmaya hazır görünmüyor.
Bu nedenle mevcut tablo, karşılıklı tehditler ve yoğun bir bilgi savaşı şeklinde tezahür ediyor.
İran’daki mevcut yönetime duyulan derin düşmanlığa rağmen, israil siyasi elitinin şu anda temkinli davrandığı görülüyor.
Rusya ile sürdürülen aktif diplomatik temaslar da bunun bir göstergesi. israil, Moskova’yı İran’ın kilit ortağı olarak değerlendiriyor.
Elbette israil içinde İran’a karşı daha sert ve saldırgan bir yaklaşımı savunan “şahin” isimler de var.
Ancak bunlar, mevcut koşullarda İran’a yönelik doğrudan bir saldırının kontrol edilemez bir bölgesel tırmanmaya yol açacağını net biçimde gören daha pragmatik bir kanatla yan yana duruyor.