Haber Detayı

Beş kelime, bir toplum: Sistemin dayattığı özellikler
özgürlük meydanı aydinlik.com.tr
02/01/2026 00:00 (2 saat önce)

Beş kelime, bir toplum: Sistemin dayattığı özellikler

Toplumsal çürüme ne insan doğasının ne de çağın kaçınılmaz bir sonucudur. Aksine, belirli ekonomik, siyasal ve kültürel tercihlerle ve hegemonyayla yaratılmıştır. Dolayısıyla bilinçli ve programlı bir toplumsal dönüşümle aşılması mümkündür.

Son yıllarda Türk Dil Kurumu (TDK)’nun başlattığı “Yılın Kelimesi” uygulaması, her yeni yıla girerken halka açılıyor; toplumun en çok önerdiği ve öne çıkan kelimeler belirlenerek yılın kelimesi anketine dâhil ediliyor.

Bu yıl da toplanan öneriler sonucunda en çok önerilen ve ankete dahil olmaya hak kazanan beş kelime belli oldu.

Bu yıl ankete giren beş kelime şöyle: Dijital Vicdan, Vicdani Körlük, Çorak, Eylemsiz Merhamet ve Tek Tipleşme… Oylama sonucu “Dijital Vicdan” yılın kelimesi seçildi.

DİL AYNASINDA DİKKAT ÇEKEN TOPLUM MODELİ Türk Dil Kurumu tarafından her yıl düzenlenen “Yılın Kelimesi” anketi, yalnızca kelime popülerliği ölçümü değildir.

Bu anketler, toplumun hangi kavramlarla düşündüğünü, hangi duygularla yaşadığını ve hangi sorunlarla boğuştuğunu gösteren önemli bir toplumsal barometre işlevi görür.

Çünkü dil, yalnızca iletişimin değil; bilincin, değerlerin ve tarihsel yönelimin de aynasıdır.

O açıdan bunu ele almamızın sebebi, ankete giren beş kelimenin kamuoyunun gündemine girmesinden dolayı değil, kelimelerin sosyo-ekonomik zemininin olması ve sistemin popüler kültür araçlarıyla kültürel hegemonya kurmak istemesidir.

Vicdanın içinin boşaltıldığı, merhametin eylemsizleştiği, toplumsal yaratıcılığın çoraklaştığı ve bireylerin birbirine benzer hâle getirilmek istendiği bir düzen.

Tam da bu nedenle “Yılın Kelimesi” anketi yalnızca dilsel bir tartışmanın konusu değil; ideolojik bir zeminin, toplumsal yönlendirme çabasının ve sosyo-ekonomik dinamiklerle şekillenen bir toplumsal durum olarak değerlendirilmelidir.

PAYLAŞ, RAHATLA, UNUT: DİJİTAL VİCDAN “Dijital Vicdan” kavramı, günümüz insanının vicdanını büyük ölçüde ekranlara devrettiğini anlatır.

Artık vicdani duygular; sokakta, okulda, arkadaşlık ilişkilerinde ya da yaşamın doğrudan içinde değil, çoğunlukla telefon ve bilgisayar ekranlarında deneyimlenmektedir.

Toplumsal gerçeklik, yerini temsili görüntülere; canlı tanıklık ise kaydırılarak geçilen “reels” içeriklerine bırakılmıştır.

İnsan artık izleyici konumundadır.

Bu durum, vicdanın maddi gerçeklikle bağını koparmaktadır.

Bir “beğeni”, bir “paylaşım”, bir etiket ya da birkaç cümlelik yorum; gerçek sorumluluğun, bedel ödemenin ve eylemin yerini almaktadır.

Böylece vicdan, toplumsal bir pratiğin değil; bireysel bir duygusal tepkinin alanına hapsedilmektedir.

Kişi üzülerek, öfkelenerek ya da paylaşarak görevini yaptığını düşünmekte; bu da ona geçici bir rahatlama seansı sunmaktadır.

Çünkü “gördüm”, “üzüldüm” ve “paylaştım” hissi, eylemin yerini alır o saatten sonra.

Vicdan, bu noktada artık dönüştürücü bir güç olmaktan çıkar; bireyin kendi iç dünyasını rahatlatan psikolojik bir konfora indirgenir.

Toplumsal sorumluluk, bireysel tatminle yer değiştirir.

Böylelikle insan, yalnızca emeğine değil; ahlaki ve vicdani reflekslerine de yabancılaştırılmak istenir.

Vicdan, maddi üretim ilişkilerinden ve kolektif mücadeleden koparıldıkça; soyut, etkisiz ve zararsız hâle getirilir.

Yani sistemin yarattığı vicdan ortaya çıkmış olur.

Emperyalist kültür endüstrisi tam da bunu hedefler: Tepki veren ama örgütlenmeyen, üzülen ama değiştirmeyen, konuşan ama harekete geçmeyen kitleler.

Dijital mecralar, bu anlamda yalnızca iletişim araçları değil; bilinci denetleyen ideolojik aygıtlar olarak işlev görür.

Vicdan örgütlü mücadelede değil; ekran başında tüketilir.

Böylelikle vicdan, sistemi sarsan değil; sistemi yeniden üreten bir işlev görmeye başlar.

GÖRMEK İSTEMEMEK: VİCDANİ KÖRLÜK Dijital vicdanın doğal ve kaçınılmaz sonucu vicdani körlüktür.

Sürekli maruz kalınan görüntüler, haberler ilk anda bir sarsıntı yaratsa da zamanla duyarsızlaşmayı beraberinde getirir.

Tekrar edildikçe olağanlaşır.

Olağanlaşan her durum ise görmezden gelinmeye başlar.

İnsan, artık yalnızca kendi konfor alanını doğrudan tehdit eden sorunlara karşı tepki verir; bunun dışındaki her şey “uzak”, “başkasının meselesi” ve en nihayetinde “olağan” hâle gelir.

Bu durum, basit bir umursamazlık ya da bireysel ahlaki zayıflık değildir.

Aksine, sistem tarafından bilinçli olarak üretilmiş ve öğretilmiş bir bilinçtir.

Çünkü sistem, toplumsal gerçekliği parçalayarak sunar; sorunları bütünlüklü bir yapının sonucu olarak değil, tekil ve geçici olaylar gibi gösterir.

Böylece birey, yaşanan sorunların nedenlerini sorgulamaz; yalnızca sonuçlarına kısa süreli tepkiler verir.

Bu da ona karşı taraf olma ihtiyacı hissetmez.

Çünkü taraf olmak bedel ister; bedel ise sistemin en çok kaçınılmasını öğrettiği şeydir insanlara.

Vicdani körlük tam da bu noktada işlev kazanır: Görmek ama görmemiş gibi yapmak, bilmek ama sorumluluk almamak.

O açıdan sistemin ideolojisi, bizlere yalnızca ne düşüneceğimizi değil; neyi görmezden geleceğimizi de bu şekilde öğretmiş olur.

ÜZÜL AMA ÖRGÜTLENME: EYLEMSİZ MERHAMET “Eylemsiz Merhamet” bu beş kelime içinde belki de en çarpıcı olanıdır.

Çünkü bu kavram, modern toplumun en temel çelişkisini açık biçimde ortaya koyar.

Merhamet vardır ancak dağınık, yönsüz ve etkisiz hale getirilmek istenmektedir.

Oysa merhamet, tarihsel olarak eylemle ve örgütlülükle anlam kazanır.

Türkiye’nin yakın tarihi, merhametin bireysel bir duygu değil, kolektif bir sorumluluk olarak yaşandığı örneklerle doludur.

Kurtuluş Savaşı yıllarında merhamet, acıya üzülmekle sınırlı kalmamış; imece, fedakârlık ve seferberlikle somutlaşmıştır.

Cephede savaşanların aileleri sahiplenilmiş, yoksulluk bireysel bir kader değil ortak bir mücadele koşulu olarak görülmüştür.

Halk, kendi yokluğuna rağmen cepheye erzak taşımış, giysi dikmiş, yaralıları tedavi etmiş; merhameti pasif bir duygu değil, vatan savunmasının örgütlü ahlâkı hâline getirmiştir.

Ya da Cumhuriyetin kuruluş yıllarında da merhamet, örgütlü bir toplumsal inşa sürecinin parçası olarak ele alınmıştır.

Yoksul köylünün eğitimi, sahipsiz çocukların korunması, halk sağlığının yaygınlaştırılması gibi alanlarda geliştirilen kolektif çözümler; merhametin bireysel hayırseverlikten çıkarılıp kamusal bir sorumluluk hâline getirildiğini göstermiştir.

Toplumun en geride bırakılan kesimleri, kaderine terk edilmemiş; aksine kalkınmanın öznesi hâline getirilmiştir.

Bu tarihsel birikim şunu açıkça ortaya koyar: Türkiye’de merhamet, geleneksel olarak eylemci ve kolektif bir karakter taşır.

Bugün “eylemsiz merhamet” olarak tanımlanan durum, bu tarihsel çizginin bir devamı değil; tersine ondan bir kopuştur.

Bu kopuş da kendiliğinden değil; örgütlülüğün tasfiye edildiği ve itibarsızlaştırıldığı sistemin dayatmasıyla ortaya çıkmıştır.

Tam da bu nedenle emperyalist sistem, merhameti örgütsüz hâle getirmeyi stratejik bir hedef olarak benimser.

Çünkü örgütlü merhamet, kolektif bilinç sistemin kendisi için en büyük tehdittir.

Çünkü sorunları tespit eder ve o sorunu yaratan sistemi hedef alır.

Emperyalizm açısından tehlikeli olan da tam olarak budur.

Bu yüzden sistem, merhameti bilinçli biçimde bireyselleştirir. “Herkes kendi vicdanından sorumludur”, “iyilik bireysel bir tercihtir” gibi söylemlerle merhamet içeriğinden arındırılmış hale getirilir.

ÜRÜTİMDEN KOPUŞ: ÇORAK “Çorak” kelimesi yalnızca ekonomik ya da ekolojik bir durumu değil; aynı zamanda kültürel, düşünsel ve siyasal bir kuraklığı da ifade eder.

En azından bu anketteki “çorak” kelimesinin bunu ifade ettiğini düşünüyorum.

O açıdan değerlendirildiğinde bugün toplumda yeni fikirler, özgünlük azalmakta, bunun yerini tekrar, taklit ve yüzeysellik almaktadır.

Düşünce, derinleşmek yerine daralmakta; kültür, üretmek yerine dolaşıma sokulan hazır kalıplarla yetinmektedir.

Bu çoraklaşma, bireysel yaratıcılığın azalmasından ibaret değildir.

Asıl sorun, toplumun üretimle kurduğu bağın kopmasıdır.

Üretmeyen bir toplum yalnızca maddi olarak değil, düşünsel olarak da yoksullaşır.

Emek değersizleştirildikçe, emekle birlikte bilgi, sanat ve düşünce de değersizleşir.

Yerini hızlı tüketilen içerikler, kısa vadeli başarı ölçütleri ve yüzeysel “görünürlük/popülarite” alır.

Gençlik de bu sistemin çoraklaştırmak istediği kitledendir.

Üretmek yerine tüketmeye; sorgulamak yerine uyum sağlamaya yönlendirilir.

Kendi yeteneklerini geliştiren, hata yaparak öğrenen, üreterek güçlenen bireyler yerine; sisteme sorunsuz entegre olan, rekabet eden ve sıralamalarda yer kapmaya çalışan bireyler teşvik edilmektedir.

Böylece yaratıcılık, risk ve deneysellik; yerini güvenli ama kısır bir uyuma bırakmaktadır.

Eğitim sistemi bu çoraklaşmanın en belirgin taşıyıcılarından biridir.

Öğrenciyi yeteneklerine, ilgilerine ve toplumsal ihtiyaçlara göre geliştirmek yerine; onu sınavlara, performans ölçütlerine ve rekabetçi sıralamalara mahkûm eden bir anlayış hâkimdir.

Bilgi, üretilecek ve dönüştürülecek bir araç olmaktan çıkar; ezberlenecek ve test edilecek bir nesneye indirgenir.

Bu da düşünceyi köreltir, merakı bastırır.

Sonuçta ortaya çıkan şey, yaratıcı bireylerden oluşan canlı bir toplum değil, tekrar eden kalıplar içinde hareket eden bireyler topluluğudur.

Bu toplumsal zemin, ne bilimsel ilerlemeye ne de gerçek bir toplumsal dönüşüme elverişlidir.

Çoraklık derinleştikçe toplum, kendi potansiyelinden uzaklaşır; üretme yeteneğini değil, uyum sağlama becerisini kutsar.

Böylelikle üretimden koparılmış bireyler, sistem açısından daha güvenli hale gelir.

ÖZGÜRLÜK ADI ALTINDA AYNILIK: TEK TİPLEŞME “Tek Tipleşme”, neoliberal sistemin en büyük hayatta karşılaştığımız yanlarından biri.

Herkes “özgür birey” olduğunu düşünürken, gerçekte aynı biçimde giyinen, aynı şeyleri tüketen, aynı kelimelerle konuşan ve benzer tepkiler veren bir kitleye dönüşmektedir.

Bireysellik iddiası artmış; fakat gerçek anlamda özgünlük ve farklılık giderek azalmıştır.

Bu durum, özgürlüğün değil standartlaşmanın göstergesidir.

Tek tipleşme sürecini sistem özendirme, yönlendirme ve normalleştirme yoluyla işletir.

Kültür endüstrisi, popüler akımlar ve dijital platformlar bireyi özgünleştirmek yerine belirli kalıplar içine sokar.

Ne giyeceğimizden neye güleceğimize, hangi konuda ne kadar tepki vereceğimizden nasıl düşüneceğimize kadar geniş bir farklılık alanı sunar.

Böylece birey, kendi tercihini yaptığını sanırken aslında önceden belirlenmiş seçenekler arasında hareket eder.

Buna da sistem “al farklılık al özgürlük’ der.

Bu farklılıklar da bir vitrin süsüne dönüşür.

O açıdan baktığımızda sistem sadece yüzeysel çeşitliliğe izin verir.

İnsanlar saç stilinde, tüketim tercihlerinde ya da dijital kimliklerinde “farklı” olabilir; ancak düzeni sorgulayan, kolektif kimliği hatırlatan ya da tarihsel bir duruş geliştiren farklılıklara tahammül gösterilmez.

ÇÖZÜM: PROGRAMLI, ÖRGÜTLÜ  VE ÜRETİCİ BİR TOPLUM Ortaya çıkan bu tablo kader değildir.

Toplumsal çürüme ne insan doğasının ne de çağın kaçınılmaz bir sonucudur.

Aksine, belirli ekonomik, siyasal ve kültürel tercihlerle ve hegemonyayla yaratılmıştır.

Dolayısıyla bilinçli ve programlı bir toplumsal dönüşümle aşılması mümkündür.

Sorunun kaynağı sistemliyse, çözüm de rastlantısal değil; örgütlü ve bütünlüklü olmak zorundadır.

Bu dönüşümün bir ayağı eğitimdir.

Eğitim, ezberci bilgi aktarımının ötesine geçmeli; üretici, sorgulayıcı ve toplumsal sorumluluk bilinci kazandıran bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Öğrenciler yalnızca sınavlara değil, hayata hazırlanmalı, yaşadıkları toplumun sorunlarını kavrayabilen, neden–sonuç ilişkisi kurabilen ve çözüm üretebilen bireyler olarak yetiştirilmelidir.

Bu şekilde bir eğitim sistemi bireyi yalnızca meslek sahibi değil toplumun öznesi haline getirir.

İkincisi kolektif yaşam ve dayanışma kültürü yeniden inşa edilmelidir.

Bireyciliğin kutsandığı, herkesin kendi kaderine terk edildiği bir toplumsal yapı hiçbir sorunu çözüme kavuşturamaz.

O yüzden dayanışma, bir erdem değil toplumsal bir zorunluluktur.

İnsanlar ancak yan yana geldiklerinde, ortak sorunlar etrafında örgütlendiklerinde güçlenirler.

Kolektif yaşam, bireyi silen değil onu güçlendiren bir zemini de yaratmış olur.

Üçüncüsü ve en önemlisi emperyalist kültürel kuşatmaya karşı milli, halkçı ve kamucu bir kültür politikası hayata geçirilmelidir.

Çünkü kültürel bağımsızlık, siyasal ve ekonomik bağımsızlığın ayrılmaz parçalarından biri olarak karşımıza çıkar.

Kültür; piyasanın, algoritmaların ve popülerliğin insafına bırakılmamalıdır.

Sanat, düşünce ve bilim; toplumun ortak ihtiyaçlarına yanıt veren, tarihsel hafızayı canlı tutan ve geleceği kurmaya dönük alanlar olarak ele alınmalıdır.

Hiçbirimiz bu sistemin yaratmak istediği birey modeline mahkûm değiliz.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, doğru siyaset ve program çerçevesinde örgütlü bir yaşamdır.

Ancak bu yolla vicdanı örgütleyebilir, merhameti mücadeleyle buluşturabilir ve üretimi yeniden merkeze alabiliriz.

Sonuç olarak çözüm sosyo-ekonomik yapının değişmesinde ve değişim için toplumsal mücadelededir.

Bu bağlamda ele aldığımız “dijital vicdan”, “vicdani körlük”, “çorak”, “eylemsiz merhamet” ve “tek tipleşme” kader değildir.  

İlgili Sitenin Haberleri