Haber Detayı

Büyük Savaşın Eşiğinde Bir Dünya ve Geri Çekilmeyen İran
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
27/03/2026 04:00 (1 saat önce)

Büyük Savaşın Eşiğinde Bir Dünya ve Geri Çekilmeyen İran

Batı, İran’ın neden geri çekilmediğini sorgularken muhtemelen cevabı onu irrasyonel olarak tanımlamakta buluyor.

Batı, İran ’ ın neden geri çekilmediğini sorgularken muhtemelen cevabı onu irrasyonel olarak tanımlamakta buluyor.

Oysa belki de asıl irrasyonel olan bu beklentinin kendisi.

İran’ı yalnızca bugünün rejimiyle, bugünün liderleriyle, bugünün kriz başlıklarıyla okumak; bir ülkeyi değil, bir başlığı analiz etmektir.

Oysa İran bir başlık değil, bir hafı zad ır.

Tahran’ın verdiği her karar, sadece bugünün maliyet hesabıyla değ il, ge çmişin kırılmaları ve geleceğ in da ğılma korkusuyla birlikte alınır. 1979’da İran ’ da yaşanan sadece bir devrim değildi.

Bir y ö n de ğiştirme, bir kopuş, bir reddediş ti.

İran halkı sadece bir ş ah ı devirmedi; aynı zamanda bir bağımlılık ilişkisini, bir y ö nelim biçimini, bir dış politika refleksini de devirdi.

Bu yüzden bugünkü İran’ı sadece “İslam Cumhuriyeti” olarak okumak eksik kalır.

O yapı, aynı zamanda “ bir daha dışarıdan dizayn edilmeme” hedefi üzerine kurulmuş bir savunma psikolojisinin ürünüdür.

Bu yüzden İran’ın sertliği sadece ideolojik bir inat değil.

Aynı zamanda öğrenilmiş bir refleks.

Travmatik bir deneyimin tekrarını engelleme çabası.

Psikolojide bir görüş vardır: Bir kez yaşanan şey, ikinci kez yaşanma ihtimali yüzünden daha büyük bir korkuya d ö nüşür.

İran’ı n d ış politikası da biraz b ö yle çalışıyor.

Batı’nın İran’ı anlamakta zorlandığı yer, aslında en basit g ö rünen yer, yani rasyonellik.

Çünkü Batı, rasyonelliği hâlâ maliyet hesabı üzerinden tanımlıyor.

K ay ıp ne kadar, kazanç ne kadar… Risk büyürse geri adım atılır…vs.

Bu denklemde İran’ın çoktan geri adım atmış olması gerekirdi.

Ama atmıyor.

İşte tam bu noktada analiz kırılıyor.

Çünkü İ ran i çin rasyonellik, maliyeti azaltmak değil; zayıflığın g ö rünür hale gelmesini engellemektir ve bazen bu ikisi birbirine tamamen zıt şeylerdir.

İran’ın bugün daha açık, daha riskli ve daha g ö rünür hamleler yapması bir tercih değil, bir sıkışmanın sonucu.

İ ran i çin caydırıcılık artık sadece karşı tarafı durdurmak değil, aynı zamanda içeride, kontrol hala bizde mesajını verebilmek.

Bu mesaj kaybolduğunda artık mesele sadece dışarıyla ilgili değildir.

İçeriye de sirayet eder ve bir devlet için en tehlikeli an, dışarıdaki tehdidin içeride bir güvensizlik duygusuna d ö nüşmeye başladığı andır.

İran tam da bu eşiğin farkında.

Bu yüzden attığı adımlar, dışarıdan bakıldığında riskli g ö rünüyor olabilir.

Ama içeriden bakıldığında, risk almamak daha büyük bir risk gibi duruyor.

Sonuçta ortaya garip bir durum çıkıyor: Batı, İran’ı risk aldığı için irrasyonel buluyor.

İran ise risk almadığı durumda daha büyük bir çöküş ihtimali g ö rdüğü için risk alıyor.

Aynı gerçeklik, iki farklı akı l y ürütme. *** İran meselesi hiçbir zaman sadece İran meselesi olmadı.

B u co ğrafya, sadece ideolojilerin değil, aynı zamanda enerjinin de kalbi.

Bugün yaşanan gerilim bu yüzden bir sınır çatış mas ı gibi okunamaz.

Hürmüz Boğazı’ndan geçen her tanker, aslında sadece petrol taşımıyor; küresel düzenin kırılganlığını da taşıyor.

İran’ın elindeki en büyük kozlardan biri bu: Coğrafya.

Zira coğrafya, bazen ordulardan daha güçlüdür.

Bugün savaşın sahası genişledikçe, etkisi de genişliyor.

Enerji tesislerine y ö nelik tehditler, boğazın kapanması, fiyatların dalgalanması… Bunların her biri birer psikolojik baskı aracı.

Çünkü modern d ünyada enerji, sadece bir kaynak değil; bir güvenlik duygusudur.

İran’ın bu denklemdeki rolü bu yüzden kritik.

Çünkü İran, sadece direnen bir akt ö r değil; aynı zamanda dengeyi bozma kapasitesine sahip bir akt ö rdür.

Bu kapasite, onu daha da tehlikeli değil, daha da vazgeçilmez kılıyor.

Batı’nın İran ’ la kurduğu ilişkinin bu kadar karmaşık olmasının nedeni de budur.

İran’ı dışlamak kolay ama etkisizleştirmek neredeyse imkânsız. *** İsrail ’ in nükleer kapasitesi konusunda yıllardır izlediği “ ne do ğrulama ne de yalanlama” siyaseti, Ortadoğu ’ daki en büyük çifte standartlardan birini g ö rünü r k ılıyor.

Tel Aviv y ö netimi resmi olarak susuyor ama Dimona tesisinin 1950 ’ lerin sonundan itibaren İsrail ’ in nü kleer program ında belirleyici rol oynadığı artık yeni bir iddia değil, onlarca yıldır uzman raporlarında ve uluslararası analizlerde yer alan bir gerçeklik.

İsrail nükleer silaha sahip olduğunu açıkça kabul etmese de, tekstil fabrikası adı altında sürdürdüğü üretimle, 80 ila 200 arası savaş başlığına sahip olduğu yaygın biçimde değerlendiriliyor.

Buna karşılık İ ran s ö z konusu olduğunda kıyamet kopuyor, füze menzilinden uranyum zenginleştirmeye kadar her başlık küresel alarm konusu haline geliyor.

Aynı dünya, İsrail ’ in, Pakistan’ın, Hindistan’ın sahip olduğu kapasiteye sessiz kalabiliyor.

Burada belirleyici olan yalnızca teknik kapasite değ il; co ğrafya ve siyasal konum.

İran’ın elinde uranyumun olmasının istenmemesinin arkasında, İsrail ’ e olan yakınlığı ve bu kapasitenin yaratacağı doğrudan etki var.

Di ğer yandan Pakistan ve Hindistan, küresel sistemle belirli bir uyum içinde hareket eden ama tam anlamıyla teslim olmayan akt ö rler.

Bu iki ülkede ne NATO üssü ne de Amerikan askeri varlığı bulunuyor.Çin’e de tâbi değiller.

Hem ABD ile hem de Çin ’ le dengeli ilişkiler sürdürebiliyorlar.

Özellikle Hindistan, bugün nüfusuyla Çin ’ i geçmiş, ekonomik potansiyeliyle gelecekte onunla rekabet edebilecek bir güç olarak değerlendiriliyor.Bu durum, bu ülkelerin yalnızca b ö lgesel değil, küresel ö lçekte de stratejik değerini artırıyor.

Bu iki ülkenin jeostratejik konumu da belirleyici.

Çin ’ in Amerika i çin ne ifade ettiğini zaten biliyoruz.

Pakistan ve Hindistan’ın Çin ’ e olan yakınlığı Washington a çısından ayrı bir ö nem taşıyor.

Pakistan’ın nükleer kapasiteye sahip olmasına ses çıkarılmaması yalnızca İsrail ’ e uzaklığıyla açıklanamaz.

Aynı zamanda Çin ’ le olan yakınlığı da önem arz ediyor.

Elbette bu kapasitenin doğrudan bir b ö lgesel tehdit üretmemiş olması da etkili.

Pakistan, ideolojik bir yayılma iddiasıyla hareket etmiyor; Hindistan ise zaten bambaşka bir siyasal ve tarihsel bağlamın ürünü.

Buna karşılık İran, hem jeopolitik konumu hem de rejim yapısı itibarıyla çevresinde daha doğrudan bir baskı ve etki alanı oluşturuyor. 1979 ’ dan bu yana bu “ uyduluk” ilişkisini reddetmiş, kendi yolunu ve çizgisini korumayı seçmiş bir ülke.

İslam Cumhuriyeti kimliği, b ö lgesel nüfuz arayışı ve Şii eksenli etki kapasitesi, Batı açısından farklı bir tehdit algısı üretiyor.

İşte tam da bu yüzden, bir ülkenin kapasitesi “ stratejik belirsizlik” olarak normalleştirilirken, diğerinin aynı arayışı doğrudan “ küresel tehdit” olarak çerçeveleniyor.

İran rejimi elbette eleştirilir; hatta sert biçimde eleştirilmelidir.

Ama aynı anda şu hakkı da teslim etmek gerekir: 1979 ’ dan beri dışarıdan çizilen rotaya bütünüyle teslim olmayı reddeden, bedel ö deyerek de olsa kendi karar alanını korumaya çalışan bir devlet refleksi vardır orada.

B u co ğrafyada Amerika ’ yla mesafesini en net koruyan ülkedir İran.

K ö rfez ’ de birç ok ülke Amerikan askeri varlığına kapı açarken, İran bu çizginin dışında kalmayı tercih etmiş ve bunu başarmıştır.

İsrail ’ in sert müdahale stratejisi uygulanmaya başladığında, baş lang ıçta temel beklenti İ ran i çinde hızlı bir çözülme yaşanacağı y ö nündeydi.

Sert saldırılar düzenlendiğinde, liderler ortadan kaldırıldığında halk sokağa dökülecek ve rejimi değiştirecekti, ancak öyle olmadı.

Şu ana kadar ortaya çıkan tablo bunun tersine işaret ediyor: Dış baskı arttıkça İran toplumunun daha fazla kenetlendiği görülüyor.

Bu, İran’ın tarihsel refleksiyle de uyumlu bir durum.

İran, bu süreçte sadece askeri bir direnç g ö stermiyor; aynı zamanda b ö lgedeki varlığını ve a ğırlığını da yeniden hatırlatıyor.

K ö rfez ’ de yükselen finansal ve mimari gücün karşısında, daha eski, daha k ö klü bir devlet aklının hâlâ sahada olduğunu g ö steriyor.Bugün Hürmüz’ün anahtarının İran’ın elinde olduğu gerçeği, K ö rfez ’ deki o g ö rkemli kulelerin ardındaki güvenlik algısını bir anda sorgulanır hale getiriyor.

Çünkü o y üksekliklerin g ö lgesinde, yanı başlarında İran gibi bir gerçek duruyor.

Bu gerçeği yalnızca onlar değil, biz de hissediyoruz.

İran’ın Türkiye ’ ye doğalgaz ihracatını durdurması , co ğrafi yakınlığın ve enerji akışındaki kırılganlıkların ne kadar hızlı somut sonuçlar doğurabildiğini açıkça g ö steriyor. *** Bugün Trump bir yandan “İran ’ la iyi g ö rüşmeler yapıyoruz” diyerek diplomasi kapısını açık tutan bir tablo ç iz meye çalışırken , di ğer yandan “ rejim zaten zayıfladı” gibi ifadelerle iç kamuoyuna güç mesajı vermeye çalışıyor.

Bu, daha çok içerideki dengeyi y ö netmeye d ö nük bir dil gibi duruyor.

Ancak İran tarafı bu s ö ylemi net biçimde reddediyor; resmi açıklamalarda ABD ile doğrudan bir temas olmadığını vurgularken, Washington ’ un sunduğu ve oldukça ağır şartlar içerdiği belirtilen 15 maddelik ateşkes teklifini de kabul etmeyerek geri çeviriyor.

Washington ’ın bu tür çıkışlarının “ ciddiyetsiz” ya da “ manip ü latif ” olduğunu ima ediyor.

Trump ’ın bir yandan ateşkesten s ö z edip diğer yandan daha sert bir askeri seçeneğin zeminini hazırladığı y ö nündeki iddialar ise bu güven krizini daha da derinleştiriyor. “ G ö rüşmeler ilerliyor” mesajı verilirken aynı anda kara harekâtı hazırlıklarının konuşulması, bu s ö ylemin ne kadar gerçekçi olduğu sorusunu beraberinde getiriyor.

Dahası, Trump’ın sık sık iç kamuoyuna d ö nük ekonomik mesajlarla, enerji fiyatları, benzin maliyetleri gibi başlıklarla, “Siz ucuz benzin alabilin diye her gün yeni çözümler üretiyorum” gibi inandırıcılıktan çok uzak, absürd denebilecek söylemlerle bu süreci paketleme çabaları işi daha da ciddiyetini yitirmiş bir noktaya taşıyor.

Buna karşılık İran ’ dan gelen açıklamalar ise çok daha sert: Olası bir kara harekatı, ada işgali gibi bir durumda yalnızca ABD ’ yi değil, bu operasyona destek veren ya da üs sağlayan ülkeleri hedef alacaklarını açıkça ifade ediyorlar.Tam da bu sertleş en tablo i çinde, Trump’ın süreci eline yüzüne bulaştırdığı ve şimdi bir çıkış yolu aradığı y ö nünde yorumlar da giderek daha fazla dile getiriliyor. *** İsrail ’ in L übnan ’ da yürüttüğü operasyonlar ise sadece askeri hedefleri değil, gündelik hayatın kendisini de hedef alıyor; sivil yaşamın bu denli ağır biçimde sarsılması ise artık savaşın sınırlarını değil, vicdanını tart ışmaya açıyor.

Aslında g ö rü nen tablo, hen üz tüm cepheleriyle açılmış bir savaş değil; daha çok eşiğinde bekleyen bir gerilim.

Güneyde Husilerin daha ilk anda İran ’ a destek vermesi ve Kızıldeniz hattında artan hareketlilik, bu çatışmanın tek bir hatta sıkışmayacağını açıkça g ö steriyor.

Ü stelik Irak ’ taki Haş di Şabi gibi akt ö rlerin henüz doğrudan devreye girmemiş olması, riskin hâlâ büyüme potansiyeli taşıdığını ve savaşın kolaylıkla daha geniş bir coğrafyaya yayılabileceğ ini d üşündürüyor.

Zaten en büyük korku tam da bu: gerilimin adı m ad ım b ö lgeselle şmesi.

Sahada atılan her yeni adım, bu ihtimali biraz daha güçlendiriyor.

Eğer bu cepheler de devreye girerse, mesele artık kontrol edilebilir bir kriz olmaktan çıkar… Özellikle gerilim Kızıldeniz ’ e taşar ve Husiler bu hattı ciddi biçimde kesintiye uğratırsa, yalnızca askeri değil, küresel ö lçekte bir ekonomik ve gıda krizi riski de ortaya çıkar.

Bu hat, sadece enerji geçişi açısından değ il; g übre tedariği ve tarımsal üretim zinciri açısından da kritik bir damar.

Dünya gübre ihtiyacının yaklaşık üçte biri bu hat üzerinden sağlanıyor.

B ö yle bir senaryoda piyasalar sadece dalgalanmaz; kilitlenir.

O noktada savaşın etkisi cephelerden çı kar, do ğrudan sofralara kadar ulaşır.

İRAN’I ANLAMADAN İRAN’I DURDURAMAZSINIZ Şu bir gerçek ki bundan sonra hiçbir şey İran-ABD-İsrail savaşından öncesiyle aynı olmayacak.

Bu süreç , Washington ’ un d ünyayı tek başına istediği gibi şekillendirebildiğ i d ö nemin sınırlarına dayandığını g ö sterdi.

Konvansiyonel güç, füze kapasitesi ya da nü kleer üstünlük tek başına yeterli değ il; çünkü ne olursa olsun dünya yüzde yüz tek kutuplu bir yer değil.

Arka planda Çin ve Rusya gibi akt ö rlerin İran ’ a sağladığı destek de bu denklemi karmaşıklaştırıyor; her ne kadar ABD ’ ye karşı doğrudan ve sert bir pozisyon almaktan kaçınıp daha çok kenardan izleyen, sürecin nereye evrileceğini tartan bir tutum sergileseler de… B u co ğrafyada bazı ülkeler sadece bugünün devleti değil, aynı zamanda tarihsel birikimin taşıyıcısı.

İran da onlardan biri.

Tıpkı Türkiye gibi, bir imparatorluk hafızasıyla hareket eden, kolayca y ö n verilemeyen, dışarıdan şekillendirilmeye dirençli bir yapı.

Batı’nın İran ’ la ilgili en büyük yanılgısı, onu hâlâ çözülebilecek bir problem olarak g ö rmesi.

Oysa İran bir problem değil; bir durum.

Bir tarihsel birikim, bir hafı za.

Bu yüzden İran’ı sadece “ sert”, “ agresif” ya da “ irrasyonel” gibi kavramlarla açıklamak kolaydır ama eksiktir.

Çünkü bu kavramlar davranışı tarif eder, nedeni değil.

Oysa mesele tam da neden sorusunun etrafında şekilleniyor.

İran neden bu kadar sert?

Neden geri adım atmıyor?

Neden risk alıyor?

Cevap basit, bir o kadar da rahatsız edici: Çünkü başka türlü hayatta kalamayacağını biliyor.

SADIK ÇELİK sadikcelik.gorus@gmail.com

İlgili Sitenin Haberleri