Haber Detayı

Yanlış anlaşılan milli irade
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
26/03/2026 04:00 (1 saat önce)

Yanlış anlaşılan milli irade

Günümüz evrensel ve çağdaş demokrasisinde önemli olan sayısal demokrasi değil, çoğulcu ve katılımcı demokrasidir.

Günümüz evrensel ve çağdaş demokrasisinde önemli olan sayısal demokrasi değil, çoğulcu ve katılımcı demokrasidir.

Çoğulcu demokrasi modelinde temel kural “hak ve özgürlüklerin hiçbir biçimde özüne dokunulamayacağı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenemeyeceği”dir.

Çok partili demokrasi yaşamımızda 14 Mayıs 1950’den bugüne 76 yıldır “milli irade” konusu tamamen yanlış anlaşılmış ve yorumlanmıştır.

Sağ görüşlü “muhafazakâr” partiler Demokrat Parti (DP), ardından Adalet Partisi (AP), Doğru Yol Partisi (DYP) ve son 25 yıldır AKP, “milli irade kuramı”nı yanlış yorumluyor.

Bu partiler, milli iradeyi seçimleri kazanmış partinin, siyasal iktidarı ele alması ve ülkeyi istediği gibi yönetmesi olarak değerlendiriyor; milli iradeyi demokrasi ile eşdeğerde tutuyor.

Oysa bu anlayış özellikle II.

Dünya Savaşı’ndan sonra Batı demokrasilerinde terk edildi.

MİLLİ İRADE NEDİR?

Öncelikle “milli irade” kavramının tarihsel, siyasal ve hukuksal geçmişini özetleyelim. “Hâkimiyet” bugünkü dilde “egemenlik” kavramı ortaçağda, kendisinden daha üstün hiçbir güç tanımayan, “mutlak güç” anlamında kullanılıyordu.

Bu güç Tanrısal köklere dayanıyor, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Tanrı’nındır” biçiminde özetleniyordu.

Bu mutlak gücün de yeryüzünde Tanrı adına krallar tarafından kullanıldığı kabul ediliyordu.

Krala karşı çıkmak, Tanrı’nın gücüne ve varlığına karşı çıkmakla eşdeğerde tutuluyor; karşı çıkanlar ölümle cezalandırılıyordu.

AYDINLANMA FELSEFESİ İktidarın kaynağını Tanrı’dan alan ve yüzyıllar süren bu düşünce, aydınlanma felsefesinin gelişmesiyle yıkıldı.

Rönesans ve reform hareketi Avrupa’da yüzyıllar içinde gelişti, çok ağır bedeller ödenerek ve kan dökülerek Aydınlanma çağına ulaşıldı.

Artık yalnızca inanan, biat eden değil, fakat düşünen ve olup biteni akıl terazisinde yargılayan insan ortaya çıkmıştı.

Ardından, Tanrı’dan aldığı hâkimiyeti kullanan kral yerine üstün güç olarak “halk hâkimiyeti”, “halk egemenliği” kavramı gelişti.

Egemenlik milletin temsilcisi olarak seçimle işbaşına gelen meclisler tarafından kullanılmaya başlandı.

Buna göre seçimle gelmiş parlamentolar milli egemenliği, milli iradeyi temsil ediyordu.

Siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu Prof.

Dr.

Tarık Zafer Tunaya’nın belirttiği gibi, “milli irade kuramı” 1789 İhtilali’nin ürünüdür. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sloganının amacı da “egemenlik” tacını kralın başından alıp milletin başına koymaktır. (1) Bu “milli irade” anlayışı 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar sürdü.

Ancak, II.

Dünya Savaşı’nın sonunda bu kuram da çöktü; Avrupa’nın en ileri toplumları Almanya ve İtalya’da yaşananlar, “milli irade” anlayışında temelden sarsıcı etkiler yarattı.

Seçimle işbaşına gelen “milli irade” ilkesini kullanarak diktatörlüğe dönüştüren yönetimler anayasa hukukçularını, demokrasiye inanan siyaset bilimcileri derinden etkiledi.

Almanya’da Hitler’in Nazi, İtalya’da Mussolini’nin faşist diktatörlükler kurmaları karşısında, milli egemenlik ve milli irade kavramları altüst oldu.

Hak ve özgürlükleri koruyamayan böylesi meclislere ve sayısal sandık demokrasisine güven sarsıldı.

Sözü edilen Nazi ve faşist yönetimler, seçimle iktidara gelmiş, yasama organında çoğunluğu ele geçirmiş, meclis çoğunluğuna dayanarak ve “milli irade” kavramını ileriye sürerek her türlü kararı almışlardı.

Bu yönetimler kişisel diktatörlüğe dönüşerek hak ve özgürlükleri ve demokrasiyi tahrip etmişlerdi.

Bunlara hukuk literatüründe, “seçimle iktidara gelmiş krallar ya da diktatörler” adı verildi.

Ne yazık ki 1950-1960 döneminde DP de “milli irade” kavramına sıkı sıkıya sarılmıştı.

Meclis’te hukuka aykırı “Tahkikat Komisyonu” kanunu DP çoğunluğu tarafından kabul edilirken yapılan itirazlara karşı “milli irade” yani, “Halk böyle istiyor” denilmişti.

HUKUK DEVLETİ İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çağdaş demokrasilerde “milli irade” kavramı çok önemli yapısal değişikliklere uğradı. 1789 Fransız İhtilali’yle Tanrısal olma niteliğini yitiren milli egemenlik bu kez de “sınırsız ve mutlak olma” niteliğini yitirdi.

Seçimle işbaşına gelen siyasal iktidarların yetkilerinin, hukuk devleti ilkeleri içinde sınırlandırılması yoluna gidildi.

Devlet yönetiminde “hukukun üstünlüğü” ilkesi önem kazandı.

Milli iradenin ve egemenliğin kaynağı, dayanağı ve sınırı, hukukun üstünlüğüne bağlandı.

Bu yeni durum aynı zamanda “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” kavramlarını yarattı.

Meclis’te kabul edilen yasaların hukuka uygunluğunu denetlemek üzere çağdaş demokrasilerde anayasa mahkemeleri kuruldu.

Seçimlerde “sandıktan çıkan sayısal çoğunlukla parlamentoda her türlü kararın alınabileceği, buna karşı gelmenin milli iradeye karşı gelmek olduğu” kuralı çağdaş demokrasilerde geçerliliğini tamamen yitirdi.

Günümüzün demokrasi anlayışı sayısal demokrasi değil, çoğulcu ve katılımcı demokrasidir.

Bu nedenle ülkemizde siyasal iktidarı elinde tutanların dilinden düşürmediği “milli irade” kuramı, günümüz evrensel demokrasi modelinde anlamını yitirmiştir. ‘MİLLİ İRADE EFSANEDİR’ Ünlü Fransız kamu hukukçusu Prof.

Dr.

Leon Duguit bakınız ne diyor: “Millet, diriler kadar ölüleri de kapsayan geçmiş ve gelecek kuşakları da içine alan kuramsal ve soyut bir kavramdır.

İrade ise yalnızca gerçek kişilere ait bir olgudur.

Soyut kavramların iradesi olmaz.

Öyle ise milli irade ya da hâkimiyet diye bir şey olamaz ve tamamen efsaneden ibarettir.

Bir edebiyat sözcüğüdür.” (2) MİLLİ İRADE OTORİTER SİSTEMLER YARATIR Türk siyasal yaşamında muhafazakâr görüşe sahip olan, DP’yi desteklemiş anayasa hukuku hocası Prof.

Dr.

Ali Fuat Başgil, “Esas Teşkilat Hukuku” adını taşıyan kitabında “milli irade” kuramını eleştirmiştir.

Prof.

Başgil, “milli irade” kuramının “otoriter hükümetlerin” işine yaradığını şöyle belirtiyor: “Millet iradesi denilen şey, realitede bütün milletin iradesi değildir...

Hükümet adamlarının arkasında milli manevi diye bir irade ve kuvvet kaynağı yaratmakta hukuki bir netice ve fayda yoktur.

Bu tasavvur (tasarım) sadece, arkasını millete dayayarak en açık haksızlıkları bile, mefruz (varsayılmış) bir millet iradesi ile meşrulaştırma yolunu tutan hükümetlerin işine yaramaktadır.” (3) Anayasa hukukçusu Prof.

Ali Nail Kubalı’nın da işaret ettiği gibi, genel seçimlerde beliren sonuç “milli irade” değil, seçimlerde o tarihte oy kullanmış seçmenlerin siyasal tercihidir. (4) Zaman içinde değişikliğe uğrar.

Günümüzde Meclis’te siyasal üstünlüğü elde ederek hukuka aykırı da olsa her türlü kararı almak, hukuka aykırı kanunları kabul etmek siyasal üstünlüğe dayanarak “meşruiyet” ileri sürmek evrensel demokrasi anlayışıyla bağdaşmamaktadır.

Günümüz evrensel ve çağdaş demokrasisinde önemli olan sayısal demokrasi değil, çoğulcu ve katılımcı demokrasidir.

Çoğulcu demokrasi modelinde temel kural: “Hak ve özgürlüklerin hiçbir biçimde özüne dokunulamayacağı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenemeyeceği”dir.

Sayıya dayanan ve sandık demokrasisi adı verilen model “seçilmiş krallar” yaratmaktadır, bu durum tüm demokratik ülkelerde hukuk ve siyaset bilimi kitaplarında şiddetle eleştiriliyor.

Aslında yukarıda yazdıklarımız ve özetlediğimiz tarihsel gelişim, hukuk ve siyaset bilimi öğrencilerinin birinci sınıfta öğrendikleri gerçeklerdir.

Ancak ve ne yazık ki Türkiye’de uygulanan demokrasi kuralları dünya demokrasi düzeyinin çok gerisine düşmüş bulunmaktadır.

DİPNOTLAR : (1) Tarık Zafer Tunaya, Siyasi Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 4.

Baskı, İÜHF Yayını, 1980, s.153. (2) Leon Duguit’ten aktaran T.

Z.

Tunaya, age. s.154-155. (3) Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, Türkiye Siyasi Rejimi ve Anayasa Prensipleri, C.I.

Baha Matbaası, 1960, s.211 (kısmen sadeleştirildi) (4) Ali Nail Kubalı, Anayasa Hukuk Devleti, İ.Ü.H.F.

Yayını, 1971, s.259- 270.

İlgili Sitenin Haberleri