Haber Detayı
İlber Ortaylı: İçindeki çocuğu koruyan bilge
DTCF hocası olan annesi Şefika Hanım’ın koluna girerek fakülte binasının giriş merdivenlerinden çıkmasına destek olan 1970’lerin delikanlısı İlber ile 2026’da bir elinde bastonu, kızının koluna yaslanarak Bejart Balesi’ne gelen 70’lik İlber’i tanımış olanlardanım.
DTCF hocası olan annesi Şefika Hanım’ın koluna girerek fakülte binasının giriş merdivenlerinden çıkmasına destek olan 1970’lerin delikanlısı İlber ile 2026’da bir elinde bastonu, kızının koluna yaslanarak Bejart Balesi’ne gelen 70’lik İlber’i tanımış olanlardanım.
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki derslerinde çetrefilli dil kullanımıyla kimi öğrencilerine anlaşılması zor gelen genç akademisyen İlber Ortaylı’yı, söyleşileriyle izleyenleri televizyondaki görüntüsüne ve sesine kilitleyen, kimi özlü sözleriyle halk filozofu mertebesine yaklaşan, yaşını başını almış “İlber Hoca” ile bağdaştırmak zordur.
Ortaylı, bir yandan tarihsel/toplumsal/siyasal olgulara gelenekçi yaklaşımlar uygulayabilirken öte yandan modern Atatürk Türkiye’sinin ateşli bir savunucusudur.
Soğukkanlı bir bilim adamı olmasına karşın, sinirlendiği zamanlarda olumsuz duygularını yüksek sesle açığa vuran yaradılıştadır.
Önemsediği konulara sıradan yorumlar getirenler karşısında hiç şakası yoktur, ama “ şakacılık ” ve muziplik onun insanlarla alışverişinin bir aracıdır.
Prof.
Dr.
İlber Ortaylı’nın bütün bu çelişkilerden geçerek renklenmiş yaşam deneyimi, onu karşımıza, “içindeki çocuğu hep korumuş” bir “bilge” olarak çıkarır.
SANATSEVER BİR BİLİM İNSANI 1960’larda parlayan Devlet Tiyatrosu’na ve başkent Ankara’nın o yıllardaki sanatsal zenginliğine hayrandır Ortaylı. (Bunu Hürriyet’teki son yazılarında bile vurgulamaktaydı.) Aynı dönemde İstanbul’daki özel tiyatrolarda ve şehir tiyatrolarında, müzikte ve sinemada yaşanan hareketliliği yakından izlemiş biri olarak devletin Ankara’da kurduğu sanat kurumlarına olan bu bağlılık bana hep biraz abartılı gelir.
Ne ki İlber’in bilimsel bakış açısına göre olduğu denli, çocuk gönlüne göre de bu kuruluşlar Atatürk Türkiye’sinin oluşumunda birincil düzeyde önemlidir ve rakipsizdir.
Ortaylı, kişiliği seçkin bir aile ortamında gelişmiş, duyarlı ve çalışkan bir kültür insanıdır. (Annesinin ünlü yönetmen Stanislavski’nin öğrencisi olduğunu Şefik Kahramankaptan’ın bir hafta önceki yazısında öğreniyorum.) Sanatın her dalına ilgi duyması ve birçok dili iyi bilmesi de aile çevresinin ve gördüğü sağlam temelli eğitimin ürünüdür.
Dahası, içindeki çocuk onu yaşamdaki birçok şeyi merak etmeye, daha çok öğrenmeye yönlendirmiştir.
Bir televizyon izlencesinde, üniversite yıllarının başında İngilizcesinin berbat olduğunu ama gerekli gördüğü için hiç sevmediği bu dili öğrendiğini anlatmıştı. 7-8 yıl önce Hacettepe Üniversitesi’nde düzenlenen bir İrlanda yazını konferansının onur konuğuydu.
Televizyondan alışık olduğumuz, söyleşi gevrekliğinde Türkçe bir konuşma yapmasını beklerken dinleyiciler arasında İrlanda Büyükelçiliği’nden konukların bulunduğu akademik ortamda, Ortaylı’nın kusursuz İngilizcesiyle dozu iyi ayarlanmış bir sunum yaptığına tanık olmuştum.
Sevmediği İngilizceyi bile rahatça kullanabilmek için ne çok çalışmış olmalı...
Okuduğu binlerce kitap, makale ve yazınsal yapıt, imzasını taşıyan şaşırtıcı sayıdaki kitap, makale, gazete ve dergi yazıları göz önüne alındığında, Ortaylı’nın yaşamaya nasıl zaman bulabildiği sorusu çıkar karşınıza.
Oysa yaşamaya, bilgiyi bilgeliğe dönüştürebileceği düzeyde bağlıdır.
Yalnız okumayı, yazmayı, konuşmayı değil, karnını doyurmayı, yorgunluk atmayı, insanlara kızmayı ve onlara muziplik yapmayı bilen bir kişilikte olması, Ortaylı’yı “sokaktaki adam” la buluşturur. ‘İLBERCE’DEN ÖRNEKLER Yine de bu tür sıradan eylemlerde bile “İlberce” davranmaktadır.
Örnekleyelim.
Bir gün Kızılay’da karşılaştık.
Sokakta daha önce rastladığı biri onu çok kızdırmış olmalı ki beni görünce lafa ortasından giriverdi; kim olduğunu bilmediğim o kişiyi bir güzel yerin dibine batırdıktan sonra da ferahlamış olarak yoluna gitti.
Bir “Merhaba” bile dememişti.
Yıllar sonra Kadıköy Belediyesi’nin düzenlediği bir toplantının yemek sonrası oturumunda, tam ben konuşurken yediği kebabın verdiği gevşemeyle mutlu bir öğle uykusu çekmişti.
Onu, konuşmayı yaptığım yükseltiden, için için gülerek, biraz da bozularak izlemiştim.
Yine konuşmacı olduğum bir başka toplantının kahve molasında, en az on metre uzağımdayken başladığı bir cümleyi sürdürürken kalabalıkta gözü bana ilişince parmağını burnuma doğru uzatarak “O bilir” demiş ve başını duymadığım cümlesini bana gülümseyerek bitirmişti.
Bu dostça “muziplik” onun “merhaba” sıydı.
Biraz da bir süre önce konuşmam sırasında uyuduğu için İlberce özür diliyor ve bilgi dağarımı onaylıyordu.
Ona kızabilir miydiniz...
İlber Ortaylı işte böyle özel bir kişiydi.