Haber Detayı

Duygusal dünyamıza hakim olan cam kırıkları…
Neşe doster gercekgundem.com
23/03/2026 06:00 (1 saat önce)

Duygusal dünyamıza hakim olan cam kırıkları…

Başlığa hakim olan duygudan acaba ne anlamalı diyerek, özellikle gençler tarafından mazur görülmesini dileyerek, yazdıklarıma dikkat isterim…

Yörüngelere, yönlendirmelere, kalıplara sokulmak istenen yaşamımıza bakınca; Son yıllarda gülmeyi unutan bir topluma dönüştük, daha doğrusu dönüştürdüler. 17 milyon emekli, 22 milyon işsiz, hayatın pahalı, canın ucuz olduğu ülke gerçeği, kapanmayan ve hep kanayan kadın cinayetleri, mutfağın sönmeyen yangını, ardı arkası kesilmeyen zam furyası, ucuz gıdaya ulaşma ve iş bulma kuyruklarında ömür tüketen genç, yaşlı, kadın, erkek binlerce muhtaç, amansız hayat pahalılığı karşısında ezilenler, hesap yapmaktan şaşı bakan ve açlık sınırında yaşam mücadelesi veren milyonlar…Hal böyle olunca da; İnsanın duygusal dünyasında gecelerin uzaması, karanlıkların artması, mevsim olmasa da kışın uzaması, umutların azalması, hayallerin bitmesi, yüreğe cam kırıklarının dolması, yolların uzaması, yokuşların dikleşmesi, derken göçlerin başlaması, somut olarak olmasa da iç dünyada bavulların çoktan toplanması doğal değil midir?Yine koşullar böyle iken; Temkin, tedbir, ihtiyat, sabır, cesaret, kararlılık vb gibi davranış kalıplarının pek de akla gelmeyeceği, gelse de uygulanmasının zor olduğu, klasik taktiklerin de pek işe yaramadığı normal değil midir?Ünlü İngiliz devlet adamı Churchill’e gazeteciler sordular; “Politikaya atılacak bir insanda ne gibi nitelikler olmalı?”Churchill hiç düşünmeden; “Yarın, gelecek hafta, gelecek ay ve gelecek yıl ne gibi olayların olacağını önceden görebilme yeteneği olmalı, vaatlerini ona göre vermeli” demiş.

Ve biraz durup eklemiş; “Tabii sonra da o vaatlerinin neden gerçekleşmediğini anlatabilme yeteneği olmalı!”Churcill’in gerçekçi ve geçerli saptamasından sonra örneklerini çok sık gördüğümüz günümüze dönersek pek çok soru ve sorunla karşılaşırız…ABD’nin İran’da 6 ile 10 yaş arası kız çocuklarının okuduğu okulu bombalaması sonucunda 177 çocuğun hayatını yitirmesi, küçücük bedenlerin bembeyaz kefenler içinde kapkara toprağa gömülmesi hangi vicdana sığar?Bize dönersek! 2025 yılında 294 kadının öldürülmesi, 297 kadının şüpheli ölümle gömülmesi nasıl açıklanır?Varlığa, yokluğa, açlığa, tokluğa dirençli kadınlara dönersek…50 binden fazla insanın hayatını kaybettiği, 40 bin binanın yıkıldığı, 20 binden fazlasının ağır hasar aldığı depremde; 11 ilde yaşayan 14 milyon kişinin yaklaşık 7 milyonu kadındı.

O kadınlar 5 metrelik çadırları, 20 metrelik konteynırları yuva yapan, boş mutfakta harikalar yaratan kadınlardı…Depremde yaşamını yitirenlerin anaları, ablaları, yakınlarıydı.

İnsanın soluğunu kesecek kadar acı yaşayan; “Hala acının üstesinden gelemiyoruz, yasımızı bile tam tutamadık, intiharlar arttı, travmalar ve gerilim çoğaldı, işsizlik tavan yaptı, kayıpların yarattığı psikolojik çöküntüye rağmen enkazın altında kalmayan tek şey kadınların direnci idi.

Çünkü kadınlar sadece hayatta kalmaz, hayatta ve ayakta tutar, camdan tavanları deler!” diyerek içlerindeki fırtınayı anlatırken tıkanıp kalan kadınlardı…Çare nedir derseniz?İş yaşamında, sosyal hayatta, siyasette önüne engeller çıkarılan, eşit işe eşit ücret alamayan, karar mekanizmalarında kendine yer bulamayanlar olarak; Bunun adına kurumsal ve psokolojik şiddet denildiğini unutmayalım.

Siyasilerden ve yöneticilerden beklenenin izleyici olup bakmak yerine, göz yummamak olduğunu, kadın mücadelesini desteklemenin toplumsal adaletin, demokratik düzenin dışa vurumu olduğunu, kadınların yanında yer almanın da tercih değil zorunluluk olduğunu sık sık yetkili zevata hatırlatalım…Yine dayatılanlara, yok sayılmalara karşı çaba harcamak zorunda olduğumuzu, her geçen gün dozunu artıran ayrımcılığa, dışlamalara, kadına yönelik şiddete karşı sürekli mücadele etmek ve kendimizi kanıtlamak zorunda olduğumuzu, herkese yetişme çabamızı biraz kendimize ayırmamız gerektiğini unutmayalım…Ekonomik bağımsızlığın azaldığını, şiddetin yaşamları kuşatıp, kararttığını, kurumların sessiz kaldığını, baskı ve şiddeti sürekli kılan bir döngü yaratıldığını, erkek egemen görüşün kendi yetersizliğini veya güç arayışını kadın üzerinde baskı kurarak gidermeye ve kanıtlamaya çalıştığını, kadının toplumsal konumunu görünür kılmak için de çaba göstermediklerini unutmayalım…Karısının iki kolunu baltayla kesen, kadın hastanede yaşam savaşı verirken, vahşeti gerçekleştirdiği için cezaevini boylayan adamın; “Yarım kalan işi mutlaka tamamlayacağım.

Ben yapamasam da sülalem geniş, yaptıracak birini bulurum!” şeklindeki ağız uçuklatan açıklamasını, şiddetin; Sokakta, evde, elde, dilde, okulda, iş yerinde sürdükçe işimizin zor olduğunu belleğimize kaydedelim…Yaşamın yükünü taşıyan, emeğiyle ayakta duran, fabrikada, tarlada, evde bitmeyen bir emekle çalışan, sınıfsal baskı gören, bazen usanan, çoğu kez susan, bazen sabırla hesap yapan, bazen yüksek sesle dillendiren, bazen itiraz eden, her daim yoksulluğa karşı direnen kadınların varlığını unutmayalım…Yine sezgisiyle var olan, her koşulda ayağa kalkmasını bilen, aklıyla, öngörüsüyle yaşamda kalan, kolay kolay kırılmayan, bükülmeyen, yoksulluğa karşı direnen, sarsılmaz inancıyla ayağa kalkan, kimseler fark etmese de gayret ettiğinde yaşamın öznesine dönüşeceğini çok iyi bilen hemcinslerimizin varlığını unutmayalım…“Kadın özveridir, bir çiçeği bile emekle yaşatır, sever/ Kadın her zorlukta dimdik duran, sabırla bekleyendir/ Kadın şefkattir doğurduğu mucizeye yüreğini sığdırandır/ Kadın sabır taşıdır/ Kadın merhamettir/ Kadın adalettir, vicdanının sesini dinleyendir/” şeklindeki tanımları ve daha fazlasını da hak ettiğimizi bilelim...Duygusal yüklerimizin varlığına, sürekli baskı, dayatma ve tehditle sınanmamıza rağmen; Kendine değer veren, kendi ayakları üzerinde duran, kendi gücünün farkında olan, her zorluğun üstesinden gelebilen, istediği her şeyi başaracak kadar kararlı olan, hayallerinin peşinden koşacak kadar cesur, kimsenin yargılarıyla kendini üzmeyecek kadar kendini seven kadınların sayılarının asla az olmadığını bilelim…En umutsuz olduğumuz anlarda da; Büyük Atatürk’ün evimizin duvarlarından bize bakan mavi gözlerine bakarak, hangi koşullarda neler yaptığını, bize ne gibi haklar tanıdığını hatırlayalım.

Dolan gözlerimizi silerken; O onurlu, tertemiz, eşsiz önderin, eşi benzeri olmayan liderin yaptıklarını düşünerek, yine ve yeniden ona sığınalım, sırtımızı bir kaya gibi ona yaslayalım, orda hiçbir karanlığın söndüremeyeceği umut ışığını yine ve yeniden görerek ona koşalım.

Dünden bugüne adresin belli olduğunu ve asla değişmediğini de asla aklımızdan çıkarmayalım…Ve son olarak da yeri geldiğinde “hayır!” demenin kimliğin inşa ve ispatının ilk adımı olduğunu hiç unutmayalım…Kutlama notu: Bayramları bayram tadında ve lezzetinde kutlayacağımız günlere özlem duyarak ve gerçekleşmesini dileyerek (geç kalmakla birlikte) Şeker Bayramımız ve Bahar Bayramımız kutlu olsun….

İlgili Sitenin Haberleri