Haber Detayı
Atatürk onarıcı bir lider ve ideal baba mı?(3)
Atatürk kuşkusuz kurucu bir liderdir; modern Türkiye’nin siyasal, hukuksal ve kurumsal yapısını inşa eden tarihsel figürdür. Fakat onu aynı zamanda onarıcı (restoratif) bir lider olarak tanımlamak, toplumun yaralarını “saran” bir baba figürü gibi görmek problemli bir iddiadır
Uzun zamandır Atatürk ve Atatürk’e dair kitaplar ya da araştırmalar okumuyorum.
Dolayısıyla Atatürk hakkında bilgi iddiası taşıyan bir metin yazmıyorum.
Burada yazdıklarım Atatürk’e değil; onu sevenlerin, ona bağlananların Atatürk’le kurduğu ilişkiye dair.
Yani söz konusu olan Atatürk’ün kendisi değil, onun adına konuşanlar; onu bir düşünme alanı olarak değil, bir dokunulmazlık zırhı olarak kullanan tutumlar.
Metin, tarihsel bir kişiliği tartışmaya açmıyor; bugünkü duygulanım biçimlerini, savunmaları ve söylemleri hedef alıyor.
Başka bir deyişle, eleştirilen şey Atatürk değil; Atatürk’le kurulan ilişki.
Ve evet, bu metnin muhatabı sizlersiniz.
Atatürk kuşkusuz kurucu bir liderdir; modern Türkiye’nin siyasal, hukuksal ve kurumsal yapısını inşa eden tarihsel figürdür.
Fakat onu aynı zamanda onarıcı (restoratif) bir lider olarak tanımlamak, toplumun yaralarını “saran” bir baba figürü gibi görmek problemli bir iddiadır.
Çünkü onarıcı liderlik yalnızca devlet kurmakla değil; toplumsal yaraları tanımak, yas mekanizmalarını işletmek, farklı kimliklerin travmalarını kabul etmek ve kırılma noktalarını iyileştirmekle ilişkilidir.
Türkiye’de ise modern devletin kuruluşu, yeni bir düzen kurarken çok sayıda yaranın bastırılması, inkâr edilmesi ve sessizliğe gömülmesiyle ilerlemiştir.
Yaralar tedavi edilmek yerine toplumsal bilinçdışına itilmeye çalışılmıştır.
Eğer toplum gerçekten onarılmış olsaydı — ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak — bugün daha yalnız, daha kırılgan, daha güvensiz, daha kutuplaşmış bir yerde olmazdık.
Onarılmış bir toplumda sürekli iç savaş ihtimali konuşulmaz; “iç düşman” (terörist, hain vb.) paranoyası gündelik siyasetten beslenmez; kimlikler arasında derin uçurumlar oluşmaz; “vatandaşlık” bir sadakat testine dönüşmez.
Bir toplumda barışın bu kadar sık konuşulması, aslında barışın tesis edilemediğine işaret eder.
Barış, iyileşmiş bir bedenin doğal hâlidir; sürekli dile getirilen barış talebi ise yaralı bir bedenin kendini hatırlatmasıdır.
Bu bağlamda Atatürk’ün onarıcı “ideal baba” olarak yüceltilmesi de sorunlu bir idealizasyondur.
Çünkü ideal baba yaraları tanır; travmaları kuşaklar arası taşımadan işler; farklı kimliklere eşit mesafede durur; eksik kalan baba işlevini telafi eder; toplumun bilinçdışındaki suçluluk ve öfkeyi yatıştırır.
Oysa Türkiye’nin kuruluş süreci, bu tür bir onarım sürecinden uzaktır; aksine yeni yaralar yaratan, geçmişin yasını tutmayı engelleyen bir süreçtir.
Dolayısıyla şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Onarılmamış bir toplumda kurucu lideri onarıcı-baba olarak idealize etmek, gerçekte hangi ihtiyacın ürünüdür?
Bu çoğu zaman reel bir iyileşmeden değil; iyileştirilmemiş yaraların üzerini örten bir baba mitolojisinden beslenir.
Bir toplumda onarıcı liderlik yoksa, onarıcı lider efsanesi doğar.
Baba eksikse, hayali bir baba yüceltilir.
Travma tanınamıyorsa, travmanın kaynağı unutturulur.
Barış yoksa, barış retoriği çoğalır.
Onarıcı lider yalnızca devleti yöneten değil; toplumun yaralarını tanıyan, bu yaraların kaynağını kabul eden, travmaların üstünü örtmek yerine onları işleyerek kolektif bir iyileşme süreci başlatan liderdir.
Bir “kurucu baba”dan farkı, cezalandırıcı değil; tamir edici, yatıştırıcı ve düzenleyici bir otorite olmasıdır.
Onarıcı liderlik birkaç temel özellik taşır.
Birincisi, onarıcı lider toplumun geçmişinde bastırılmış travmaları görünür kılar.
Toplumun hangi kırılmalarla bölündüğünü, hangi kimliklerin hangi acılardan geçtiğini açıkça dile getirir: “Biz bunları yaşadık; şu kesimler incindi; şu hatalar yapıldı.” Onarıcı lider tarihin üzerini örtmez; çünkü örtülen her yara daha sonra şiddet, nefret ve kutuplaşma olarak geri döner.
Yas tutulmayan travma intikama dönüşür.
Bu yüzden onarıcı lider, topluma yas hakkı tanıyan liderdir.
İkincisi, onarıcı lider toplumun farklı kesimlerine yalnızca hukuki değil, sembolik bir eşitlik de sunar.
Devletin bir etnik kimliğe, bir dile ya da bir inanca ayrıcalık tanımasını kabul etmez.
Bir grubun değerlerini tüm topluma dayatmaz; farklı kimliklerin kendi “baba figürleri”nin, kendi kültürel hafızalarının yaşamasına alan açar.
Onarıcı lider, kurucu liderden farklı bir tarihsel figürdür: Kurucu lider düzen kurar; onarıcı lider yara iyileştirir.
Kurucu lider çoğu zaman “baba”dır; onarıcı lider ise iyileştirici bir yetişkindir.
Bir toplumun olgunlaşması ancak ikinci tür liderlikle mümkündür.
Çünkü onarıcı lider travmaları inkâr etmez, kendisi travma yapmaz (Koçgiri, Ağrı, Dersim), eleştiriyi bastırmaz, tarihsel suçları temize çekmez (1915 unutturulmaya çalışılan tarihtir), yurttaşları sadakatle değil; özgüven ve adalet duygusuyla bir arada tutar.
Bu nedenle onarıcı liderlik yalnızca bir yönetim biçimi değil; toplumun ruhsal yapısını dönüştüren, yetişkinleşmeyi mümkün kılan politik–psikolojik bir çerçevedir.
Vamık Volkan’da Atatürk Osmanlı’nın son dönemleri çeşitli travmalarla doludur.
Cumhuriyet bu travmalar üzerine kurulmuştur.
Bu travmalar çalışılmadığından, kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
Psikanalize önemli kuramsal katkılar sunmuş olan Vamık Volkan’ın Türkiye’ye dair tezlerinde bazı sorunlar olduğunu düşünüyorum.
Bir söyleşisinde (https://www.internethaber.com/ataturkun-psiko-biyografisi-150931h.htm) Atatürk’ü “onarıcı lider” olarak tanımlar ve şöyle der: “Atatürk imgesi, çocukluğumdan beri bir Türk olarak kendi ideallerime nasıl erişebileceğimi gösteren, içimde özgürlük duygusu oluşmasını sağlayan bir semboldü. (…) Bizler karizmatik liderleri bilinçdışımızda birer ‘baba figürü’ olarak algılarız… Atatürk’ün iç dünyasını anlatabilmek için onun zihnimdeki imgesini babamın imgesinden ayırmalıydım.” Atatürk, Volkan’ın yüceltilmiş efsane babasıdır; bu çocukça tutum analizlerini etkiler.
Volkan, babasıyla Atatürk arasında kendi analizinde bir sınır koymaya çalışsa da Atatürk’le arasına yeterli mesafe koyamaz; yüceltilen ödipal babaya takılı kalır.
Her ilişkinin agresyon doğurduğunu bilen Volkan, ideal babasına yönelik agresyonu başka yerlere kanalize eder; “ötekilere” ya da Cumhuriyet’in zulümlerine dair agresyonu ise görmezden gelir.
Vamık Volkan, Atatürk’ü “onarıcı lider” olarak tanımlar.
Bu tanım kısmen doğrudur: Atatürk özellikle Sünni Türk toplumu için “onarıcı” bir figür olabilir; yenilmişliği ve dağınıklığı onaran bir lider olarak işlev görmüştür.
İmparatorluğun yıkılışı yalnızca siyasal bir çöküş değil; “muhteşemliğin” ve “yüceliğin” de sonuydu.
Buradaki “onarım”, yenilgiyi başarıya — yani “kurtuluş” ve “kahramanlık” anlatısına — dönüştürmekti.
Onlarca halk bağımsızlık mücadelesi vererek Osmanlı’dan kurtulmaya çalışıyordu.
Türkiye’de ise onarıcılığı üstlenenler kendi savaşlarına “Kurtuluş Savaşı” adını verdiler.
Yani herkes Osmanlı’dan ve onun Sünni-Türk merkezli kimliğinden kurtulmaya çalışırken, Türkler kendi kavgalarına “kurtuluş” adını koydular.
Başkalarının kurtulmak istediği şeyden “kurtularak” değil; onu yeniden tanımlayarak “kurtuldular”.
Kırılganlık, “kurtuluş” ve “kahramanlık”la onarılmaya çalışıldı.
Yeni bir kimlik inşa edilirken negatif olanlar — öteki deneyimler, diller, kimlikler, acılar — sistematik biçimde elimine edildi.
Sünni Türklük adeta bir ideal olarak kurgulandı.
Bu anlamda Atatürk yalnızca kurucu bir lider değil; aynı zamanda kolektif narsisizmin kırılmış aynasını yeniden birleştiren bir figürdü.
Kuruluş mitolojisi, yıkılmanın travmasını dengeleyen bir işlev gördü.
Volkan şöyle yazar: “Onarıcı lider, onu takip edenlerin özgürlüğü için çalışır.
Başarılı olursa daha da yüceltilir; insanlar tarafından sevilir, bu da liderin kendine olan sevgisini artırır.
Hitler gibi yıkıcı liderlerse kendi büyüklüklerini ayakta tutmak için başkalarını ezerler.
Atatürk’ün onarıcı bir lider olduğundan hiç şüphemiz olmasın.” Bu analiz, belirli bir çoğunluğun — özellikle Sünni Türklerin — duygusal ihtiyaçlarını ve tarihsel kırılmalarını açıklamak bakımından ikna edicidir.
Fakat hikâyenin eksik tarafı, “ötekiler”in sessizliğinde saklıdır.
Onarıcı lider ötekine ne yapar?
Kimin acısına merhem olur?
Ve en önemlisi: Kendisine inanmayan, ardından gitmek istemeyenlerle ne yapar — ya da ne yapmalıdır?
Ötekinin neyini onarmıştır? “Onarıcı lider” kavramı, yüzeyde toplumsal bir iyileşmeyi ima ederken, aynı zamanda bastırılmış acıların yeniden üretimine de zemin hazırlayabilir.
Eğer bir lider gerçekten onarıcıysa, neden “onarılmış” toplumlarda kolektif travmalar kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam eder?
Gerçekten onarılmış bir toplum neden sürekli yeni bir “kurtarıcıya” ihtiyaç duyar? “Onarılanlar” neden bir fail geleneği üretir?
Boğulmaktan kurtulan insan, neden kurtarıcısına onlarca yıl boyunca sarılma gereği hisseder?
Eğer bu minnetse, neden bu kadar abartılı, bu kadar tutkulu, bu kadar kalıcıdır?
Belki de “onarıcı liderlik”, travmanın iyileştirilmesinden çok, onun süreklileştirilmesidir.
Travmanın tedavisi, travmanın hatırasına bağlı kalarak yürütülüyorsa, “onarma” adı altında yeni bir bağımlılık biçimi üretiliyor olabilir.
Volkan’ın analizinde eksik olan belki de tam budur: Onarıcı liderin toplumsal bilinçdışında neyi bastırarak “onardığı” sorusu.
Volkan’ın metinlerinde resmî dille örtüşme dikkat çeker.
Örneğin Kanbağı: Etnik Gururdan Etnik Teröre (1999) kitabında PKK ve Abdullah Öcalan üzerine yazarken, “Türkiyeli Kürtler ülkenin her tarafında ve tüm mesleklerde (devlet memurları, iş adamları, üniversite profesörleri, sanatçılar ve yazarlar) bulunabiliyordu (ve hâlâ da bulunmaktadır)” der.
Kürtlerin buna verdiği yanıt ise nettir: “Her şey olabiliyoruz ama Kürt olamıyoruz.” Volkan, “Türk devletinin anlatılarını” neredeyse bütünüyle benimser.
Zaten Volkan’ın “onarıcı lider” olarak gördüğü Atatürk’ün devleti de babanın devletidir: Baba nasıl sorgulanamazsa, babanın kurduğu düzen ve yasa da sorgulanamaz.
Oysa ödipal çözüm, babanın sorgulanması, eleştirilmesi ve sembolik olarak “aşılması”yla mümkündür.
Eğer baba yüceltilerek savunuluyorsa, ortada bir çözüm değil; itaate dayalı bir düzen vardır.
Babanın yasasında babaya itaat edilir; babaya itaat edenler kendilerinden zayıf olanları da itaate zorlar.
Cumhuriyet de bir yandan düzene bağlılık yemini ederken, öte yandan “asi çocuklarını” — azınlıkları ve ötekileri — itaate zorlamıştır.
Bugün de Erdoğan’a itaat edenler başkalarını itaate zorluyorlar.
Herkese el öptüren Erdoğan’ın Trump/Putin’in elini öpebilmek için sıraya girmesi de aynı dinamiğin devamıdır.
İtaatteki mekanizma şudur: Güçlünün/babanın elini öpenler, kendilerinden güçsüz olanlara kendi ellerini öptürerek itaatin yarattığı onur kırılmasını telafi eder.
Onur kaybı, başkasının onurunu kırarak “onarılır.” “Oysa ‘her şey’ olabilmek”, çoğu zaman kimliğini bastırmak pahasına mümkündür.
Dilleri yasaklanmış, çocuklarına kendi dillerinde ad koymaları engellenmiş bir halktan söz ediyoruz.
Eğer Kürtler Volkan’ın dediği gibi gerçekten özgürse, isyanları neden?
Bu isyan “orta sınıf şımarıklığı” mı?
Etnik çatışmalar üzerine onca çalışmaya rağmen iktidar söylemini sorgulamamak ve devletin terör üretimindeki rolünü göz ardı etmek yalnızca “ihmal” ile açıklanamaz.
Binlerce faili meçhul ortada; Cumartesi Anneleri yıllardır çocuklarının kemiklerini bu devletten istemektedir.
Bu devlet, teorileriyle özdeşleşecek kadar masum değildir.
Volkan, Ölümsüz Atatürk’te (kitabın adı aslında Kurtuluş Güneşi olarak tasarlanmış, ancak yayınevi ismi değiştirmiş) Osmanlı’nın son dönem yenilgilerinin Atatürk’e etkisini anlatırken askerî dilin büyüsüne kapılır; “şehitlik, kahramanlık, düşmanlık” gibi terimlerle yazar. “Düşman”dan söz ederken resmî söyleme yaklaşır; toprak kayıplarını “gerçek kayıp” sayar; halkların kendi kaderini tayin hakkını göz ardı eder.
Kayıp saydığı topraklar ise aslında Osmanlı’nın işgali altındaki coğrafyalardır.
Burada yine “Kurtuluş Savaşı” adlandırması belirir: Osmanlı’nın işgalinden kurtulmak için bazı halklar kurtuluş/bağımsızlık savaşı verdi.
Yani bazı halklar bizden kurtulmak için savaşmış, isyan etmişti.
Garip olan şudur: Halklar bizden kurtulmanın derdindeyken, bizim savaşımızın adı da “kurtuluş savaşı”dır.
Psikanalizde iyi bilinen bir fenomen vardır: fail–mağdur yer değişimi.
Bir zamanlar mağdur olan özne, güç eline geçtiğinde fail konumuna geçebilir.
Babasından dayak yiyen ve bu dayağa/babaya öfke duyan çocuk, daha sonra baba olduğunda aynı şiddeti kendi çocuğuna uygulayabilir.
Bu, psikanalizde “faille özdeşleşme” olarak adlandırılır.
Mağdur, kendisini ezen figürle özdeşleşerek bir zamanlar maruz kaldığı eylemin öznesi olur.
Bu dönüşüm yalnızca bireysel psikolojide değil, kolektif tarihsel süreçlerde de görülür.
Cumhuriyetin kurucu kadrolarından söz ederken çoğu zaman yalnızca mağduriyet anlatısı kullanılır: İmparatorluğun çöküşü, işgal, savaşın travması, yokluk… Bu anlatı gerçek olmakla birlikte eksiktir.
Çünkü psikanalitik düzlemde biliyoruz ki bir zamanlar mağdur olanlar, güç ellerine geçtiğinde fail de olabilir.
Tarih bunu sayısız kez göstermiştir.
Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu elitleri yalnızca mağduriyet yaşayan bir grubun temsilcileri değildi; aynı zamanda yeni bir devlet ve yeni bir güç düzeni inşa ettiler.
Bu süreçte fail konumuna geçtikleri anlar, uygulamalar, yasaklar, şiddet biçimleri oldu.
Fakat baskın ulusal anlatı onların hikâyesini sadece mağdur yanlarıyla yazdığı için, fail olabilecekleri anlar görünmezleşir.
Mağduriyeti tek boyutlu bir kahramanlık hikâyesine dönüştürmek tarihsel açıdan sorunludur.
Çünkü, öznenin (ve kolektifin) travmatik geçmişi onu fail olmaya itebilir.
Ya da faille özdeşleşme, mağdurun kendisini güçlü hissedebilmek için başkasına aynı şeyi uygulamasına yol açabilir ve sadece mağdur, sadece masum bir kurucu figür imgesi, tarihsel gerçekliği çarpıtır.
Bu nedenle Cumhuriyet anlatısında kurucuların yalnızca mağdur-savaşçı-kurtarıcı olarak resmedilmesi, hikâyeyi eksik, idealize ve gerçek dışı kılar.
Yasın bastırılışı ve kuruluşun travması Volkan’ın uzmanlık alanı yastır.
Almanca Wege der Trauer (2000) kitabında tutulamayan yasın birey ve toplum üzerindeki etkilerini anlatır.
Ne var ki Türkiye’nin kuruluşu, tutulamayan yaslar üzerine inşa edilmiştir: Kaybedilen imparatorluğun, yitirilen toprakların, öldürülen halkların, silinmiş dillerin yasına izin verilmemiştir.
Kaybın yerine “kahramanlık/kurtuluş” mitleri geçirilmiş; acı inkâr edilerek yüceltilmiş bir başarı anlatısına dönüştürülmüştür.
Bu savunma psikoanalitik olarak onarım–inkâr sınırında işler.
Gerçek onarım kabul ve yas içerir.
Türkiye’de “onarma”, bastırma/inkâr üzerinden yürüdüğü için Volkan’ın “onarıcı lider” tanımı da bastırmanın yeniden üretimine dayanır: Lider travmayı dönüştürmekten çok görünmez kılar; toplumsal yasın yerine geçirilmiş babasal bütünlük fantezisi olur.
Volkan’ın biyografisinde de bu dinamik sezilir: Atatürk üzerinden baba sorununu çözer gibi görünür; fakat yüceltilmiş baba iç dünyasında süperego-ideale dönüşür.
Bu, çözülmüş bir ilişki değil; bastırılmış bağımlılığın yeniden sahnelenmesidir.
Gerçek yasın yerini “onarıcı lider” almıştır; baba figürü işlenmemiş kaybın acısına pansuman olur.
Onarıcı lider Volkan’ın kişisel hikâyesini bir ölçüde onarmış olabilir; fakat bu coğrafyada yaşayan herkesi onarmadığı kesindir.
Volkan, Atatürk’ü araştırırken Sabiha Gökçen’le söyleşiler yaptığını yazar… Kolektif inkâr… Sabiha Gökçen’in bazı eylemleri adeta görmezden gelinir… Dersim… Onarılamayan yara… Seçici şefkat ve bastırmanın birliği Onarıcı liderin şefkati seçicidir: Kendini sevenleri, kendi hikâyesine inananları, kendi yasına ortak olanları onarır.
Ötekinin yasına yer yoktur… Dersim… Bu yüzden şefkat kapsayıcı değil, hiyerarşiktir: Kimin acısının görülmeye, kimininkinin unutulmaya “layık” olduğuna karar verir.
Böylece lider yalnızca iyileştirici değil, aynı zamanda ayırıcıdır. “Baba”, kolektif bilinçte hem koruyucu hem cezalandırıcıdır; şefkatin ardında dışlama ve inkârın soğuk eli vardır.
Gerçek onarım, tüm acıların adının konulmasıyla mümkündür; bir halkın yasına saygı duyulmadan bir diğerinin yarası sarılamaz.
Onarıcı liderin kurduğu “ortaklık” çoğu kez suskunluğun birliğidir.
Onarıcı baba, öz evlatlarına sığınacakları kavramlar sunmuş olabilir; ama bu gerçek bir onarma değildir.
Öz evlatlarda gerçek bir onarım gerçekleşebilseydi, ötekilerin sürekli yaşadığı dışlama ve zulüm devam etmezdi.
Barışık bir topluma tanık olurduk.
Şunu soruyorum: Onarıcı baba “üvey evlat” sayılanların neyini onarmıştır?
Demek istediğim şu: Volkan kuramlarında ötekini ve ötekine ait sorunları büyük ölçüde görmezden gelmiştir.
Kolektif baba imgesi ve fail geleneği Baba hem yasak koyan, hem koruyan, hem cezalandıran hem sevilen figürdür.
Kolektif baba imgesi de tıpkı bireysel baba imgesi gibi ambivalans taşır: hayranlıkla korkunun, minnetle boyun eğişin iç içe geçtiği çift değerli bir bağ.
Lidere yönelik sevgi, bu ambivalansın toplumsal versiyonudur.
Türkiye’de Atatürk, toplumsal bilinçdışında bir lider figüründen çok bir üstben (süperego) ideali olarak yerleşmiştir.
Toplumun geniş kesimleri için o yalnızca tarihsel bir kurucu değil; içsel bir ölçü, bir standart, “layık olunması gereken” bir idealdir.
İnsanlar, reel Atatürk’ten çok içlerinde taşıdıkları yüceltilmiş Atatürk’e performans sunmaları gerektiğini düşünür.
Ölmüş ama sembolik olarak yaşatılan babadan hâlâ “aferin” alma arzusu vardır.
Bu nedenle Atatürk bir yandan koruyucu ve özgürleştirici baba olarak hissedilir; diğer yandan yargılayıcı ve sınır koyan üstben niteliğini sürdürür.
O kutsandıkça gölgesi uzar; her nesil ona hem hayranlık hem suçluluk duygusuyla yaklaşır.
Bu suçluluk, ideal babaya layık olmama korkusundan doğar — üstben baskısının tipik sonucudur.
Mesele şudur: Dış gerçeklikteki nesnelerin içsel temsilcilerini oluştururuz.
Reel annenin yanında bir “iç anne” olduğu gibi; reel Atatürk’ün yanında da bir “iç Atatürk” vardır.
Sorun, bu iç Atatürk imgesinin aşırı yüceltilmiş olmasıdır.
İçteki bu devasa, idealize edilmiş figür; başka “iyi”lerin, başka otoritelerin, başka gelecek tasarılarının iç dünyada yer bulmasını zorlaştırır.
İçsel baba imgesi o kadar büyür ki, öznenin yeni nesnelerle ve yeni iyi objelerle kuracağı yaratıcı bağı engeller.
Paradoks tam burada belirir: Babanın geçilemediği her bağlamda çocuk da büyüyemez; toplum da.
Baba bir yandan ilham veren kurucu figürdür, diğer yandan ilerlemenin önüne geçen dev bir gölgeye dönüşür.
Yüceltilmiş baba figürüne sadakat kaçınılmazdır; bu sadakat eleştiriyi bastırır.
Baba eleştirilemez hâle geldiğinde, “babanın değerleri”ni koruma arzusu çoğu zaman şiddeti meşrulaştıran bir ideolojik zemine dönüşür.
Şiddet ise fail yaratır; fail geleneği oluşturur.
Bastırdığı ötekinin yasını tutamayan toplum, kimliğini ötekini cezalandırarak kurar.
Fail olmak, ait olmanın koşulu hâline gelir.
Suçluyu cezalandırmak, farklı olanı dışlamak, “babanın kurduğu düzeni korumak” adına bir sadakat ritüeline dönüşür.
Böylece babanın geleneği sürdürülür.
Asıl soru şudur: İdeal babayı bu kadar yüceltenlerin kendi öz babalarıyla ilişkileri nasıldır?
Aşırı idealleştirme her zaman bir yarılmanın, bir eksikliğin, bir çatlağın işaretidir.
Öz babayla reel ilişki kurmak yerine hayali babaya göre konumlanmak, duygulanmak, gerçeklikten bir kaçıştır; böyle olunca reel babayla yaşanan mesafe, kırılma, yetersizlik ya da duygusal eksikliğin onarılma şansı da kalmaz.
Reel baba yeterince büyük değilse, iç dünyada başka bir baba büyütülür.
Aile içi güç dinamiği, bireyin iç dünyasında izler bırakır: Böyle bir yapıda reel baba figürü çoğu zaman zayıftır (ya da zayıflatılır), etkisi sınırlıdır, bazen edilgendir.
Dış dünyadaki büyük baba — lider, kurucu, kahraman — ruhsal mimarinin merkezine yerleştiğinde, bireyin iç dünyasında da aynı şekilde merkezî bir konum işgal eder.
Bu yüzden Atatürk’e derin bir bağlılık gösterenlerin öz babalarıyla ilişkilerinde hiçbir çatlak bulunmaması zaten şaşırtıcı olurdu.
Çünkü güçlü kolektif baba ideali çoğu zaman zayıf, mesafeli, kırılgan ya da duygusal olarak ulaşılamayan reel babanın yerine geçen bir “yedek baba” işlevi görür.
Reel baba eksik olduğunda, yedek baba — yani yüceltilen baba — iç dünyada abartılır.
İçteki baba bu kadar büyüdüğünde, başka iyi nesnelere yer açmak zorlaşır.
Kolektif baba yüceldikçe gerçek baba önemsizleşir, soluklaşır, iç dünyada yer kaybeder.
Gerçek baba azaldıkça içsel boşluk kolektif babayla doldurulmaya çalışılır.
Kişi kolektif babaya daha sıkı sarıldıkça sadakati artar, içsel esnekliği azalır.
Bu döngü kırılmadıkça toplum da büyüyemez — tıpkı çocuğun babayı aşamadığı durumda büyüyememesi gibi.
Gelişim, baba figürünün aşılmasını gerektirir; baba gölgesinin sonsuzlaşması ise büyümeyi dondurur.
Buradaki en problemli nokta şudur: Yüceltilen babanın herkes tarafından kabulünün dayatılması.
Tek bir baba figürünün zorunlu olarak benimsetilmesi, iç dünyada başka babalara, başka ideallere, başka tarihsel imgelere yer bırakmaz.
Bu, içsel nesneler alanının tekelleştirilmesidir.
Oysa her topluluğun, her kimliğin, her tarihsel hafızanın kendi “baba figürleri” vardır; bunlar da genellikle yüceltilmiştir: Dersimliler için Seyit Rıza, Kürtler için Şeyh Sait, başkaları için başka tarihsel figürler… Her biri kendi cemaatinin iç dünyasında baba-ideal, koruyucu figür, ahlaki ölçü, üstben modeli olarak bulunur.
Fakat tek bir “kutsal baba”nın devlet tarafından dayatılması, bu yerel ve alternatif babaların içsel ve sembolik alanını işgal eder; onların varlığını tehdit eder.
Tek baba dayatılır, diğer babalar dışlanır, kriminalize edilir, bastırılır ve görünmez kılınır.
Bastırılan baba figürleri, toplulukların yasını tutamadığı kayıplara dönüşür.
Bu yas yoksunluğu ise yeni çatışmalar, yeniden fail konumlanmaları ve kimlik sertleşmeleri üretebilir.
Devletin yücelttiği baba ile halkların yücelttiği babalar arasında bir “alan savaşı” başlar.
Bu, medeni bir tartışmadan çok sembolik bir baba savaşıdır.
Bütün bu çatışmanın kökeninde şu gerçek yatar: Baba imgesinin tekelleştirilmesi, toplumun içsel dünyasını da tek bir baba tarafından işgal edilmiş hâle getirir.
Bu da büyüyemeyen, çoğalamayan, çoğulcu olamayan bir toplumsal ruhsallık üretir.
Minnet ekonomisi Onarıcı liderle toplum arasındaki bağ yalnızca politik sadakat değildir; daha derin, duygulanımsal bir yapıdır: minnet ekonomisi.
Minnet, borçla duygunun kesişimidir.
Kurtarıcıya duyulan şükran zamanla borca dönüşür; borç ödenemez hâle geldikçe sevgi suçluluğa evrilir.
Toplum liderine sürekli “bir şey borçlu” hisseder; özgürlük minnetin gölgesinde eksilir.
Minnet ekonomisi görünürde sevgiye, gerçekte itaate dayanır.
Minnettar eleştiremez; borç dilin yerini alır: Konuşursa nankör sayılır.
Liderin başarısı, minnete dayalı bir sessizlik üretebilmesidir.
Psikoanalitik düzeyde bu, üstbenin işleyişine benzer: “Sana hayat verdim; şimdi bana borçlusun.” Böylece liderin hatası “fedakârlık”, şiddeti “disiplin”, dışlaması “koruma” diye adlandırılır; eleştiri ahlaki suça dönüşür.
Gerçek onarım, minnetten özgürleşmeyi gerektirir.
Başta şükran gibi görünen minnet zamanla borca dönüşür; borç bağımsızlığı imkânsız kılar.
Toplum liderine ne kadar minnettarsa, kendi sözünü o kadar kaybeder.
Gerçek özgürlük, minnet bittiğinde başlar.
Almanca kullandığım kavramla: Dankbarkeitsfalle (minnet tuzağı).
Atatürk’le kurulan ilişkinin önemli bir kısmı bu minnet tuzağından kurtulamamaktadır.
Yas, hafıza ve onarım Sigmund Freud için yas, kaybın tanınması ve içselleştirilmesi sürecidir; yalnızca geçmişe dönük bir ruhsal işlem değil, aynı zamanda geleceğe dair bir eylemdir.
Yas tutmak, kaybın geri getirilemeyeceğini kabul etmeyi ve onunla yaşamayı öğrenmeyi içerir.
Bu anlamda yas, hatırlamaktan ibaret değildir; hatırlananla ne yapılacağını belirleyen etik bir konumlanıştır.
Vamık Volkan’ın’ın “onarıcı lider” kavramı, travmatik bir geçmişle baş etme arzusunu ifade eder.
Ancak bu onarım, yüzleşme ve yas üzerinden değil de bastırma yoluyla işlediğinde, ortaya iyileştirici değil, dondurucu bir süreç çıkar.
Yüzleşmenin yerine idealleştirilmiş bir birlik duygusu, kaybın yerine de yüceltilmiş figürler konur.
Toplumsal yas tutulmadığında, kahramanlık mitleri filizlenir; barışın yerini sessizlik, yüzleşmenin yerini ise minnet alır. “Onarıcı söylem” bu haliyle toplumu bir arada tutabilir; fakat iyileştirmez.
Travmayı çözmez, yalnızca askıya alır.
Bu askıya alma hali sürdürülebilir değildir.
Halkın ihtiyaçlarından doğan ve mitolojik bir düzeye taşınan figürler, yüceltme sona erdiğinde hızla değersizleştirme ve öfkenin nesnesi hâline gelir.
Yeni bir figür bulunduğunda, eski mitolojik figüre yönelen öfke serbest kalır.
Bu dinamik, belirli bir tarihsel kişiliğe özgü değildir; tarih boyunca farklı bağlamlarda tekrar etmiştir.
Burada mesele birini bir başkasıyla eşitlemek ya da aynılaştırmak değildir; yapının kendisini görünür kılmaktır.
Bu nedenle benzer örnekler olarak Çavuşesku, Stalin ve başka figürler anılabilir.
Atatürk bağlamında asıl sorun, onun hak ettiği yerin bulunamamasıdır.
Ne mutlak bir kutsallaştırma ne de indirgemeci bir reddiye, bu yerleştirmeyi mümkün kılar.
Her iki tutum da Atatürk’ü tarihsel bir özne olarak düşünmeyi engeller; biri onu mitolojinin içine hapsederken, diğeri yüzeysel bir inkârla etkisizleştirir.
Bu noktada anlamlı bir paralel, Maxime Rodinson’un Mohammed (1975) adlı çalışmasında görülür.
Rodinson, Muhammed’i eleştirdiğini açıkça söyler; ancak bu eleştirinin amacının onu değersizleştirmek değil, bir peygamber olarak Muhammed’i onore etmek, yani tarihsel ve insani bağlamı içinde ciddiye almak olduğunu özellikle vurgular.
Eleştiri, burada bir yıkım değil; tam tersine, bir ciddiyet ve sorumluluk göstergesidir.
Aynı sorun Atatürk için de geçerlidir.
Onu onore etmek, eleştiriden muaf kılmak anlamına gelmez.
Aksine, onu dünyevileştirmeyi, tarihsel bir özne olarak ele alabilmeyi; başarıları kadar sınırlarını, çelişkilerini ve kararlarının bedellerini de konuşabilmeyi gerektirir.
Ancak bu şekilde Atatürk ne mitolojik bir figüre indirgenir ne de değersizleştirilir.
Bu aynı zamanda bugünkü Atatürk imgesiyle vedalaşmayı da içerirğir.
Yani siyasal ve kültürel alanda donmuş, idealleştirilmiş, işlevsel bir sembole dönüştürülmüş Atatürk’ün çözülmesi ve yeni bir anlamlandırmanın mümkün hâle gelmesi gerekir.
Bu vedalaşma da kendi yasını talep eder.
Çünkü yas, yalnızca kaybedilen bir nesneye değil; artık sürdürülemeyen bir imgeye de tutulur.
Yas tutulmadan onarım olmaz; eleştiri olmadan onurlandırma gerçekleşmez.
Onarılamayan geçmiş ise, her seferinde mitler ve öfke arasında salınarak bugünü belirlemeye devam eder.
Bu nedenle gerçek bir yüzleşme, hem Atatürk’ü hem de onun etrafında inşa edilmiş anlatıyı kaybetme cesaretini gerektirir.
Ancak bu kayıp kabul edildiğinde, hafıza donmaktan çıkar ve onarım ihtimali ilk kez ortaya çıkar.
Atatürk yok Atatürkler var… Atatürk’le ilgili bir başka mesele de kanımca şu: Ortada tek bir Atatürk değil, Atatürkler var.
Her toplumsal grup, kendi anlatılarıyla bir imajiner Atatürk üretir.
Bu Atatürklerin birbirleriyle karşılaştırılması da mümkün değildir; çünkü aynı tarihsel figürden değil, farklı siyasal ve duygusal ihtiyaçların ürettiği simgelerden söz ederiz.
Dersim’de soykırımı yaşayanların Atatürk’ü ile devletle işbirliği yapmış Dersimlilerin Atatürk’ü aynı değildir; hatta çoğu zaman birbirine zıttır.
Bir siyasal İslamcının kurduğu Atatürk imgesiyle Kemalistlerin Atatürk’ü de örtüşmez.
Kimi onu yalnızca sorumlusu olduğu ölümler üzerinden anar; kimi ise romantize edilmiş, neredeyse kusursuz bir “ideal insan” olarak stilize eder.
Buradaki temel soru şu: Bu Atatürk mozaiklerinden, daha gerçekçi bir tarihsel figür üretmek mümkün müdür?
Günümüzde Atatürk, tarihsel bir kişilik olmaktan çıkarılarak adeta ergenlik döneminin yıldızlarıyla yer değiştiriyor.
Ergenliğin yıldızları bir süre sonra sahneden çekilir, yerlerini başkalarına bırakır.
Oysa Atatürk’ü sevenler —ya da savunanlar— bu ergenlik konumundan çıkmıyor.
Bu da onu eleştirel düşüncenin, tarihsel mesafenin ve siyasal sorumluluğun konusu hâline getirmeyi neredeyse imkânsızlaştırıyor.
Böylece Atatürk, ne bütünüyle tarihsel bir özne olarak ele alınabiliyor ne de yaptıklarıyla, kararlarıyla ve sonuçlarıyla gerçek anlamda tartışılabiliyor.
Gerçekçilik tam da burada kayboluyor: Sevgiyle tapınma arasında, nefretle indirgeme arasında sıkışmış bir figür kalıyor geriye.
Ve belki de asıl mesele şu: Atatürk’ü ya öldürülemeyen bir baba figürü ya da sonsuz bir gençlik idolü olarak tutmak, bugün hâlâ birçokları için tarihsel bir yüzleşmeden daha güvenli geliyor.
Atatürk aslında sevenlerinin ciddi bir yas borcu var Bu borç ödenmeden Atatürk’ü konuşmak imknasız adeta.
Ilany Kogan’ın (Mit der Trauer kämpfen: Schmerz und Trauer in der Psychotherapie traumatisierter Menschen, 2011) ifadesiyle: “Yas tutmayanlar geleceği kuramaz.” Geçmişi inkâr eden toplum, travmasını yeniden sahneler: Bazen savaş, bazen düşman imgesi, bazen yeni bir kurtarıcı beklentisi… Bastırılan geri döner; çünkü hatırlanmayan iyileşmez.
Gerçek barış unutmakla değil, hatırlamakla mümkündür: Yeniden adlandırmak, yas tutmak ve sonunda bağışlayabilmek.
Onarıcı lider, toplumu yüzleştirmek yerine “koruduğunda”, acıyı dönüştürmek yerine idealleştirir.
Toplumun gerçekten onarılması liderin yüceltilmesiyle değil; bastırılanların sesinin duyulmasıyla mümkündür.
Gerçek onarım bir “baba”nın varlığıyla değil; bastırılanın geri dönüşüne kulak verme cesaretiyle başlar.
Belki bir toplumun olgunlaşması, kendi liderini değil, kendi yasını taşıyabilme kapasitesindedir.
Bu toplumdaki acıların “onarıldığını” varsaymak yerine, gerçekte toplum olarak hâlâ büyük bir onarıma ihtiyacımız var.
Kısacası, onarılamamış olanı onarmak bugün önümüzde bir görev gibi duruyor.
Yüceltilmiş kahraman babaların, mucizevi kurtarıcı figürlerin yerine; kendi emeğimizle, kendi aklımızla ve toplumsal çabamızla kuracağımız bir geleceğe ihtiyacımız var.