Haber Detayı

14 Mart Tıp Bayramı ve sağlık ekonomisi
Melih baş aydinlik.com.tr
16/03/2026 00:00 (5 saat önce)

14 Mart Tıp Bayramı ve sağlık ekonomisi

14 Mart Tıp Bayramı ve sağlık ekonomisi

Her yıl 14 Mart’ta ‘Tıp Bayramı’ kutlamaktayız.

Günün tarihçesine kısaca bakalım.

Osmanlı Devleti’nde tıp eğitimi uzun süre medreselerde (Darüşşifa) yürütülmüştü.

II.

Mahmud döneminde, modernleşme hareketleri kapsamında 14 Mart 1827’de Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla ilk modern tıp okulu açılmıştı.

Bu tarih, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul edilir.

Bu okulda eğitim dili Fransızca olmuş ve Batılı tarzda tıp eğitimi verilmeye başlanmıştır.

Bu tarih, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlangıcı kabul edilir.

Tıp Bayramı’nın ilk kez kutlanması, I.

Dünya Savaşı’nın sonunda, Mondros Mütarekesi’ni takiben İstanbul’un İtilaf Devletlerince işgal edildiği döneme rastlar.

O dönemde Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (bugünkü Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hamidiye Külliyesi) Tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Boran (Tıbbiyeli Hikmet) ve arkadaşları, işgali protesto etmek için 14 Mart 1919 günü, okulun iki kulesi arasına dev bir Türk bayrağı asarak işgale meydan okudular.

Bu eylem, İstanbul’daki ilk kitlesel işgal protestolarından biri olarak tarihe geçti ve Tıp Bayramı’nın ‘bağımsızlık ve direniş’ temelli karakterini oluşturdu.

Cumhuriyetin ilanından sonra, 1929-1937 yılları arasında Tıp Bayramı tarihi değiştirilmek istendi.

Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası’nda ilk Türkçe tıp derslerinin başladığı tarih olduğu varsayılan 12 Mayıs günü, “Tıp Bayramı” olarak ilan edildi.

Bu değişikliğin amacı, tıp eğitimindeki Fransızca etkisinden ziyade Türkçe eğitimin başlangıcını vurgulamaktı.

Ancak bu tarih, tıbbiye camiası tarafından 14 Mart’ın taşıdığı ‘direniş ruhu’ nedeniyle benimsenmedi ve zamanla yeniden 14 Mart tarihine dönüldü.

TARİHSEL SEYİR Cumhuriyet kurulduğunda 12,5 milyon olan nüfusumuz için 86 hastanemiz (6 bin 437 hasta yatağı) ve 554 hekimimiz vardı.

Sağlık meslek mensuplarının sayısı da oldukça düşüktü.

İlk sağlık bakanı Dr.

Refik Saydam döneminde yaklaşım şöyleydi: Koruyucu sağlık hizmetleri devletin sorumluluğunda olacak, tedavi edici hizmetler yerel yönetimlerle paylaşılabilecekti.  1928’de ülkemiz kendi aşılarını üretir hale geldi. 1942’de hekim sayısı 1538’e ulaşmıştı.

Sağlık yönetimi konusunda yasal düzenlemeler çıkarıldı.

Hekimliğin bir meslek olarak tanımlanması söz konusu oldu. 1961’den sonra sağlıkta sosyalleştirme ile kamusal sağlık anlayışı benimsendi. 1980’de neoliberal rüzgârların etkisiyle Dünya Bankası izlenceleriyle özelleştirme yaklaşımı başladı.

Bu yaklaşım 1990’larda iyice egemen olmaya başladı.

YA GÜNÜMÜZDE?  2002’de Sağlıkta Dönüşüm Programı ile özel sektör mantığı esas alındı.

Kamusal ilaç üretimine son verilip, ilaç meselesi çoğunlukla yabancı kökenli ilaç şirketlerinin eline (insafına) bırakıldı.

Ülke tetkik aygıtları cenneti haline getirildi.

Gereksiz tetkikler ile kamu zararları oluştu.

Ücretlendirme performansa dayalı hale geldi.

Beş dakikada muayene rejimine geçildi (Dipnot 1’de bağlantısı verilen ve bir hekim - Dr.

Nurhan Döner Aktaş -  tarafından yazılan-bestelenen şarkıyı mutlaka dinlemelisiniz, ağlamadan ama!).

Sözleşmeli çalışma ile iş güvencesi zayıfladı.

Sağlık çalışanlarına karşı hasta hakları başlığıyla oluşan açılım sağlık çalışanlarına şiddete dönüştü.

Sahi, hasta sorumlulukları yok mu acaba?

Özel kesimdeki sağlık çalışanı sayısı fazlalaşmaya başladı.

Kamu-özel ortaklığı modeliyle oluşturulan şehir hastaneleri aracılığıyla hem özel sektöre garantili tatlı kârlar sağlanırken, hem de sağlık hizmetlerinde kalite bozuldu.

Koruyucu sağlık hizmetleri özel sektör mantığına uymadığı için arka plana atıldı.

Kimi yüksek kazançlı dallar (cildiye, estetik cerrahi vb.) yeni hekimlerin tercihi olurken, çocuk vb. dallarda uzmanlık kontenjanları ve kadrolarda eksikler ortaya çıkmaya başladı.

Kimi hekimler yurtdışına gitmeye başladı: son 12 yılda 15 bini aşkın hekim gitmiş!

Sağlık piyasaya teslim edildi.

Özel hastanelerde SGK’nın belirlediği fiyatın iki katına dek ek ücret talep edilebilmektedir.

Paran kadar sağlık yaklaşımı ile büyük ölçüde yabancı sermayenin denetiminde olan sigorta sektörü de (sağlık sigortaları üzerinden) nasiplenmeye koyuldu.

Yenilikçi sigorta türleri (tamamlayıcı) ile ekmek kadayıfının üstüne kaymak da eklenmektedir.

Sigorta sektörüyle ilgili eski bir film vardı - The Rainmaker (Coppola,1997) - izlemediyseniz eğer izlemenizi salık veririm (bkz.

Dipnot 2).

Merkezi bütçe yönetiminde 2025’deki 1 trilyon 138 milyar TL’lik kaynağın sadece yüzde 33’ü koruyucu sağlık hizmetlerine, yüzde 67’si tedavi edici hizmetlere gitmiş!

Ülkemizde hekime başvuru sayısı (görece genç nüfusumuza karşın) OECD ortalamasının iki katı: kişi başına 12,2 defa! 2025 SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) rakamlarına bakıldığında da durum aynı.

Kurumun 1 trilyon 353 milyar TL olan sağlık harcamasının 926,3 milyar TL’si sayrıevi (hastane) ödemeleri (bunun içinde özel hastaneler de var), 411,6 milyar TL’si de ilaç ödemeleri olmuş!

Kamu-özel işbirliği (KÖİ) modeliyle yaşama geçirilen 18 şehir hastanesine 2025 yılında 111,1 milyar TL kira ve hizmet alım ödemesi yapılmış!

Bu rakamlar Sağlık Bakanlığı 2025 Faaliyet Raporu’nda ayrıntılandırılmadığından (ticari sır mı acaba?) kalem kalem bilemiyoruz. 923 devlet hastanesi ve 43 diş sağlığı hastanesi ve 135 ağız diş sağlığı merkezine ve 139 projeye de yapım, onarım ve döşeme işleri için epey (!!!) para tahsis edilmiş: 137,7 milyar TL.

Kıyaslama ve şaşırma eylemlerini size bırakmış olayım.

Düzenin profesyonel hizmet tedarik mantığını şöyle dizimleyebiliriz: maazallah hastalanınca gel, maşallah beş dakikada muayene edelim, fesuphanallah zamanımız olunca tetkikler yapalım ve inşallah sağaltıma geçelim (tedavi edersek edelim). 2026 bütçesine göre, Türkiye’nin sağlığa ayırdığı pay yüzde 4,7 ile OECD ülkeleri sıralamasında son sıralarda ne yazık ki!

Sürdürülemez sağlık hizmetleri!

SAĞLIK ÇALIŞANLARININ İŞ SAĞLIĞI, GÜVENLİĞİ VE ÇALIŞMA KOŞULLARI   Sağlık-İş Sendikası’nın hazırladığı rapora göre, Katılımcıların yüzde 84,9’una göre güvenlik personeli ve önlemleri yetersiz; yüzde 85’ine göre x-ray aygıtları, kamera ve panik düğmesi çalışmıyor; yüzde 94’ü şiddet olaylarında verilen cezaların caydırıcı olmadığını düşünüyor; yüzde 82,8’i şiddet sonrası çalıştıkları kurumdan yeterli destek alamadıklarını söylüyorlar.

TBMM’ne bu konuda Prof.

Dr.

Kayıhan Pala tarafından verilen soru önergeleri iktidar tarafından yanıtlanmıyor.

SONSÖZ Sağlıkta Dönüşüm Programı çerçevesindeki uygulamaların hem sağlık çalışanlarını (sağlıkta şiddet, güvenliksiz çalışma, liyakatten uzak yönetim vd.), hem bizzat hastaları da (niteliksiz, pahalı ve zamanında olmayan hizmetler) olumsuz etkilediği düşünülürse, Tıp Bayramı’nın kökenindeki 14 Mart 1919 ruhuna ne denli gereksinim olduğu daha iyi anlaşılabilir.

NOT: (1): https://www.youtube.com/watch?v=ivjrePVbpxE (2): https://en.wikipedia.org/wiki/The_Rainmaker_(1997_film)

İlgili Sitenin Haberleri