Haber Detayı
438 savaşın şahidi 70 yıllık bir ömür!
438 savaşın şahidi 70 yıllık bir ömür!
Son zamanlarda dinlediğim bir sesli kitapta, insanlık tarihinin kayıtlı kısmının sadece 3 bin 750 sene olduğu yazmaktaydı.
Ve bunun da yalnızca 150 senesinde, hiçbir savaşın kaydedilmediği belirtilmekteydi.
Maalesef, bizler bu 150 savaşsız seneyi henüz göremedik ve galiba böyle de çekip gideceğiz, bu fani dünyadan.
Doğduğumuz sene olan 1955’te, Kore Savaşı daha yeni bitmişti, ama doğumumuzdan sadece 6 ay sonra, Vietnam’daki savaş başladı.
Yani hayat bizi savaşsız ve heyecansız bırakmayacaktı anlaşılan.
Daha uzaklarda ise Küba, Sudan ve Kolombiya iç savaşları şiddetle sürmekteydi.
İç savaş deyince de mutlaka iktidarların ABD tarafından desteklenip organize edildiğini anlamak lazım elbette.
Ne de olsa, ABD olmayınca bırakın “dış” savaşı, “iç” savaş da olmuyor genellikle.
Yani biz Akdeniz’in kumunda çocukça oynarken, savaşlarla başlayan ömrümüz, dünyanın dört bir yanındaki savaşlarla devam edecekmiş meğerse.
Bu konuda bir araştırma yapayım deyip Google’a girince, girdiğime pişman oldum desem yalan olmaz.
İnsanın moralini sıfıra indirecek bir sayıda savaşlar listeleniverdi önüme.
HER YERDE VE HER ZAMANDA SAVAŞ OLMUŞ İnanılmaz gibi ama, benim doğduğum 1955’ten bu yana, tam tamına 438 adet savaş yaşamış bu zavallı dünya!
Bunun içine Küba’dan Kıbrıs’a, Hindistan’dan Filistin’e; Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Kuzey’den Güney’e hemen hemen 6 kıta ve bugün BM’ye üye olan ülkelerin hepsi girmekte.
Yani dünyanın hiçbir köşesi savaştan kaçamamış görünmekte. (Not: Google’da sadece “dünyadaki savaşlar” yazıp bekleyin!) Yakından bakınca, bu listedeki “iç savaş” diye sunulanlar dahil, hepsinde ABD başta olmak üzere, Avrupalıların parmağı da çok önemli rol oynamış. 1960’lardaki sömürgecilik karşıtı bağımsızlık savaşlarında, savaşların bir tarafı ülkelerin halkı olurken, onları bastırmaya çalışanlar ise İngiltere, Fransa, Belçika, Almanya ve Hollanda gibi Avrupa’nın artık ikinci sınıf emperyalistleri haline düşmüş olan devletleri gelmekte.
Emperyalist bağlantılı saldırılar ve iç savaşlar milyonlarca insanı yerinden etmekte ÖTEKİLER KAYBEDİNCE ABD SALDIRININ KAYNAĞI OLUR Ama 1960’lardan sonraki tüm çatışmalarda, bir taraf mutlaka ABD oluyor nedense.
Eğer bir ülke çok uluslu-çok kültürlü ise ve ABD oraya gözünü dikmişse, orada mutlaka bir “etnik” veya “mezhepsel” savaş çıkıveriyor ve ABD hemen oradaki azınlık her ne ise, onların en büyük savunucusu haline geliveriyor.
Bunu, biz son 50 senede PKK tecrübesi ile yaşarken, aynı durumu Doğu Timor, İran, Suriye, Tibet, Sudan, Somali ve daha birçok ülkede de her gün görüyoruz.
Eğer bir ülkenin iktidarı ABD’nin kuklası olarak ülkede diktatörlük yapmakta ise, yerli halkın özgürlük ve demokrasi istekleri, bu defa da ABD’nin işbirlikçi iktidarlarına destek olarak veya darbe ile iktidara getirdiklerine el vererek savaş konusu oluyor.
Bunun yüzlerce örneği arasında, Arjantin’i, Türkiye’yi, Şili’yi, El Salvador’u, Güney Vietnam’ı saymak mümkün. 12 Mart’ı ve 12 Eylül’ü “sıkıntıdan patlayan birkaç general, zevkli vakit geçirmek için” yapmadı herhalde.
Aynı filmi Arjantin, Şili ve tüm Latin Amerika ülkelerinde gözlerimizle gördük ve kulaklarımızla da duyduk, bu kısa ömrü hayatımızda, ne de olsa.
SAVAŞIN FİZİKİ İZLERİ YOK AMA… Etrafımızı yangın yerine çeviren bu 438 adet savaşın orta yerinde, son 41 senedir 50 ülkeye seyahat etmek şansımız oldu.
Bu hiç bitmeyen savaşların kurşun izlerini silmek, elbette çok kolay olmuş olmalı ki, duvarlarda ne bir slogan ne bir kan izi görebildik.
Bunu Endonezya ve Şili’nin fakir mahallerinde, özellikle yürüyerek görmek istedik ama gözümüze hiçbir şey takılmadı bu konuda.
Fakat, bu savaşların yarattığı yorgunluk, hayal kırıklığı ve yoksulluk, hemen her köşede kendisini göstermekteydi gittiğimiz her yerde.
Endonezya sokaklarında, Bandunglu bir müzisyen arkadaşla dolaşırken, 1965’teki Amerikan destekli Suharto darbesinde, bir gece içinde evlerinden alınıp öldürülen, 1 milyona yakın Komünist Partisi üyesini hatırlatmak isteyince, arkadaşımın gözlerindeki dehşeti hiç unutamam.
Ve bir kelime dahi etmediğini.
Öyle görünmekteydi ki, aradan geçen 55 sene bile yaratılan faşist terörün hatıralarını hafızalardan silmeye yetmemişti.
Bunu, kendi gençliğimizin geçtiği 1970’li yılların Ankara’sındaki terörle dolu hatıralara bakınca, elbette anlayabilmiştim.
Dünyanın her tarafı emperyalistlerin karıştığı savaşların ateşinde yanmakta.
SAVAŞ YERİNE BAŞKA BİR KELİME GEREKLİ Bu tür hatıraları, insanın hayatından çıkarıp atması mümkün olamıyor maalesef.
Çünkü tüm dünyadaki yanan bu savaş ateşi hiç sönmeden devam etmekte.
Elbette burada haklı ve haksız savaş ayrımının önemini hissederek konuşmaktayız.
Eğer size saldırırlarsa, sizin verdiğiniz karşılık, size saldıranın yaptığı “savaş” ile aynı kelime kullanılarak ele alınamaz.
Çünkü bu ikisi çok ayrı şeylerdir.
Memleketimizi, kendimizi, çoluk-çocuğumuzu korumak, hepimizin hayatı ve evrensel hakkıdır zaten.
O nedenle de bizler hala Kurtuluş Savaşımızı ve Mustafa Kemal’in savaşın her günündeki tutumunu ve söylemlerini hatırlayıp, tekrar etmekteyiz.
Bugün, kahramanca bir tutumla saldırgan emperyalist ve siyonistlere karşı kurtuluş savaşı veren İran halkının da aynen bizim yüz sene önce yaptığımız o haklı savaş günlerindeki hakları bakidir elbette.
Ve bu emperyalist saldırılar, her İranlının zihninde çakılı bir anıt gibi kalacaktır sonsuza kadar. ‘ATİNA’YI HATIRLAMAK’ YEMİNİ Bundan tam 2524 sene önce, yani M.Ö. 498 senesinde Atinalılar, İranlıların Anadolu’daki başkenti Sardis (Manisa yakınlarında) şehrine saldırıp yakar.
Bu saldırı üzerine, büyük Pers imparatoru 1.
Darius’un hizmetkarına emir verip, “Her sabah, ben uyanır uyanmaz, bana yüksek sesle üç kere “Atina’yı hatırla diyeceksin” efsanesi de bundandır.
Bu yemin üzerine de başta Atina olmak üzere tüm Yunan şehirlerine karşı savaş açacaktır kısa bir süre sonra.
İran İmparatoru Darius: “Atina’yı hatırla!” İran hem devlet hem de millet olarak, sanki büyük Darius’un izinden gidercesine hem düşmanlarını unutmamak hem de savaşlarda düşen şehitlerini anmak için, İran’ın hemen tüm şehirlerinde şehitlerin fotoğrafları, kimlikleri ve başarılarını gösteren duvar duyuruları asarlar.
Bunu Meşhed’den Tebriz’e, Tahran’dan İsfahan’a her yerde görmüştük.
Türkiye ise, birkaç caddeye veya binaya şehitlerden birkaçının adını vermek dışında, hatırlama ve unutmama konusunda fazla bir çaba göstermeme tutumu almış görünmektedir.
O nedenle de İranlı milyonların savaştan bu yana meydanları doldurmasına şahit olurken, Türk milletinden bu konunun hak ettiği ilgiyi görmemesi sürpriz olmamalıdır.
Atalarımız “Geldiğin yeri unutma sakın” derken, evinizin adresinden bahsetmiyordu herhalde, değil mi?