Haber Detayı

ORANTISIZLIK VE ÖZERKLİK-2 Marx, Althusser ve Eagleton
Cemil gözel aydinlik.com.tr
08/03/2026 13:52 (18 saat önce)

ORANTISIZLIK VE ÖZERKLİK-2 Marx, Althusser ve Eagleton

ORANTISIZLIK VE ÖZERKLİK-2 Marx, Althusser ve Eagleton

Marksist estetikte göreli özerklik tartışmasını, bir önceki yazıda Marx’tan Lukács’a uzanan kuramsal hat üzerinden ele almıştık.

Ne var ki bu teorik çerçeve, sanat ile ideoloji arasındaki ilişkinin nasıl kavranacağı sorusunu bütünüyle çözmez.

Çünkü Lukács’ın bütünlük merkezli yaklaşımı, sonraki Marksist düşüncede yeni bir kırılmanın zeminini hazırlar.

ALTHUSSER’DE ÜSTYAPININ ÖZGÜLLÜĞÜ Althusser’in göreli özerklik kavrayışı, Lukács’ın bütünlük merkezli estetiğinden önemli ölçüde ayrılır.

Lukács, sanatın toplumsal bütünlüğü yansıtabileceğini savunmuştu, Althusser ise bunun imkânsız olduğunu savunur.

Ona göre toplum, birbirine indirgenemez düzeylerden oluşan karmaşık bir yapıdadır ve sanat, bu yapıyı çelişkileri ve boşluklarıyla gösterir.

Althusser’e göre hukuk, siyaset, ideoloji ya da kültür, salt ekonomik temelin mekanik uzantıları olarak görülemez; çünkü her birinin kendi iç dinamikleri, ritimleri ve etki biçimleri vardır.

Bu alanlar, toplumsal bütünün yeniden üretiminde etkin roller üstlenir.

Ekonomik belirlenim elbette korunur, fakat Althusser’in ünlü formülasyonuyla “son kertede belirlenim” olarak.

Yani ekonomi belirler ama bu düz bir yol izlemez; yol dolambaçlı, gecikmeli, sapmalıdır ya da araya giren başka belirlenimlerle doludur.

Althusser’in “aşırı belirlenim” kavramı, zaten toplumsal olguların tek bir nedensellik hattına indirgenmesine karşı oluşturduğu bir kavram; siyasal krizler, ideolojik dönüşümler ya da kültürel sıçramalar, çoklu etkenlerin sonucundadır.

Üstyapı kurumlarının birbirleriyle eklemlenmesi süreci karmaşıktır.

Öyleyse toplumsal bütün, tekmerkezli bir yapı olmaktan ziyade, farklı düzeylerin karşılıklı etkileşimiyle işleyen dinamik bir sistemdir.

EAGLETON’DA ESTETİK Eagleton, İdeoloji ve Estetiğin İdeolojisi gibi çalışmalarında estetik deneyimi, öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin ideolojik olarak yapılandırılmış bir görünümü olarak ele almıştır.

Dolayısıyla, Mehring’de olduğu gibi onda da estetik dar anlamda güzellik yargılarına indirgenemez.

Bu nedenle sanat, her şeyden önce ideolojiktir, ona indirgenemese de ideolojinin dışında değildir; göreli özerklik de sanatın ideolojiyle kurduğu gerilimli ilişkinin neticesidir.

Estetik biçim, ideolojik içerikten taşar.

Şu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir ama. – Maalesef sosyalist gerçekçilik akımında bu hataya düşen ekoller de gelişti.

Ama yanlışlığı kısa sürede anlaşıldı. – Sanat eserinin ideolojik olması onun propaganda metni olarak görülmesini getirmez; öyle değildir.

İdeolojinin kendisi zaten çelişkilerle doludur.

Estetik biçim, bu çelişkileri gösteren özel bir işleve sahiptir.

Bir roman ya da bir şiir ya da bir resim, egemen dünya görüşünü yeniden üretirken bile, biçimsel düzeniyle, anlatıdaki ritimle, renk katmanları ya da temsildeki tansiyonla ideolojinin iç tutarsızlıklarını önümüze serebilir.

Sanatın bu bakımdan iki yönlü bir hareket alanı saptanmaktadır: Hem toplumsal anlamın taşıyıcısıdır sanat hem de anlamın kararsızlaştırıcısıdır.

Estetiğin modern burjuva toplumundaki konumu, Eagleton’a göre, bir yandan bireyin duyusal, bedensel ve hayali kapasitesine yaslanan bir özgürleşme vaadi ve aklın katı disiplinine karşı duyarlılığın alanıyken öte yandan toplumsal uyumun inceltilmiş bir tekniğine, öznenin kendini gönüllü olarak düzenlemesinin kültürel pedagojisine de dönüşebilir.

Bu yüzden estetiğin modern burjuva toplumundaki konumu Eagleton’da asla masum bir kavram değildir.

RUS ROMANI VE SANATIN GÖRELİ ÖZERKLİĞİ Bu konuştuklarımızı sınamak bakımından Rus romanını bir laboratuvar gibi ele almak verimli bir düşünsel yapı kurmamıza yardımcı olacaktır.

Çünkü Rus edebiyatı, Marx’ın sözünü ettiği orantısızlık gözlemini esaslı bir şekilde yansıtıyor. 19. yüzyıl Rusya’sı, Batı Avrupa’nın en geri, Asya’nın ise en ileri ülkesi olarak tanımlanır: Sanayi Devrimi henüz emekleme aşamasındaydı, feodal toprak mülkiyeti 1861’e kadar sürdü ve siyasi yapı mutlakiyetçi Çarlık rejimiydi.

Üretim ilişkileri ve teknolojik gelişmişlik, Batı’daki kapitalist atılımın oldukça gerisindeydi.

Rusya’nın bu geri toplumsal yapısında insanlık tarihinin en büyük edebi eserleri boy verdi.

Elbette bu bir tesadüf değil ama buradan büyük sanat geri toplumsal yapılardan çıkar gibi yanlış bir çıkarım da yapmıyoruz.

Kuşkusuz toplumsal yapı çözülürken çelişkiler de giysilerinden soyunuyor, çıplaklaşıyor. 19. yüzyıl Rusya’sında da eski feodal düzen çözülmekteydi ancak yeni bir toplumsal formasyon henüz doğmamıştı.

Bu toplumsal olgu, yazarlara toplumsal çelişkileri en keskin biçimde gözlemleme fırsatı verdi.

Rus romancıları, parçalanmış ve çelişkilerle dolu bir toplumda bile, insan varoluşunun bütünlüğünü yakalayabilmişlerdir.

Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı, bireysel kaderlerle tarihsel süreçleri iç içe geçirerek bu bütünlük arayışının en mükemmel örneğidir.

Rus romanı, dönemin Rus toplumunun henüz kurumsallaşmamış, tam anlamıyla olgunlaşmamış duygu yapılarını yakalamasını bilmiştir.

Dostoyevski’nin anlatı dünyasında nihilizm, şüphe ve inanç bunalımı gibi dönemin ruhsal krizleri, Rusya gerçekliğinde henüz doktrinleşmemişken onun romanlarında kayda geçirmiştir.

Karamazov Kardeşler’de sorulan “Tanrı yoksa her şey mubah mıdır?” sorusu, 19. yüzyıl Rusya’sının dini krizini berrak bir şekilde yansıtır ama bu sorunun 20. ve 21. yüzyılda da sorulmadığını kim iddia edebilir?

Dostoyevski, bir yanda köktenci bir Hristiyanlık diğer yanda radikal ateizm arasında gidip gelen karakterleriyle, döneminin ideolojik kutuplaşmasını yansıtmıştır.

Romanları, bu ideolojilerin çarpıştığı, Mihail Bahtin’in deyimiyle, birer çoksesli arenadır.

Bu çokseslilik, sanatın ideolojiye indirgenemezliğinin kanıtıdır.

Dostoyevski’nin kahramanları, kendi sesleri ve dünya görüşleri olan özgür öznelerdir.

Tolstoy’un geç dönemi için de benzer saptamalar yapılabilir.

Örneğin Diriliş, devlet, kilise ve hukuk düzenine yönelttiği sert eleştirilerle açıkça ideolojik bir romandır fakat bu ideolojik yoğunluk, estetik dokuyu yok etmez, tam tersine, etik tutkuya estetik bir biçim kazandırır.

Marx’ın deyimiyle bu eserler, bize sanatsal haz verir ve belirli bir açıdan tarihsel bir belge olarak değerini korur.

Yani onlar, bir yandan kendi çağlarının çelişkilerini yansıtan belgelerdir ama diğer yandan bu tarihsel koşulları aşan bir estetik ve düşünsel düzeye ulaşırlar.

Çünkü yakaladıkları şey yalnızca belirli bir toplumdan çok çelişkinin kendisidir. 19. yüzyıl Rusya’sında romanın yaşadığı altın çağ, “toplumun genel gelişimi ve dolayısıyla maddi temeli ile kesin bir orantısızlık içinde” gelişti.

İlgili Sitenin Haberleri