Haber Detayı
Sarayın kara koyunları
Bir yanda Epstein davasıyla adı uluslararası bir skandalın merkezine yerleşen eski prens Andrew, diğer yanda aşk uğruna tahttan feragat eden VIII. Edward ve aile sırlarını 20 milyon dolara ifşa eden Prens Harry… Windsor Hanedanı’nın göz kamaştırıcı vitrininin ardında, kuşaklar boyu tekrarlanan aynı hikâye gizli: Ayrıcalık ne kadar büyükse skandalın bedeli de o kadar ağır.
Britanya monarşisinin aile albümü kadife pelerinler, pırıl pırıl taçlar ve ihtişam dolu balkon pozlarıyla doludur.
Bu albümdeki her kare, devlet ciddiyetiyle masal estetiğinin mükemmel karışımı olarak sarsılmaz bir devamlılık duygusu üretmek için çekilir.
Ancak sayfaları biraz hızlı çevirdiğinizde aralardan hep aynı şey düşer: İnsan.
Ve insan zaaflarıyla, hatalarıyla, suçlarıyla yaşar.
Andrew’dan VIII.
Edward’a, VIII.
Henry’den Prens Harry’ye uzanan bu örüntü, taçla skandal arasındaki ince çizgiyi yeniden gözler önüne seriyor.
Eski prens Andrew’un suçlamalar nedeniyle unvanları alındı.Ahlak sınavıBugüne dek o aile albümüne düşen en ağır leke hiç kuşkusuz Andrew Mountbatten Windsor oldu.
Bu, şımarık bir aristokrat hikâyesinin çok ötesinde; ağır suç iddialarıyla anılan uluslararası skandalın merkezine yerleşen bir çöküş öyküsü.
Adının hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein’le anılması, açılan cinsel istismar davası ve o meşhur BBC röportajındaki savunma biçimi...
Kamuoyu yalnızca bir prensin savruluşunu değil, verilemeyen bir ahlaki sınavı da izledi.
Öfke yatışmadı; zamanla daha da büyüdü.Andrew’un askeri unvanları geri alındı.
Kraliyet himayeleri sonlandırıldı. ‘Çalışan kraliyet üyesi’ rolü fiilen bitti.
Dava mahkeme dışı anlaşmayla kapandı ama adı tarihe silinmesi zor bir lekeyle birlikte kazındı.
Bir zamanlar saray hayatının doğal parçası olan ayrıcalıklar artık onun için geçerli değil.
Hatta son dönemde geleneksel av ve binicilik etkinliklerine katılımının dahi sınırlandırıldığı konuşuluyor; bu da saray içindeki mesafenin sembolik olarak daha da açıldığını gösteriyor.Üstelik mesele yalnızca Epstein dosyasıyla sınırlı değil.
Uluslararası ticaret elçiliği yaptığı dönemde kurduğu iş bağlantıları, saray unvanının nerede kamu hizmeti, nerede kişisel nüfuz aracı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Eski York Dükü’nün bir soruşturma kapsamında gözaltına alınıp sorgulanmasının ardından serbest bırakılması ve İngiliz hükümetinin daha önce gizli tutulan belgeleri yayımlayacağını açıklaması, bu başlığın hâlâ kapanmadığını gösteriyor.
Tüm bunlar İngiltere’de ‘Kraliyet kartviziti bir ayrıcalık mı, yoksa kamu sorumluluğu mu’ sorusunun cevabının ne kadar kolay bulanıklaşabildiğini bir kez daha ortaya koyuyor.Fakat şunu da söylemek gerekir: İngiliz Kraliyet Ailesi skandallara yabancı değil. 20’nci yüzyılın en sarsıcı kırılmalarından biri, tahtı bırakmayı seçen bir kralın hikâyesiydi.
VIII.
Edward âşık olduğu Amerikalı Wallis Simpson’la (Simpson boşanmış bir kadın olduğu için kilise evliliği onaylamıyordu) evlenebilmek adına 1936’da tahttan feragat etti. ‘Aşk için taçtan vazgeçen kral’ romantizmi yıllarca anlatıldı.
Oysa işin arka planında anayasal kriz, kilise baskısı ve siyasi gerilim vardı.
Tıpkı Prens Harry’nin, otobiyografisi ‘Spare’de aile içi sırları döküp İngiltere’yle arasındaki köprüleri yakması gibi, Edward da taçla kişisel arzu arasında bir tercih yapmak zorunda kalmış ve kurumun bekası yerine kalbini seçmişti.Daha geriye, 1500’lere gidelim: VIII.
Henry.
Altı evlilik, iki idam, kiliseyle kopuş...
Güçle arzu arasındaki o tehlikeli mesafe, Windsor’ların çok öncesinde Tudor Sarayı’nda kanlı sonuçlar doğurdu.
Öyle ki tarihin en dramatik sayfalarından biri hâlâ onun adıyla açılır. 20’nci yüzyıla gelindiğindeyse Prenses Margaret, aşkları ve gece hayatıyla ‘asi prenses’ olarak anıldı.
Ve tabii bugünün kralı III.
Charles, veliaht olduğu yıllarda özel hayatıyla manşetlerden inmedi.
Diana’yla evliliği, Camilla’yla aşkı, boşanması...
Monarşinin modern çağda nasıl var olacağı sorusu ilk kez o dönemde bu kadar yüksek sesle soruldu.
Sonunda sabreden derviş muradına erdi: 73 yaşında, İngiltere tarihinin tahta en geç çıkan hükümdarı olarak Westminster Abbey’de tacını taktı.Geçmişte krizler çoğunlukla saray duvarlarının içinde çözüldü.
Oysa bugün tartışma anlık, küresel ve kaçınılmaz biçimde kamusal.
Bu yüzden monarşi her zamankinden daha görünür.
Andrew Mountbatten Windsor’a ilişkin hukuki süreçlerin cumhuriyetçi çevrelerin baskısıyla hızlandığı konuşuluyor.
Birleşik Krallık’ta monarşi karşıtlığı yeni değil; ancak özellikle genç kuşaklar arasında ‘Neden hâlâ bir hanedan var’ sorusu artık daha yüksek sesle dile getiriliyor.
Andrew krizi de bu tartışmalar için güçlü bir malzeme sunuyor.
Halkın sabrı aşınıyor‘Kraliyet ilk kez bu kadar sona yaklaştı’ diyenler var.
Elbette monarşi tek bir suç ya da skandalla yıkılacak kadar kırılgan değil.
Ancak kamuoyunun sabrı ve saygısı her yeni krizle biraz daha aşınıyor.
Ne de olsa 18’inci yüzyılda değiliz.
Sosyal medya çağında sır saklamak neredeyse imkânsız; toplum daha talepkâr, daha sert.
Andrew’un unvanlarının geri alınması da bu yüzden bir cezadan çok, kraliyetin kurumu koruma refleksi olarak okunabilir.Kraliyet ailesi üyeleri, halkın asla deneyimleyemeyeceği bir ayrıcalık balonunun içinde büyür.
Maddi kaygı yok, en yüksek statü hazır, tüm kapılar açık.
Böyle bir ortamda sınır duygusu kolayca aşılabiliyor ve özellikle tahta birinci sıradan aday olmayanlar için görünürlükle işlevsizlik arasında tuhaf bir boşluk oluşuyor.
Bu gri alan, kimileri için savrulmaya açık bir zemin yaratıyor.Kimi aşk uğruna tahttan vazgeçer.
Kimi ağır suç işler.
Kimi gelenek kitaplarını yırtıp atar.
Kimi de Prens Harry gibi otobiyografi yazıp belgesel çeker.Britanya monarşisinin tarihi tam da bu gerilimlerle dolu.
Bir süredir aktif kraliyet üyesi olmayan Andrew ise monarşinin modern dünyadaki meşruiyet ve ahlak sınavının simgesi artık.
Kara koyunlar her sürüde var ama mesele, sürünün geri kalanının onun gölgesiyle nasıl yüzleştiği.