Haber Detayı
Nerede o eski ramazanlar
Prof. Dr. Tahsin Koçyiğit yazdı... Yakın zamana kadar büyüklerimizin sıkça dile getirdiği ’Ahh! Nerede o eski Ramazanlar...’ sözü, yalnızca geçmişe duyulan bir özlemi değil zamanla yitip giden zarafeti, yaşam kültürünü ve zayıflayan birlik-dayanışma ruhunu da ifade ediyordu. Büyüklerimiz bu cümleyi...
Prof.
Dr.
Tahsin Koçyiğit yazdı...
Yakın zamana kadar büyüklerimizin sıkça dile getirdiği 'Ahh!
Nerede o eski Ramazanlar...' sözü, yalnızca geçmişe duyulan bir özlemi değil zamanla yitip giden zarafeti, yaşam kültürünü ve zayıflayan birlik-dayanışma ruhunu da ifade ediyordu.
Büyüklerimiz bu cümleyi kurarken gözleri buğulanır, sanki o giden günlerle birlikte gökyüzünden en parlak yıldız daha kaymışçasına içten bir sızı duyarlardı.
Şimdilerde fark ettiniz mi?
Bu cümle artık pek duyulmaz oldu.
Sokaklarda, iftar sofralarında, bayram ziyaretlerinde bu nostaljik sızlanmayı dahi işitmiyoruz.
Peki, ne değişti?
Ramazanlar mı mükemmelleşti?
Artık eskinin özlenecek bir yanı kalmadı, yoksa biz mi eksildik?
Bu sorulara yönelik sessizliği, bir huzurun yerleşmesi değil, trajik bir hafıza kaybının ve derin bir kültürel yabancılaşmanın ilanıdır.
NOSTALJİNİN ÖLÜMÜ Eskilerin o meşhur cümlesi aslında kuşaklar arası bir köprüydü.
Geçmişin estetiği ile şimdinin hızı arasındaki o uçurumu belirleyen, nesilleri birbirine gizli bir iple bağlayan ince bir sızıydı.
Bugün bu cümlenin artık kurulmuyor oluşu, 'yeni'nin 'eski'yi tamamen yendiğinin, hatta onu belleğimizden sildiğinin kanıtıdır. 'Nerde o eski Ramazanlar' diyebilmek için, bir insanın zihninde kıyas yapabileceği bir 'eski' olması gerekir.
Oysa şimdiki nesiller için Ramazan, sadece dijital alanlarda bir 'hayırlı olsun! mübarek olsun!' furyası, sözde itibarlı bir meclise davet, bir restoranın 'set menü' fiyat listesi ya da sosyal medyada paylaşılan bir 'iftar sofrası story'si' haline geldi.
Kıyaslayacak bir hatırası olmayan, geçmişin o incelikli dünyasına hiç temas etmemiş bir kuşak, neyi özleyeceğini de bilemez.
Bu durum, nesiller arası kopukluğun en somut, en çıplak örneğidir.
Bizler artık geçmişin mirasını taşımak yerine, o mirasın üzerine inşa edilmiş neon ışıklı devasa binalarda, ruhsuz bir 'an'ı tüketiyoruz.
KAYBOLAN MEKAN VE RUH Eski Ramazanlar, her şeyden önce bir mahalle kültürüydü.
Komşunun mutfağından sızan koku, çocukların iftar topu patlamadan hemen önce sokağa yayılan heyecanı, camilerin arasındaki o mahyaların gökyüzünü bir dantel gibi işlemesi...
Ramazan, dört duvar arasında yaşanan bireysel bir ibadet değil, sokaklara taşan, kolektif bir ruh haliydi.
Mahallenin fırınında beklenen pide sırası sadece ekmek almak değil, ayaküstü edilen sohbetlerdi.
Bugün ise yüksek güvenlikli sitelerimizde, kapı komşumuzun adını dahi bilmeden açıyoruz oruçlarımızı.
Mekân değiştikçe ruh da değişti.
Mahalle bakkalının veresiye defterindeki borcun, kimliği belirsiz bir hayırsever tarafından kapatıldığı o 'Zimem Defteri' geleneği, yerini dijital bankacılık uygulamalarına bıraktı.
Paylaşmak, artık bir insanın elini tutmak değil, bir derneğe SMS atmak kadar mesafeli bir eylem haline geldi.
Dokunmadığımız, kokusunu almadığımız, göz göze gelmediğimiz bir iyiliğin ruhumuzda iz bırakması ne kadar mümkün olabilir ki?
Ramazan'ın özü olan 'nefis terbiyesi', sanki modern çağda yerini 'nefislerin sergilemesine' bıraktı.
Eskiden iftar sofraları birer mahremiyet alanıydı; şükrün, tevazûun ve sukûnetin mekânıydı.
Şimdi ise iftar sofraları, en iyi ışıkta fotoğraflanıp 'beğeni'ye sunulması gereken birer içerik stüdyosuna dönüştü.
İftar vaktinin o derûni bekleyişi, şimdilerde telefon ekranının mavi ışığında, kimin nerede ve kimlerle, ne yediğini izleyerek tüketiliyor.
Sessizliğin içindeki o derin maneviyat, yerini yapay, ruhsuz bir gürültüye bıraktı.
Sahur vakitlerinde, televizyonun sesini kısıp dışarıdaki o eşsiz sükûneti dinleyen nesillerden; dijitalden gündem takip ederek geçiren bir topluma nasıl da evriliverdik.
Belli ki, bu yabancılaşma sadece dine ya da geleneğe değil, insanın kendi iç dünyasınadır.
Kendi sessizliğine dayanamayan modern insan, Ramazan'ın o içselleştirici gücünden de korkar hale geldi.
Eskiden Ramazan bir 'estetik' bütünüydü.
Ne bileyim, belki de çocukken bize öyle geliyordu.
Ramazan manileri, Karagöz ve Hacivat oyunları, meşru eğlenceler...
Bunlar sadece gülüp eğlenerek vakit geçirme değil, halkın zekâsını, mizahını ve sanat anlayışını yansıtan kültürel dışavurumlardı.
Şimdi ise 'Ramazan eğlencesi' denilince akla gelen, kimi kurum ve kuruluşların düzenlediği ruhsuz konserler, ya da AVM'lerin ortasına kurulmuş yapay pamuk şeker standları oluyor.
YENİDEN HATIRLAMAK Eski İstanbul beyefendilerinin ve hanımefendilerinin iftar davetlerine icabet ederken takındıkları o zarif tavır, misafire verilen 'diş kirası' (misafire geldiği için verilen hediye) inceliği, bugünün kaba saba dünyasında bir masal gibi tınlıyor.
Bizler artık misafiri bir bereket olarak değil, bir 'zahmet' olarak görmeye başladığımız gün o eski Ramazanları sonsuza dek maziye uğurladık aslında. 'Nerde o eski Ramazanlar' cümlesinin susması, toplumsal hafızamızın, çok da abartmıyorsak, fişinin çekildiğinin en hüzünlü resmidir.
Ancak bu bir son olmak zorunda değil.
Bu cümleyi tekrar kurmaya başlamalıyız; ama sadece bir sızlanma olarak değil, kaybettiğimiz o değerleri yeniden inşa etmek için bir nida olarak.
Yabancılaşmanın panzehiri milli değerlerimizi hatırlamaktır, güncellemektir.
Eskinin o 'paylaşan, gözetleyen, nezaket sahibi' ruhunu bugünün modern imkânlarıyla harmanlamak bizim elimizde.
Korkarız, eğer 'nerde o eski günler' demezsek, yarın çocuklarımıza anlatacak bir 'bugünümüz' bile kalmayacak.
Kültürel bir amnezi içinde, sadece biyolojik bir eylem olarak aç kalıp akşamında tükettiğimiz bir ritüele dönüşecek Ramazan.
RUHUMUZU DOYURALIM Gelin, bir fark yapalım.
İftarda sadece karnımızı değil, ruhumuzu da doyuralım.
Ekranları bir kenara bırakıp sadece birbirimize, gözlerine bakalım, mahallemizdeki o hiç tanımadığımız gerçek ihtiyaç sahiplerinin kapısını çalalım ya da ilk fırsatta tanıdığımıza da tanımadıklarımıza da içtenlikle selam verelim.
Hal hatır soralım.
Belki o zaman, o meşhur cümlenin içinde kaybolan 'Ramazan Günlerini' geçmişin belli şart ve niteliğinde aynen yaşamak mümkün olmasa da, o demlerin samimi ruhu, bir yerlerden sessizce geri çağırabilir bizi.