Haber Detayı
Öldürül(e)meyen babalar sorun olur mu? (1)
Eleştirinin dışına itilmiş, sürekli kutsanan baba figürü, yasayı canlı tutmak yerine dondurur. Baba ölür ama öldürülemez; gücü devredilemez. Böyle bir durumda toplum, baba figürünün gölgesinde kalır ve bir türlü olgunlaşamaz
Ölmüş babayı öldürmek gerek… İnsan birinin öldüğünü ilk anda kabul etmez.
Bu, bir bilgi eksikliği değil, varoluşsal bir itirazdır.
Ruh, ölüm gerçeğiyle karşılaştığında onu hemen içeri alamaz; yokluğu askıya alır, zamanı durdurmaya çalışır.
Yas sürecinin ilk tepkisi bu yüzden inkârdır. “Öldüğüne inanamamak” tam da bu evreyi anlatır.
Ancak inkârda kalındığında yas ilerlemez; hayat donuklaşır.
Ölen, gerçekten kaybedilmez; yokluk kabul edilmediği için sembolik olarak yaşamaya devam eder.
Bu nedenle “ölüyü öldürmek” gerekir.
Bu ifade serttir ama gereklidir.
Öleni öldürmek, onu gerçekten kaybetmeyi, onun yokluğuyla yaşamayı kabul etmek demektir.
Ancak bu gerçekleştiğinde hayat yeniden normalleşebilir.
Geride kalanlar, boşluğun sorumluluğunu üstlenebilir ve yaşamı sürdürebilir.
Rosine Jozef Perelberg,(1) ölen ama öldürülemeyen baba figürünün geride kalanlar için ağır bir yük hâline geldiğini söyler.
Böyle bir baba ne gerçekten vardır ne de yoktur; hayalet gibi dolaşır.
Bu durum normalliği bozar, düzeni askıya alır.
Perelberg bu düşüncesini Freud’un Totem ve Tabu metnindeki baba figürü üzerinden geliştirir.
Freud’un anlatısındaki baba, mutlak gücü elinde tutan, yasa koyan, arzuya hükmeden, baskıcı ve narsistik bir figürdür.
Ancak sorun yalnızca bu babanın varlığı değildir; asıl mesele, onun öldürüldükten sonra sembolik bir babaya dönüştürülüp dönüştürülememesidir.
Baba ölür ama sembolik düzeye taşınamazsa, yani mutlak gücünden arındırılıp yasaya ve simgesel düzene devredilmezse, çatışma çözülmez.
Baba bedenen ortadan kalkar ama gücü kalır.
Yasa donar, hayat hareket edemez.
İşte bu noktada Perelberg, İbrahim anlatısına yönelir.
Mutlak güçlü baba figürü olan Tanrı, koşulsuz itaat talep eder.
İbrahim’in en büyük arzusu olan çocuk sahibi olma isteği, bu mutlak itaate karşılık olarak gerçekleşir.
Ancak anlatının devamında İbrahim, kendi oğlunun karşısında mutlak güce sahip bir baba konumuna yerleştirilir; öldürme ve kurban etme yetkisine sahip bir baba.
Anlatının kırılma noktası burada ortaya çıkar.
Katletme gerçekleşmez; öldürme eylemi dönüştürülür.
Oğul yerine bir hayvan kurban edilir.
Böylece ölüm sembolize edilir ve mutlak güç yıkıcı olmaktan çıkar.
Baba, çocuğu öldürme gücünden vazgeçerek baba olur.
Gücünü kaybederek sembolik bir konum kazanır.
Bu dönüşüm bir rahatlama yaratır ve olgunlaşmaya işaret eder.
Sembolik baba, öldüren baba değildir; yasa koyar ama yok etmez, sınır çizer ama yaşamı onaylar.
Çocuğun hayatta kalması, babanın mutlak gücünden vazgeçmesiyle mümkün olur.
Bu dinamik yalnızca bireysel ilişkiler için geçerli değildir.
Toplumlar da baba figürleriyle benzer bir ilişki kurar.
Bir toplum, baba figürlerini sembolik düzeye taşıyabildiği ölçüde gelişir.
Babayı eleştirebildiği, sınırlayabildiği ve dönüştürebildiği ölçüde hareket edebilir.
Ancak baba kutsallaştırıldığında, dokunulmaz ve eleştirilemez hâle geldiğinde, yasa kalır ama hayat donar.
Babayı öldürememek, yani onu sembolik düzeye taşıyamamak, gelişmeyi ve dönüşümü engeller.
Bu bağlamda Atatürk‘ün Türkiye’de tam anlamıyla sembolik babaya dönüştürülemediğini düşünmek mümkündür.
Ölmüş ama öldürülemeyen.
Eleştirinin dışına itilmiş, sürekli kutsanan baba figürü, yasayı canlı tutmak yerine dondurur.
Baba ölür ama öldürülemez; gücü devredilemez.
Böyle bir durumda toplum, baba figürünün gölgesinde kalır ve bir türlü olgunlaşamaz.
Öz babanın yetersizliği ve Çakma babalar Gazetelerde, televizyonlarda, sahnelerde sıkça rastladığımız bir şey var: Kendileri çoktan baba olmuş, hatta yaşlılık sınırına gelmiş erkeklerin başkalarına hâlâ “baba” denmesi.
Ferdi Baba, Orhan Baba, Müslüm Baba… Mafya babaları var, babacan babalar var… Bir de tartışılmaz, dokunulmaz “büyük babalar” var: Muhammed, Ali, Atatürk gibi… Onların temsilcileri; reisler, başbuğlar, önderler.
Baba artık yalnızca aile içi bir konum değil, simgesel bir makam, hatta bir iktidar biçimi.
Bu çağrışım ister istemez şu soruyu doğuruyor: Babaları olan insanlar neden ikinci, üçüncü baba figürlerine ihtiyaç duyar?
Bu ihtiyaç ruhsal ve simgesel bir boşluktan besleniyor galiba.
Çünkü öz baba her zaman “baba işlevini” yerine getiren kişi değil.
Bazen baba vardır ama yasa yoktur; bazen yasa vardır ama temas yoktur, bazen de baba yalnızca korkulan, susulan ya da idealize edilerek ulaşılamaz kılınan bir figürdür.
Bu durumda birey, eksik kalan baba işlevini dışarıda aranıyor belki de.
Sanatçıda, liderde, dinî figürde, devlet adamında… “Baba” diye çağrılan her figür, aslında içeride kurulmamış ya da yarım kalmış bir otorite–koruma–anlam üçgenini tamamlamaya çağrılır.
Bu yüzden “baba” hitabı çoğu zaman bir sevgi ifadesi değil, bir dayanma ihtiyacının, bir teslim olma arzusunun, hatta bazen bir çocukluğa geri dönüş fantezisinin adıdır.
Ve belki de en çarpıcı olan şudur: İnsan ne kadar çok “baba”ya ihtiyaç duyuyorsa, o kadar az kendi iç babasına sahiptir.
Belik de ‘baba’lar yaratarak kendi babalığını reddetmekte ve çocuk pozisyonunda kalmaktadır.
Üstelik ilginç olan yalnızca bu değil.
Bu kişiler, öz babalarından söz ederken çoğu zaman aşırı bir yüceltme dili kullanıyor.
Sanki bir tür telafi, sanki gecikmiş bir özür dileme var bu methiyelerde.
Baba hâlâ hayattayken de çoktan ölmüşken de… Bu aşırı saygı tonu, çoğu zaman bir borcun kapanmadığını ele verir.
Psikanalist Friedrich Markert,(2) çocuğun ruhsallığında iki baba imgesi bulunduğunu söyler: Biri, çocuğun babasıyla doğrudan ilişkisinde oluşan baba figürü; diğeri ise annenin bakışı, dili ve anlatısı üzerinden kurulan baba temsili.
Ama bana kalırsa mesele ikiyle sınırlı değil.
Bizde çoğu zaman evin içindeki baba ile evin dışındaki baba bütünüyle farklı, hatta karşıt figürlerdir.
Evde sessiz, geri çekilen, edilgen bir baba; dışarıda güçlü, sert, yasa koyan, sözü geçen bir baba… Üstelik babanın yalnızca “baba olarak” değil, başka ilişkilerde nasıl konumlandığı da çocuğun baba imgesini belirler.
Babanın kardeşleriyle ilişkisi—amca ya da dayı oluşu, işyerindeki konumu, amir mi, çalışan mı, ezilen mi, gündelik hayattaki halleri—trafikteki sabrı ya da öfkesi, alışverişteki pazarlığı, güçle kurduğu ilişki, bütün bunlar çocuğun zihninde babaya dair ayrı ayrı sahneler üretir.
Bu nedenle çocuğun iç dünyasında oluşan baba figürü, farklı sahnelerin ve deneyimlerin tutarlı biçimde üst üste binmesiyle değil; çoğu zaman birbirini tamamlamayan, hatta birbiriyle çelişen kırıntıların yan yana gelişinden oluşan bir kolajla kurulur.
Evdeki baba, dışarıdaki baba, başka ilişkilerde beliren baba halleri; güç, çekilme, sessizlik, öfke ya da yasak koyma gibi birbirine temas etmeyen parçalar hâlinde çocuğun ruhsallığında yer eder.
Yetişkinlikte içimizde taşıdığımız baba, işte bu dağınık kolajdır.
Ancak bu kolajın parçaları eksikse ya da parçalar arasında boşluklar ve kopukluklar varsa, baba arayışı hiçbir zaman tamamlanmaz.
İnsan, farkında olmaksızın, sembolik olarak tamamlanmamış bir babanın yasını tutar.
Bu yas çoğu zaman tanınmaz; adı konmaz, açıkça yaşanmaz.
Daha çok başka baba figürlerine yönelme, güçlü bir otoriteye yaslanma, birilerine “baba” diye seslenme ihtiyacı biçiminde kendini gösterir.
Böylece kayıp, doğrudan hissedilmek yerine dışarıya taşınır ve başkaları üzerinden telafi edilmeye çalışılır.
Belki de bu yüzden bazı yaslar sessizdir.
Ne gözyaşıyla ifade edilir ne de hatırlama ritüelleriyle anılır.
Ama insanın hayatında hep dolaşır; kararlarında, bağlanmalarında, teslimiyetlerinde ve isyanlarında kendini gösteren sürekli bir baba boşluğu olarak.
Baba bir eksikliktir bazen Babalık, bedensel bir yakınlık üzerinden kurulmaz.
Hamilelik, doğum ve emzirme gibi biyolojik süreklilikler babalığa ait değildir.
Bu nedenle babalık, anneliğe kıyasla çok daha fazla psikolojik, simgesel ve kültürel bir inşadır.
Tam da bu yüzden kırılgandır: eksik kalmaya, yer değiştirmeye, başka figürlerle ikame edilmeye açıktır.
Psikoterapist Heidi Kastner, Fail Babalar(3) adlı çalışmasında babalığın bu sosyal ve ruhsal niteliğine dikkat çeker.
Kastner’e göre babalığın biyolojik bir sürekliliğe değil, simgesel ilişkilere dayanması, onun değişkenliğini artırır.
Çocuğun babaya benzemesi, onunla özdeşlik kurması —yani babaya sadakat geliştirmesi— yalnızca bireysel bir bağ değildir; aynı zamanda babalık kurumunu ayakta tutan ruhsal bir dayanak işlevi görür.
Bu sadakat, çoğu zaman sevgi kadar korkuyla da örülüdür.
Çünkü tarihsel olarak baba, yalnızca koruyan değil; öldürme yetkisine de sahip olan bir figürdür.
Burada sıkça unutulan bir gerçek vardır: Tarih boyunca babaların çocuklarını öldürme hakkı olmuştur.
Ödipus anlatısının tersine denir çoğu zaman; oysa dikkatle bakıldığında Ödipus miti tam da babanın çocuğunu öldürmek üzere terk etmesi hikâyesidir.
Laios (Ödipus’un babası), kehanetten kaçmak için oğlunu öldürmez belki, ama onu ölmesi için dağa bırakır.
Yani öldürme eylemi doğrudan değil, vekaleten gerçekleştirilir.
Baba elini kirletmez; kaderi, doğayı, başkalarını devreye sokar.
Bu da babanın tarihsel iktidarının daha inceltilmiş bir biçimidir.
Bu nedenle mitolojik ve tarihsel düzlemde çocuğu öldüren figür çoğu zaman yine babadır.
Irmağa bırakılan, dağ başına terk edilen, kaderine teslim edilen çocuk; babanın doğrudan şiddetiyle değil, babanın kararıyla ölür ya da ölüme gönderilir.
Ödipus miti bu anlamda babanın masumiyeti değil, sorumluluğu anlatır: Baba öldürmez, ama öldürülmesini mümkün kılar.
Sonrasında anlatı tersine çevrilir.
Çocuğun babayı öldürmesi merkeze alınır; böylece babanın ilk şiddeti görünmez hâle gelir.
Baba kurban, çocuk fail konumuna yerleştirilir.
Bu tersine çevirme, yalnızca mitolojik değil; kültürel ve siyasal bir işleve de sahiptir: Babanın iktidarını sorgulanamaz kılmak.
Dolayısıyla Ödipus miti, babanın masumiyetini değil; babalığın kurucu şiddetini gizler.
Çocuğun suçluluğu öne çıkarılırken, babanın terk etme kararı kaderle örtülür.
Böylece baba hem öldürmeye muktedir hem de bu öldürmeden ahlaken azade bir figür olarak kalır.
Ve belki de tam bu yüzden, baba figürü tarih boyunca yalnızca sevilen değil; korkulan, sadakat talep eden ve sorgulanamayan bir güç olarak varlığını sürdürür.
Babanın öldürme hakkı, uzun süre hukuksal ve dinsel olarak meşrulaştırılmıştır.
Hıristiyanlığın artan etkisiyle birlikte, Roma İmparatoru I.
Konstantin döneminde(4) çocuk öldürme yasağı getirilmiş; baba iktidarı ilk kez sınırlanmaya başlanmıştır.
Bu yasak, yalnızca hukuki değil, simgesel bir kırılmaya da işaret eder: Baba mutlak iktidar olmaktan çıkarılmaya çalışılır.
Ancak bu sınırlandırma evrensel ve kalıcı değildir.
İslam’da da babalık, “hak” kavramı üzerinden güçlü biçimde yapılandırılır.
Baba; soyun devamı, otorite ve düzenin temsilcisi olarak konumlanır.
Bu durum, babaya yalnızca sorumluluk değil, aynı zamanda asimetrik bir güç de verir.
Çocuğun babaya sadakati burada da ahlaki, dinsel ve kültürel bir zorunluluk olarak kurulur.
Bu nedenle babaya özdeşlik, yalnızca sevgiye dayalı bir bağ değil; hayatta kalma, kabul görme ve korunma stratejisidir.
Baba figürü karşısında kurulan sadakat, çoğu zaman bilinçdışı bir hesaplaşmanın ürünüdür: “Bana benzediğin sürece yaşarsın.” Babalık kurumu, tam da bu sessiz anlaşma sayesinde kuşaktan kuşağa aktarılır.
Babalığın psikolojik ve sosyolojik olması ve değişkenliği yalnızca babalığın değil, çocuğun babaya yönelik projeksiyonlarının da sabit olamayacağı anlamına gelir.
Babanın çocuk üzerindeki tarihsel iktidarı —öldürme, sürme, dışlama hakkı— zamanla hukuken ve dinsel olarak sınırlandırılmış olsa da ruhsal düzlemde ortadan kalkmaz; biçim değiştirir.
Baba artık öldürmez ama öldürülemez hâle gelir.
Yani fiziksel iktidar geri çekilirken, simgesel iktidar mutlaklaşır.
Baba, eleştirilemeyen, sorgulanamayan, suçlanamayan bir figüre dönüşür.
Bu dönüşüm, modern toplumlarda “koruyucu ama dokunulmaz baba” mitini üretir.
Tam da bu noktada siyasal baba figürleri ortaya çıkar.
Atatürk, yalnızca tarihsel bir lider değil; bu simgesel babalığın en yoğun biçimde yüklendiği figürlerden biridir.
Onun etrafında kurulan anlatı, gerçek bir insanın biyografisinden çok, öldürülemeyen baba mitolojisini andırır.
Eleştiri, sorgulama ya da tarihsel sorumluluk talebi çoğu zaman “babaya saldırı” olarak kodlanır.
Burada mesele Atatürk’ün tarihsel rolünü inkâr etmek değildir.
Asıl mesele, onun tarihsellikten çıkarılarak simgesel mutlaklığa taşınmasıdır.
Baba ne kadar idealleştirilirse, o kadar eleştirilemez hâle gelir.
Ne kadar eleştirilemez olursa, o kadar da gerçekliğini kaybeder.
Böylece Atatürk, karar alan bir özne olmaktan çok, kolektif narsisizmin taşıyıcısı olan bir figüre dönüşür.
Bu figürle kurulan ilişki, yetişkinliğe değil; ergenlik düzeyindeki bir özdeşliğe yaslanır.
Ergen, babayı ya mutlak ideal ya da mutlak düşman olarak görür; aradaki gri alanı tolere edemez.
Atatürk’le kurulan ilişkinin bu düzeyde kalması, toplumsal olarak da bir yas tutulamaması anlamına gelir.
Çünkü yas, sevilen figürün hem güçlü hem kusurlu olabildiğini kabul etmeyi gerektirir.
Atatürk’ün “öldürülemeyen baba” olarak tutulması, aynı zamanda başka bir işlev daha görür: Bugünün siyasal ve ahlaki sorumluluklarını geçmişe devretmek.
Baba hâlâ hayattaysa, çocuk büyümek zorunda değildir.
Eleştirel düşünce askıya alınır; itaat, sadakat ve korunma arzusu öne çıkar.
Bu yüzden Atatürk’ü tarihsel bir figür olarak yeniden düşünebilmek, yalnızca tarih yazımıyla ilgili değildir; kolektif ruhsallıkla ilgilidir.
Baba ancak sembolik olarak “öldürüldüğünde” —yani dokunulmazlıktan çıkarılıp tarihselleştirildiğinde— hem sevilebilir hem eleştirilebilir hâle gelir.
Aksi hâlde elimizde ya tapınılan bir ikon ya da nefret edilen bir hayalet kalır.
Ve belki de en zor soru şudur: Atatürk’ü gerçekten sevmek, onu sonsuza kadar baba olarak tutmak mıdır; yoksa onu tarihe teslim edip, yetişkin bir toplum olmayı göze almak mı?
Psikanalist Jürgen Greiser(5) ise kapsamlı çalışmalarında “fantezideki baba” kavramına odaklanır.
Baba ile çocuk arasındaki ilişkinin çoğu zaman gerçek ilişkiden ziyade fanteziler üzerinden kurulduğunu gösterir.
Grieser’e göre babalar, çocuklarının zayıflıkları karşısında derin bir tedirginlik yaşar; bu tedirginlik en yoğun biçimde erkek çocuğun zayıflığında ortaya çıkar.
Erkek çocuğun kırılganlığı, babanın kendi erkekliğine dair çözülme korkularını tetikler.
Belki de bu yüzden toplumda “baba” diye çağrılan figürler genellikle güçlü, acıya dayanıklı, kaderle baş edebilen, kırılmayan erkekler olarak idealize edilir.
Ve belki de bu nedenle, kendi kırılganlığıyla temas edemeyen erkekler, onu taşıyabilecek bir “baba” figürünü dış dünyada aramaya devam eder.
Her ne kadar erkek, erkekliğinin bütünlüğünü ve sürekliliğini babalık üzerinden kanıtladığını düşünse de —çünkü spermin dölleyici gücü erkekliğin simgesel dayanaklarından biri olarak görülür— hamilelik ve babalık çoğu zaman önce korku uyandıran deneyimlerdir.
Burada mesele yalnızca soyun devamı değildir; zamanla, sınırlılıkla ve yerini başkasına bırakma ihtimaliyle yüzleşmektir.
Babalık, dışarıdan bakıldığında bir iktidar ve tamamlanma hâli gibi sunulsa da ruhsal düzlemde çoğu zaman kayıp, yetersizlik ve çözülme kaygıları eşliğinde yaşanır.
Erkek baba olduğunda yalnızca bir çocuk edinmez; aynı anda kendi çocukluğuyla, kendi babasıyla ve kendi kırılganlığıyla da karşılaşır.
Bu nedenle babalık ve baba–çocuk ilişkisi yapısal olarak karmaşık bir karakter taşır.
Babalık, tek bir duygunun ya da tutumun sürekliliğiyle değil; çoğu zaman birbirine zıt eğilimlerin aynı anda var olduğu bir ruhsal salınım içinde kurulur.
Yakınlık arzusu ile mesafe ihtiyacı, koruma isteği ile denetim dürtüsü, şefkat ile sertlik arasında gidip gelen bu hareket, baba–çocuk ilişkisinin temel gerilimini oluşturur.
Belki de bu yüzden babalık, yalnızca biyolojik bir olay ya da hukuki bir statü değildir.
Daha çok, her dönemde ve her karşılaşmada ruhsal olarak yeniden kurulması gereken bir ilişkidir.
Bu yeniden kuruluş, çoğu zaman kaygı, belirsizlik ve çatışma eşliğinde gerçekleşir; dolayısıyla her zaman sancısız olmaz.
Babalık, tam da bu sancı içinde biçimlenen, hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmayan bir ilişkisel süreçtir.
Cumhuriyet ve İslam emanettir Muhammed, ideal erkek figürü olarak anlatılır.
Onun emaneti dindir.
Bu emanette nasıl yaşanacağı, Tanrı’yla ve insanlarla nasıl ilişki kurulacağı, neyin helal neyin haram olduğu ayrıntılı biçimde belirlenmiştir.
İlişki biçimi kurallıdır; ritüeller tanımlıdır.
Kul olarak yaşanır ve bu kulluğun sınırları baştan çizilmiştir.
Bu anlamda özgürlük, itaate içkin bir özgürlüktür; hareket alanı vardır ama çerçevesi nettir.
Emanet, sahibine ait olmaya devam eder; emanetçi onu sadece taşır ve korur.
Benzer bir yapı Atatürk’ün Cumhuriyeti gençliğe emanet etme biçiminde de görülür.
Bu emanet, ilk bakışta gençlere sınırsız bir özgürlük alanı açıyormuş gibi sunulur: Gençler Cumhuriyet üzerinde söz sahibidir; onu dönüştürebilir, yeniden kurabilir, hatta eleştirebilir.
Bu anlatıda gençlik, edilgen bir mirasçı değil, aktif bir özne olarak konumlandırılır.
Ancak bu özgürlük mutlak değildir; sınırlı bir özgürlüktür.
Çünkü yol haritası, temel ilkeler ve yön tayini baştan belirlenmiştir.
Gençliğe bırakılan alan, bu çerçevenin dışına taşmamak koşuluyla tanınmış bir hareket serbestisidir.
Değişim mümkündür ama sınırları vardır.
Atatürk’ün gençliğe ve köylülüğe duyduğu güven, onu şefkatli bir baba figürü olarak kurar.
Gençliğe seslenirken koruyucu, cesaret verici ve geleceği onlara teslim eden bir dil kullanır.
Ancak bu babalık biçimi yalnızca özgürleştirici değildir; aynı zamanda sınır koyucudur.
Sevgiyle birlikte yasa da vardır.
Bu nedenle mirasın nasıl taşınacağı, hangi ilkelerle korunacağı ve ne yönde değiştirilebileceği büyük ölçüde önceden tayin edilmiştir.
Gençlik burada tam anlamıyla kurucu değil; daha çok temsilci konumundadır.
Cumhuriyet, gençlerin keyfine bırakılmış açık bir alan olarak değil, Atatürk’ün çizdiği çerçeve içinde sürdürülmesi gereken bir düzen olarak tasarlanmıştır.
Gençlerden beklenen, Cumhuriyeti kendi adlarına değil, Atatürk adına yönetmeleridir.
Tam da bu noktada baba figürünün ikili yapısı belirginleşir.
Baba bir yandan ölümlüdür; doğanın yasalarına boyun eğer, geri çekilir ve yerini yeni kuşağa bırakır.
Ama öte yandan mirasını korumak ister; bıraktığı şeyin kendisinden koparak bambaşka bir şeye dönüşmesine tahammül edemez.
Burada kritik olan ayrım şudur: Cumhuriyet bir miras değildir; bir emanettir.
Mülkiyet gençlere geçmez; malik başkasıdır.
Gençler bu emaneti devralanlar değil, onun koruyucularıdır.
Bu nedenle Cumhuriyet, özgür bir alan olduğu kadar sadakat talep eden bir düzen olarak da kurulur.
Bu yapı, sembolik babaların çocuklarına bütünüyle güvenmediğini gösterir.
Baba, sistemi kurar, kuralları koyar ve sınırları çizer.
Çocuklara alan açar ama bu alanın kontrolsüz biçimde genişlemesine izin vermez.
Hatta daha ileri gidildiğinde, bu sistemlerde çocukların kendileri de bir anlamda emanettir: korunması, yönlendirilmesi ve belirli bir çerçevede tutulması gereken varlıklar.
Böylece babalık, yalnızca sevgi ve güven üzerinden değil; emanet, yasa ve süreklilik üzerinden işler.
Ve özgürlük ile temsil, devralma ile koruma arasındaki bu gerilim hem dinî hem siyasal baba figürlerinin ortak yapısını ele verir.
Şunu anlatmaya çalışıyorum: Kuşaklar arası ilişkide bazı kültürler, gelecek kuşağa tam olarak güvenmez.
Bu güvensizlik açıkça ifade edilmez; çoğu zaman “emanet”, “koruma”, “sadakat” ve “sorumluluk” gibi olumlu kavramlar aracılığıyla örtük biçimde kurulur.
Ancak sonuç değişmez: Gelecek kuşağın hareket alanı sınırlandırılır.
Bu sınırlandırma, evlatların kendi düzenlerini kurmalarını fiilen engeller.
Evlatlar kurucu özne olmaktan çok, mevcut düzenin taşıyıcısı ve sürdürücüsü hâline getirilir.
Baba, sistemi bırakır ama iktidarı bırakmaz; çekilir ama düzeni terk etmez.
Böyle bir yapıda evlatlar, kendi adlarına hareket etmezler.
Babanın kurduğu düzeni baba adına sürdürürler.
Değiştirmekten çok muhafaza etmekle, sorgulamaktan çok temsil etmekle yükümlüdürler.
Özerklik yerine sadakat; yaratıcılık yerine süreklilik yüceltilir.
Bu nedenle burada kuşaklar arası ilişki, devralma değil emanetçilik mantığıyla işler.
Evlat, mirasçı değil; muhafızdır.
Kendi yasasını kuramaz, yalnızca devraldığı yasanın uygulayıcısı olur.
Ve bu durum, kültürel düzeyde bir tür ertelenmiş yetişkinlik üretir: Evlat büyür, ama kurucu olamaz.
Bu yapı sürdükçe baba ölse bile düzen ölmez.
Burada baba bir kişi değil düzendir/yasadır.
Baba figürü, bedensel varlığını yitirse bile, simgesel olarak yaşamaya devam eder.
Çünkü sistem, evlatların özgürlüğüne değil, babanın sürekliliğine yaslanmıştır.
Bu nedenle bu tür toplumlarda kuşak çatışması bitmez.
Çünkü çatışmanın kaynağı yalnızca gençlerin itirazı değil, babanın düzenini gerçekten devretmemesidir.
Baba ölür, çekilir ya da sembolik olarak sahneden iner; ama yasa, sınır ve yol haritası yerinde kalır.
Evlatlara bırakılan şey bir gelecek değil, korunması gereken bir geçmiş olur.
Bu durumda yeni kuşak ne yaparsa yapsın hep geç kalmış ve yetersiz sayılır.
Çocuk, hiçbir zaman babanın gücüne ve kudretine erişemez; bu nedenle ödipal çatışma çözülemez ve birey bu düğümde takılı kalır.
Önünde iki temel seçenek belirir: Ya “sadık ama yetersiz” olmayı kabul eder ya da “ihanet eden ama özgür” olmayı göze alır.
Bu ikinci yol, çoğu zaman ağır bir bedelle karşılanır.
Eleştirenlerin “vatan haini” ya da “terörist” olarak damgalanması, tam da bu nedenle rastlantı değildir.
Eleştiri, burada düşünsel bir itiraz olarak değil; babaya karşı işlenmiş bir suç, simgesel bir ihanet olarak algılanır.
Böyle bir yapıda sadakat, yeterlilikten daha değerli hâle gelir.
Özgürlük ise meşru bir hak olmaktan çıkarak cezalandırılması gereken bir sapma gibi görülür.
Bu yüzden eleştiri bastırılır, itiraz kriminalize edilir ve baba figürünün mutlaklığı korunur.
Kendi düzenini kurmasına izin verilmediği için, evladın her hamlesi ya suçluluk duygusuyla ya da isyanla yüklenir.
Özerklik bir hak olarak tanınmadığından, her adım psikolojik bir bedel talep eder.
Bu nedenle kuşak çatışması çözülemez.
Çünkü mesele, iki kuşağın birbiriyle anlaşamaması değil; kurucu olma hakkının (yeniyi kurma hakkının) yapısal olarak engellenmesidir.
Evlatlardan büyümeleri, sorumluluk almaları ve sistemi sürdürmeleri beklenir; fakat babayı aşmaları, onun kurduğu düzeni dönüştürmeleri beklenmez.
Oysa gerçek bir kuşak geçişi, yalnızca devralmayı değil, aynı zamanda babanın düzenini değiştirme hakkını da içerir.
Bu hak tanınmadığında çatışma kuşaktan kuşağa aktarılır.
Baba figürü değişir, isimler değişir, dönemler değişir; ama ilişki biçimi değişmez.
Ve kuşaklar arası gerilim, çözülemeyen bir miras gibi, sürekli yeniden üretilir.
Her çocuk büyürken annesini ve babasını geçmek ister.
Bu, yalnızca bir rekabet değil; öznenin kurulumu için zorunlu bir harekettir.
Çünkü büyümek, ebeveynin gölgesinden çıkabilmek demektir.
Çocuk, bir zamanlar mutlak olan figürü aşabildiği ölçüde özneleşir.
Ancak idealize edilmiş baba figürleri geçilemez figürlerdir.
İdeal baba, gerçek bir baba olmaktan çıkar; aşılması mümkün olmayan bir ölçüye dönüşür.
Bu durumda çocuk, babayla rekabet edemez, onunla özdeşleşemez ve onu aşamaz.
Baba artık bir referans değil; bir sınır haline gelir.
Çocuk, babanın büyüklüğü karşısında ezilir.
Bu ezilme, yalnızca bir hayranlık değil; aynı zamanda bir küçülme deneyimidir.
Çünkü özne, büyüyebilmek için babayı geride bırakabilmelidir.
Oysa ideal baba, geride bırakılamayan bir geçmiş gibi sürekli öznenin önünde durur.
Bu nedenle çocuk, yapısal olarak çocuk pozisyonunda sabitlenir.
Psikolojik olarak yetişkin olsa bile, simgesel düzeyde babanın ardından gelen bir figür olarak kalır.
Baba geçilemediğinde, özne tamamlanamaz.
Özneleşme kesintiye uğrar ve birey, kendi hayatının kurucusu olmak yerine, babanın mirasının taşıyıcısı haline gelir.
İdeal baba figürü, bu nedenle yalnızca koruyucu değil; aynı zamanda özneleşmeyi sınırlayan bir yapıdır.
Çünkü aşırı büyük baba, çocuğun büyümesini mümkün kılan zemini ortadan kaldırır.
Atatürk… Ideal baba… İdeal babanın karşısında çoğu zaman yalnızca hayranlık değil, aynı zamanda gizlenmiş bir eziklik de vardır.
Hatta aşırı idealizasyonun kendisi çoğu zaman bu ezikliğin savunma biçimidir.
Çünkü idealizasyon, nesneyi büyütürken özneyi küçültür.
Baba ne kadar kusursuz ne kadar mutlak ne kadar aşılmaz olarak kurulursa; çocuk o ölçüde eksik, yetersiz ve geç kalmış hissedebilir.
Bu durum bilinçli düzeyde “hayranlık” olarak deneyimlenir; ancak bilinçdışı düzeyde çoğu zaman yetersizlik, değersizlik ve küçülme duyguları eşlik eder.
Baba figürü yalnızca sevilen bir nesne değil; aynı zamanda öznenin kendini ölçtüğü ilk ölçüttür.
Bu ölçüt ulaşılmaz hale geldiğinde, özne sürekli bir eksiklik duygusu içinde kalır.
Bu eksiklik, öznenin kendi büyüklüğünü kurmasını zorlaştırır.
Çünkü büyümek, bir noktada babayı geçebilmeyi gerektirir.
Eğer baba geçilemez olarak kurulmuşsa, özne bilinçdışı düzeyde büyümekten vazgeçebilir.
Bu durumda idealizasyon, yalnızca sevginin değil; aynı zamanda kırılgan narsisizmin de bir göstergesi olabilir.
Çocuk babayı yüceltirken, aslında kendi kırılgan benliğini korumaya çalışıyor olabilir.
Çünkü babanın kusurlu olduğunu görmek, çocuğun kendi güvencesini de sarsar.
Bu nedenle baba kusursuz tutulur; ama bunun bedeli, öznenin kendi büyüklüğünden feragat etmesidir.
Bu dinamikte çoğu zaman paradoksal bir yapı oluşur: Baba ne kadar yüceltilirse, çocuk o kadar küçülür.
Ve çocuk ne kadar küçülürse, babayı o kadar yüceltmek zorunda kalır.
Bu nedenle ideal baba figürü çoğu zaman yalnızca sevilen bir figür değil; aynı zamanda öznenin kendi eksikliğini organize ettiği bir eksen haline gelir.
İdealizasyon, burada hem bir bağlılık biçimi hem de bir kendini küçültme ekonomisi olarak işlev görür.
Ve belki de en önemlisi şudur: Baba gerçekten ideal olduğu için değil; çocuğun kendi eksikliğini anlamlandırabilmesi için ideal kalmak zorundadır.
Devam edecek... (1) Der Mord am toten Vater=ölmüş babayı katletmek/öldürmek, 2023, Internationale Psychoanalyse, Sayı 18, s. 220 (2) Nur wer die Sehnsucht kennt, weiss, was ich leide (2006), s. 60.(3) Täter Väter, 2011, s. 25(4) Age.s.26(5) Der phantasierter Vater, (2000). 2.
Baskı, s. 12.