Haber Detayı

Çocuk menüsü diye bir şey yoktu; “seçici çocuk” kimliği nasıl icat edildi
Gastroda odatv.com
27/02/2026 10:13 (1 saat önce)

Çocuk menüsü diye bir şey yoktu; “seçici çocuk” kimliği nasıl icat edildi

Bir zamanlar çocuklar acı biber, av eti ve sakatat yiyordu. “Seçici çocuk” kavramı ise 20. yüzyılda ortaya çıktı. Helen Zoe Veit’in Picky kitabı, çocuk menüsü kültürünün nasıl endüstri, psikoloji ve modern ebeveynlik anlayışıyla inşa edildiğini anlatıyor.

Bugün bir restorana gidin.

Çocuk menüsünde büyük ihtimalle şunlar vardır; tavuk nugget, pizza, patates kızartması, makarna ve peynir.

Okul kantinleri, zincir restoranlar, ev mutfakları… Aynı liste.

O kadar yaygın ki mikrodalga fırınların üzerinde artık bu ürünler için özel ısıtma ayarları bulunuyor.“Çocuk dostu” diye adlandırdığımız bu yüksek işlenmiş, son derece lezzetli ve endüstriyel gıdalar, dünya kültüründe norm haline gelmiş durumda.

Dahası, birçok ebeveyn için çocuklara zeytin, lahana, kuzu eti ya da salata gibi bugün “yetişkin tadı” sayılan yiyecekleri sevdirmeye çalışmak neredeyse kültürel bir meydan okuma.Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor: Çocuk menüsü diye ayrı bir kategori yoktu.

Seçici çocuk diye bir kimlik yoktu.19.

YÜZYILIN İŞTAHLI ÇOCUKLARIMichigan State Üniversitesi tarihçisi Helen Zoe Veit’in Picky: How American Children Became the Fussiest Eaters in History adlı kitabı, bugünkü “zor beğenen çocuk” fikrinin oldukça yeni olduğunu savunuyor.19. yüzyılda çocuklar acı biber, koyun eti, şalgam, kurutulmuş sığır eti, mısır ekmeği, turşu yumurta, geyik rostosu ve kızarmış yabani havuç yiyordu.

Ve bunu iştahla yapıyordu.

Çocukluk iştahı o dönemde “ayırt etmeyen bir heves” olarak tanımlanıyordu.Veit’in dikkat çektiği çarpıcı bir nokta var.

O zamanlar çocukların yemeğe hevesli olması sınıflar üstü bir durumdu.

Bugün ise seçicilik sınıflar üstü bir norm haline gelmiş durumda.Ara öğün kültürü de yoktu.

Öğün arası atıştırmak hoş karşılanmazdı.

Çocuklar fiziksel olarak aktifti; çoğu zaman ailelerinin ürettiği ve hazırladığı yiyeceklerin yapımında çalışıyorlardı.

Vitaminler henüz keşfedilmemişti, bu nedenle “diyet dengesi” kaygısı yoktu.

Masada pazarlık yoktu, sebze için yalvarma yoktu.DAMAK ZEVKİNE MÜDAHALEPeki ne oldu? 19. yüzyılın ortalarında bazı sosyal reformcular, çocukların “hafif ve sade” beslenmesi gerektiğini savunmaya başladı.

William Alcott ve Sarah Josepha Hale gibi isimler, yoğun baharat ve güçlü tatların çocukların sağlığını ve hatta geleceğini tehlikeye atabileceğini iddia ediyordu.Ardından ilerlemeci dönemle birlikte çocuk merkezli aktivizm yükseldi. 20. yüzyılın başında “bilimsel ebeveynlik” anlayışı devreye girdi.

Çocukların gelişebilmesi için “vazgeçilmez gıdaların belirli miktarlarda” tüketilmesi gerektiği fikri yayıldı.

Yemek adeta ilaç dozuna dönüştü.Veit’in çarpıcı karşılaştırması bu dönüşümü net biçimde gösteriyor. 19. yüzyılın iştahlı çocuğu, aile sofrasında bol çeşnili yemeklerden kendi porsiyonunu alırken; 20. yüzyılın başındaki çocuk, ölçülmüş porsiyonlarda sunulan sade haşlanmış ıspanak, baharatsız fırın balık ve sütlü pudingi bitirmesi için annesinin baskısıyla karşı karşıya kalıyordu.1930’lara gelindiğinde ebeveynler ilk kez çocuklarının yemekleri reddettiğini rapor etmeye başladı. “Seçici” kavramı doğdu.

O kadar yeniydi ki gıda pazarlamacıları kelimeyi tırnak içinde kullanıyordu.SUÇ, PSİKOLOJİ VE PAZARLAMASonrası bir fikirler silsilesi.

Pediatrist Clara Davis, çocukların doğuştan bir beslenme bilgeliğine sahip olduğunu savundu.

Çocukların canı ne istiyorsa onu yemesi gerektiğini söyledi; katı “doz yöntemi”ni eleştirdi.Benjamin Spock ise Sigmund Freud’dan ilham alarak seçiciliği psikolojik bir sorun olarak yorumladı ve anneleri sorumlu tuttu.

Zamanla sofralar daha da gerildi.

Ters psikoloji (bir yiyeceği zorlarsanız isyan doğar), kişiselleştirilmiş yemek (her aile üyesine ayrı tabak), “edinilmiş tat” kavramı (bazı tatlar çocuklara uygun değildir)…Bütün bu sosyo-psikolojik tartışmaların üzerine bir de taşınabilir, raf ömrü uzun, ucuz ve sürekli erişilebilir atıştırmalıkların patlaması eklendi. 1960’lara gelindiğinde sürekli atıştırma Amerikan yaşam tarzına dönüştü.Bugün geldiğimiz noktada çocuklar için özel şekilli nugget’lar, balık formunda krakerler, neon renkli market pastaları sıradan.

Bir çay davetinde ev yapımı, kahverengi butterscotch kremalı pasta “garip” bulunabiliyor; çünkü pembe ve mavi süslemeli fabrika pastası norm haline gelmiş durumda.İroni şu; aynı dönemde yetişkin dünyasında “çiftlikten masaya”, zanaatkar üretim, yerel malzeme, özgün tat takıntısı zirve yapmış durumda.

Ev aşçıları atalarının adını bile duymadığı egzotik malzemelere erişebiliyor.Ama çocuklara endüstriyel gıda vermek sıradanlaştı.

Hatta sosyal olarak daha güvenli.Bu noktada soru gastronomik olmaktan çıkıp kültürel hale geliyor; çocuğun damak zevkini kim belirliyor?

Aile mi, psikoloji mi, endüstri mi?SEÇİCİ ÇOCUK GERÇEKTEN VAR MI?Veit’in yaklaşımı ideolojik değil.

Modern ebeveynlerin çıkmazını kabul ediyor, suçlama tonuna girmiyor.

Ancak tarihsel tablo açık; “Seçici çocuk” doğal bir biyolojik kader değil; kültürel olarak inşa edilmiş bir kimlik.Bir restoranda çocuk menüsüne bakıp önünüze konan sıradanlığı gördüğünüzde ve “Buraya nasıl geldik?” diye düşündüğünüzde, cevap yalnızca damak zevkinde değil ne yazık ki; yüzyıllık ebeveynlik ideolojilerinde, bilimsel otorite söyleminde ve gıda endüstrisinin yükselişinde yatıyor.Belki de asıl provokatif soru şu; çocuklar mı zorlaştı, yoksa biz mi onların tabağını daralttık?Odatv.com

İlgili Sitenin Haberleri