Haber Detayı

Açlığın serbest piyasası yoktur; Ramazan-ı Şerîf’te iktisat ve terbiye I A. Çağrı Başkurt yazdı
Gastroda odatv.com
24/02/2026 10:39 (3 saat önce)

Açlığın serbest piyasası yoktur; Ramazan-ı Şerîf’te iktisat ve terbiye I A. Çağrı Başkurt yazdı

Ramazan'da devletin iaşe politikasıyla bireyin nefs terbiyesi arasında kurulan kadim denge, medeniyetin asıl ölçüsünü gösterir; sınırsızlık değildir bu. Bölünen her lokma, bir toplumun adalet iddiasını ve insanın kendi nefsiyle verdiği en çetin mücadelenin izini taşır.

Aziz okurlar,Bilinmelidir ki Ramazan, takvimin sıradan bir devri değil, zamanın kendi üzerine katlandığı bir eşiği temsil eder.

Pek çok insan, sene boyunca nimete alışır da elinin uzandığı şeyi tabii, sahip olduğu imkânı hak edilmiş sanır.

Oysa Ramazan, bu alışkanlığı bozan bir kesinti getirir.

Açlık burada tesadüf değil, iradî bir tercihtir.

Zira zorunlu açlık, insanı kırarken iradî açlık onu kendine doğru büker.

Aradaki fark, medeniyet ile sefalet arasındaki fark gibidir.

Birinde mahrumiyet vardır, diğerinde ölçü.

Öte yandan hayalimize sığmayan kâinatın yaratıcısı olan mutlak gücün, insanın yahut herhangi bir canlının tok yahut aç oluşuyla ilgilenmediğinin aksi nasıl iddia edilebilir?

Hiçbir şey O’nun için bir eksiklik yahut fazlalık doğurmaz.

Zira mutlak olan, elbette ki yarattıklarının yeme içmesine muhtaç değildir.

Lakin insan, kendini sınırlamaya muhtaçtır.

Sınır, insanın asıl terbiyesidir.

Ramazan bu sınırı görünür kılar ve insanı kendi taşkınlığından geri çağırır ki esasen bu çağrı yalnız kişinin iç dünyasında yankılanmaz; şehir, pazar, devlet ve cemiyet de aynı çağrıya uymak zorunda bırakılır.

Öyle ya, açlığın ibadet olabilmesi için onun zorunlu mahrumiyete dönüşmemesi gerekir.

İşte bu noktada Ramazan, yalnız bir dinî vecibe değil, bir toplumsal düzen meselesi hâline gelir ki bu hâl içinde kişi ancak kendiyle meşgul olur da başkasının sahur kandilinin nice yanıp yanmadığıyla ilgilenmez.

Hak bilir kimse, böyle zamana erişince, nicedir kendi sırtına yüklediği odunları hafifletmek yoluna düşer de sahur kandilinin ışığına değil, geri kalan on bir ayda tütmeyen ocakların, taş kaynatılan tencerelerin, boş beslenme çantalarının, taşınmaz olan sefertaslarının hesabına boyun büker.Böyle zamanlar gelip çattığında, bir zamanların İstanbul’unda başkaca bir telaş, bir heyecan yaşanırdı.

Evet hem telaş hem de heyecandan bahsediyoruz.

Zira telaş devlete, heyecan halka aitti.

Tüm imparatorluk topraklarında olduğundan çok daha hassas olunan İstanbul’da, o tarihlerde dahi nüfusu yüzbinleri çoktan geçmiş olan bir başkentte gündelik ekmek ihtiyacı dahi binlerce kile buğdayın kesintisiz sevkini gerektirir.

Unkapanı’na indirilen zahire, Karadeniz limanlarından gelen gemilerle taşınır, Haliç kıyısında kantar ve kile hesabıyla tartılır, değirmenlerde öğütülür, mahalle fırınlarına dağıtılırdı.

Bu zincirin herhangi bir halkasında meydana gelecek aksama, iftar sofrasında doğrudan hissedilirdi.

XVII. asırda artan nüfus ve tüketim baskısı, zahire sevkiyatının daha erken başlatılmasını zaruri kılar, Şaban ayının ortalarında taşraya hükümler gönderilir, mütesellimler, voyvodalar ve iskele eminleri sevkiyatın gecikmemesi hususunda “özür asla kabul olmaz” diyerek sertçe kelimenin tam mânâsıyla tehditle ikaz edilirdi.

Tanzimat öncesinde Ramazan yaklaşırken ortalama 450.000 kile (11.520.000 kg) buğdayın tedariki için verilen emirler, meselenin sıradan bir ticaret değil, siyasî bir denge meselesi olduğunu açıkça gösterir.

Aynı şekilde ortalama 20.000 baş koyunun sevk edilmesi, et talebinin yoğunlaşacağı gerçeğinin kabulüdür.

XIX. asırda ise resmi piyasa tespit cetvelleri daha sistemli tutulur, beledî teşkilât güçlenir.

Şehirlerin aç kalmamasına dair hassasiyet ve denge ise suni değil hakiki felaket zamanları istisna olmak üzere asla değişmez.Bu noktada Ramazan’ın ikili doğası belirir.

Bir yanda kişi, gündüz boyunca nimetten geri durarak nefsini sınarken diğer yanda devlet, resmi piyasa tespiti ve iaşe siyasetiyle piyasayı düzenler.

Eğer çarşıda fahiş fiyat hüküm sürerse, açlık öfkeye dönüşür, eğer terazide adalet varsa, açlık idrake evrilir.

Devletin milletten yana olacak şekilde piyasa tespiti ve tanımlaması, yalnız fiyatı değil, taşkınlığı da sınırlar.

Zira insanın nefsini sınırlaması ile devletin piyasayı sınırlaması arasında derin bir benzerlik vardır.

Her iki sınırlama da ölçü içindir.

Ölçü kaybolduğunda ya israf ya da sefalet baş gösterir.

Ramazan, bu iki uç arasında bir denge kurar.

Açlık, burada bir eksiklik değil, bir bilinç hâlidir.

Bu bilinci dosdoğru ayakta tutmak ise devletlilerin vazifesidir.

Bir memlekette, bir şehirde, bir hanede bu bilinç mümkün kılındığı ölçüde, medeniyet dairesi korunacak ve ışığını gereği gibi yükseltecektir.

O hâlde geliniz ki hiç değilse birkaç asır evvelki zamanlarda Ramazan’ın nasıl bir iaşe rejimi, nasıl bir ahlâk disiplini ve nasıl bir toplumsal denge mekânı oluşturduğuna bir göz atalım.Eminönü İskelesi -19.

YüzyılİAŞE VE DEVLET AKLININ HAREKETE GEÇİŞİRamazan’ın gelişi gökteki hilâl ile ilân edilir, lakin payitahtın asıl hazırlığı semadan evvel yeryüzünde başlar.

XVI. asırda İstanbul’un iaşesi, yalnız bir beledî tedbir değil, devlet aklının en hassas alanlarından biridir.

Başkent aç kalırsa, yalnız karınlar değil, itimat da eksilir.

Bu sebeple zahire, sıradan bir ticaret kalemi olmaktan çıkar, nizamın maddî temeli hâline gelir.

Karadeniz limanlarından, Kefe, Varna, İsakçı ve Tuna hattı boyunca uzanan iskelelerden yüklenen buğday, Haliç kıyılarına ulaşmadan evvel, gümrük kontrolünden geçirilir, kile hesabıyla kayda alınır, Eminönü’ndeki iskelelere indirilirdi.

Burada ölçü birimi olan kile, yalnız tahılın miktarını değil, düzenin güvenilirliğini temsil ederdi.

XVII. asırda nüfus artışı ve tüketime bağlı baskı büyüdükçe, zahire sevkiyatı daha erkene çekilir, Şaban ayı ortasında taşraya gönderilen emirler, mütesellimlerin ve voyvodaların sevkiyatı hızlandırmasını talep ederdi.

Zira Ramazan, talebin gündüzden geceye kaydığı bir zamandır.

İftar saatinde birkaç saat içinde yoğunlaşan tüketim, en ufak gecikmeyi büyütebilir.

Bu yüzden devlet, hilâl görünmeden evvel ambarı doldurmak ister.

Aksi hâlde zorunlu kıtlık, ibadetin ruhunu zedeler.Ramazan öncesi ortalama yüzbinlerce kile buğdayın tedariki için verilen emirler, bu ayın sıradan bir takvim dilimi değil, planlanması gereken bir talep zirvesi olduğunu gösterir.

Bu miktarın muhtelif iskelelere paylaştırılması, teslim yerlerine göre farklı ödeme teşviklerinin belirlenmesi, iskeleye teslim eden ile Tersâne-i Âmire’ye teslim eden arasında para farkı konulması, yalnız iktisadî bir teknik değil, arzı cazip kılma siyasetidir.

Aynı şekilde on binlerce baş koyunun Ramazan başında kasaplara tevzi edilmesi için düzenlenen sevk emirleri, et talebinin artacağı gerçeğinin idrakidir.

Bu idrak içinde devlet, taşkınlığı değil, bolluğu teşvik eder.

Zira bolluk denetlenmezse fiyat artışı doğurur, fiyat artışı ise açlığı iradî olmaktan çıkarır.

Bu nedenledir ki Tanzimat sonrası idare dili değişse de mantık aynı kalır ancak resmi piyasa cetvelleri çok daha ayrıntılı tutulur, fiyat dalgalanmasına karşı çok daha hızlı müdahale edilir, Şehremaneti ve ilgili meclisler piyasayı daha titizce gözetir.Bu hazırlığın arka planında daha derin bir hakikat vardır.

Ramazan’da açlık seçilmiş bir sınavdır.

Eğer şehir halkı temel gıdaya erişemeyecek korkusuyla yaşarsa, bu sınav gönüllü olmaktan çıkar.

İlâhî düzen, insanı açlığa mecbur etmek için değil, iradeye davet etmek için oruç emreder.

Bu davetin zemini ise güvenli bir toplumsal düzendir.

Devletin iaşe tertibi, işte bu zemini kurar.

Ambarın dolu olması, insanın gönüllü olarak boş kalabilmesini mümkün kılar.

Emniyet olmadan ibadet kemale ermeyeceği sebeple, hilâl gökte göründüğünde milletin sofrası çoktan hazırlanmış olurdu.

Unkapanı’nda biriken buğday, Yağkapanı’nda kayda giren yağ, Tahtakale’de çoğalan alışveriş, hepsi görünürde ticarettir, görünmeyende devletin himâyesinin idrakidir.

Ekmekçiler - 19.

YüzyılÖLÇÜNÜN ŞEHİRDEKİ TEZAHÜRÜİmparatorluğun tüm şehirlerinde olduğu üzere İstanbul’da de ekmek, sıradan bir besin değildir.

O, şehrin en görünür adalet imtihanıdır ki resmi evrakta en titiz biçimde kayda geçirilen kalemlerin başında gelmektedir.

Bu nedenle ekmek eksildiğinde yahut pahalandığında, şikâyet yalnız fırıncıya yönelmez, düzenin kendisi sorgulanır.

Unkapanı’na indirilen zahire, değirmenlerde öğütülerek mahalle fırınlarına dağıtılırken, her aşama kadı ve muhtesibin gözetimi altındadır.

Kile ile sayılan buğdayın undan kaç okka ekmek çıkacağı hesaplanır, gramaj belirlenir, pişme derecesi dahi kayıt altına alınır.

Nüfus arttıkça bu hesap daha hassas hâle gelir.

Zira ekmek, şehrin gündelik hayatında vazgeçilmez bir unsurdur.

Tıpkı bugün olduğu gibi o asırlarda da Ramazan yakın geldiğinde ekmeğin sembolik değeri daha da artar.

Gün boyunca aç kalan insan için iftar vakti sunulan sıcak bir pide, yalnız karın doyurmaz, sabrın ödülünü de temsil eder.

Bu yüzden pidenin has undan yapılması, eksik tartılmaması, iyi pişirilmesi ve en önemlisi herkese yetmesi ve eriştirilmesi şart koşulur.

Bu şart içinde yine sözde değil zahir olan tehdit eksik olmaz, umumun hakkına tecavüze imkân tanınmaz.

Devlet aklı bilir ki terazi bozulursa kalp de bozulur.

Bu nedenle kişi Ramazan’da nefsini tartar, devlet ise piyasayı tartar.

Her iki tartı da ölçü içindir.

Ölçü kaybolduğunda ya israf ya da sefalet doğar.

Ekmek, bu iki uç arasında bir denge noktasıdır.

O nedenledir ki bugün dahi Doğu toplumlarında her şeyin fiyatı ile pek kolay değişirken ekmeğin fiyatının mutlak fren mekanizmasıyla çalışması şâyân-ı dikkattir.Kebapçı - 19.

Yüzyıl OKKA VE ADALETİN AĞIRLIĞIEkmek şehrin temel gıdası ise, et onun imkânının göstergesidir.

İmparatorluğun en kalabalık nüfusuna sahip İstanbul’un et temini, geniş bir coğrafyaya yayılmış binlerce celep üzerine kurulmuş ağlar ile yürütülür.

Rumeli’nin meraları, Tuna havzasının sürüleri, Anadolu’nun iç bölgeleri, payitahtın kasap tezgâhına uzanan görünmez bir hattın parçalarıdır.

Bu hattın şehir içindeki düğümleri bellidir: Koyun Emîni dağıtımı tertip eder, Kassâbbaşı esnafın nizâmını gözetir, kadı fiyat ihtilaflarını çözer, muhtesip tartıyı kontrol eder.

Ölçü birimi okkadır, fakat okka burada yalnız bir ağırlık değildir.

Eksik okka, eksik hak demektir.

Hâl böyle olunca dağıtımın planlı yapılması daha da önem kazanır.

Sürülerin şehre giriş zamanı, kesim yerleri ve mahalle kasaplarına tevzi usulü titizlikle kayıt altına alınır.

Zira bugün olduğu üzere Ramazan’da gündüz suskun kalan çarşı, iftara doğru hareketlenir ve birkaç saat içinde yoğunlaşan talep, fiyatı yükseltmeye müsait hâle gelir.Ramazan başında şehre getirilen on binlerce koyununun sevk edilmesi için verilen emirler, bu ayın talep zirvesi olduğunun açık kabulüdür. 1792’de kasabın eti celepten 10 paraya alıp halka 11 paraya satması, 1796’da 14 paradan 16 paraya çıkması, kâr marjının bile belirli bir sınır içinde tutulduğunu gösterir.

Devlet, burada serbest ticareti tümden ortadan kaldırmaz, fakat aşırı kazancı sınırlar.

Zira Ramazan’da fırsatçılık yalnız ekonomik bir davranış değil, ahlâkî bir kırılmadır.

Bu nedenle şikâyetler çok daha hızlı incelenir, çok daha çabuk sonuca ulaştırılır.

Öyle ya, et, sofrada huzursuzluk üretmemelidir ki fiyatın aşırılığı, nefsin aşırılığına benzer.

Biri pazarın, diğeri kalbin taşmasıdır.

Bu benzerlik, Ramazan’ın iç ve dış disiplinini birlikte açıklar.PİRİNÇTEN ŞEKERE UZANAN HATLARPek tabiidir ki sofrası yalnız ekmek ve etten ibaret değildir.

Onun asıl terkibi, pirinç, şeker, yağ ve baharat gibi kalemlerle tamam olur.

Bu kalemler ise bir mahallenin sınırlarını aşar, imparatorluğun coğrafyasına uzanır.

Bilhassa Mısır’dan gelen şeker, İstanbul çarşısında önemli bir yer tutar.

Şehir büyüdükçe şeker talebi de artar.

Ramazan’da çok daha belirginleşen tatlı tüketimi ise talebi yukarıya doğru dalgalandırır.

Pirinç ise tıpkı şeker gibi imparatorluk iftar sofralarının vazgeçilmez unsurudur.

Mısır’dan Dimyat hattına, Rumeli’de Siroz ve Tatarpazarı’na, Anadolu’da Boyabat ve Kavala’ya kadar uzanan geniş sevkiyat hattı, payitahtın her bir sofrasını besler, kaşıkları ardı ardına doldurur.

Bu hatlar, yalnız ticaret yolu değil, başkentin merkezî konumunun göstergesidir.

Şeker, yağ ve pirinç, imparatorluk coğrafyasının İstanbul’da birleşen damarlarıdır.Böyle zamanlarda Tahtakale’de kelle şekerleri el değiştirir, Asmaaltı’nda kahveler kavrulur, Yağkapanı’nda sadeyağ ve zeytinyağı oluk olup akmaya başlar.

Yağ ayrıca önemlidir ki yalnız mutfak için değil, kandiller için de zaruridir.

Ramazan gecesi aydınlık olmalıdır ki teravih ve sohbet ışık altında yapılabilsin, yollarda rahatça yürünebilsin, eğlenceler keyifle seyredilebilsin.

Bu sebeple vakıf şartlarında camilere gönderilecek mum ve yağ miktarları hususi olarak vurgulanır ve Ramazan evvelinde kontrolü sağlanır.

Kandil ışıkları altında imaret kazanında pişen zerde ile konakta sunulan güllaç aynı kökten beslenir.

Biri sosyal dayanışmanın, diğeri temsilin ifadesi olup çıkar.

Ramazan sofrası böylece bir coğrafyanın ve bir ahlâkın birleşme noktası hâline gelir.

Yemek-içmek meselesi yalnızca bir gıda maddeleri olarak değil, imparatorluğun iktisadî ve kültürel bütünlüğünün sembolü olarak ağırlığını ortaya koyar.II.

Bayezid Külliyesi İmareti - EdirnePAYLAŞIMIN KURUMSAL VE GAYRİ RESMÎ DÜZENİVakıflardan bahsetmişken ifade etmemiz gerekir ki Ramazan’ın en belirgin hususiyeti açlığın yalnız bireysel bir tecrübe olarak bırakılmamasında gizlidir.

İmparatorluk İstanbul’unda vakıflar ve imaretler, şehrin iaşe düzenine paralel bir merhamet hattı kurar.

Bu hat, devletin milletten yana olan resmi piyasa kontrolleri ve sevkiyat politikası kadar mühimdir.

Zira açlık yalnız düzenle değil, paylaşım ile de terbiye edilir.

Vakfiyelerde Ramazan ayına mahsus hükümler açıkça yer alır.

Camilerde iftar vakti şerbet dağıtılması, imaretlerde çorba, yemek ve ekmek miktarının artırılması, mum ve kandil yağının çoğaltılması gibi şartlar çok daha büyük hassasiyetle uygulanır.

Eğer bu şartlar yerine getirilmezse, mesele kadı huzuruna taşınır.

Öyle ya bir vakıf, yalnızca hayrı değil, hukuku da temsil etmektedir.

Böyle olunca da mevcut düzen, merhameti keyfî dahası bir sadaka olmaktan çıkarır, kurumsal hâle getirir.İmaretler, Ramazan’da daha yoğun çalışır.

Günlük dağıtılan çorba ve ekmek miktarı artar.

Kimi zaman etli yemek de ilave edilir.

Bu artış, yalnız yoksulun midesini doyurmak için değildir.

İftar vaktinde şehrin tamamının açlık deneyimini eşit bir zemine yaklaştırmak içindir.

Zira Ramazan’ın manevî terbiyesi, sosyal kırılganlıkla çatışmamalıdır.

Eğer yoksul, zorunlu mahrumiyet içinde kalırken zengin yalnız gönüllü açlıkla yetinirse, aradaki fark derinleşir.

İşte onlarca, yüzlerce, binlerce imaret, bu farkı ortadan kaldırmaz ise de mutlak olarak onu tahammül edilebilir kılar.

Paylaşım, eşitlik değil ise de huzurun ön şartıdır.

Bu da Ramazan’ın toplumsal boyutunu açıklar.

Mahalle ölçeğinde ise gayrî resmî bir dolaşım başlar.

Tabak gönderme âdeti, komşular arasında iftar yemeklerinin paylaşılması, yalnız bir nezaket değil, bir dayanışma mekanizmasıdır.

Bir evde pişen pilavın yahut dolmanın komşuya gönderilmesi, nimetin dolaşımını sağlar.

Bu dolaşım, açlığın yalnız bireysel değil, müşterek bir idrak hâline gelmesine hizmet eder.Bakkal – 19.

YüzyılGECE İKTİSADINDA RİTİM VE DİSİPLİNRamazan, yalnız tüketimin artışı değil, adeta zamanın yeniden tertibi gibidir.

Zira bilhassa İstanbul’da gündüz ile gece arasındaki iktisadî denge, bu ayda belirgin biçimde değişir.

Gündüz çarşı nispeten sükûta çekilir, alışveriş azalır, dükkânlar erken kapanır.

Fakat güneşin batışıyla birlikte şehir adeta yeniden doğar.

Fırınlar iftara yakın saatlerde üretimi artırır, kasaplar kesimi günün erken saatlerinde tamamlayarak akşam satışına hazırlanır, bakkal ve aktar dükkânları hurma, şeker ve kahve satışında yoğunluk yaşar.

Bu tersine çevrili zaman, yalnız pratik bir uyum değildir, disiplinli bir ritimdir.

Zira oruç, gündüz tüketimi askıya alırken, gecenin kontrollü bir canlılıkla dolmasını ister.

Sahur için mahalle fırınlarının gece boyunca açık kalması, davulcuların sokak aralarında dolaşması, zamanın kolektif biçimde yaşandığını gösterir.

Herkes aynı vakitte uyanır, aynı vakitte susar, aynı vakitte yer.

Bu senkronizasyon, Ramazan’ın toplumsal boyutudur.

Nitekim aynı vakitte aç olmak, aynı vakitte doymaktan daha kuvvetli bir bağdır.

Yeter ki devletlilerin tuttuğu adalet terazisi, Mutlak Yaratıcı’nın sarsılmaz adalet terazisine meydan okumasın.Bilinmelidir ki bu gece canlılığı da ekmekte, ette, pirinçte, şekerde ve saire de olduğu üzere denetimsiz değildir.

Ramazan tenbihnâmelerinde yüksek sesli eğlenceler, taşkınlık ve ahlâka aykırı davranışlar yasaklanır.

Kahvehaneler teravih sonrası dolup taşsa da düzen korunur.

Yemen’den gelen kahve, Mısır’dan gelen şeker, demirhindi şerbeti ve hoşaf gibi içecekler iftar sonrası tüketilir, fakat bu tüketim ibadetin gölgesinde kalmalıdır.

Devlet, gece devriyelerini artırır, muhtesip çarşıyı denetler.

Tekrar edelim ki ilâhî hikmet, insana açlığı öğretirken, onu aşırılığa davet etmez.

Gece hayatının canlılığı ile disiplin arasındaki bu ince çizgi, Ramazan’ın şehir üzerindeki etkisini açıkça gösterir.

Zaman tersine çevrilmiş görünür ise de aslında daha bilinçli saatlere dahil olunur.

Gündüzün suskunluğu ve gecenin hareketi, bu saatlerde ölçü içindedir.Saatler kendini meydana koyduğunda, Üsküdar’dan Galata’ya, Eyüp’ten Kasımpaşa’ya kadar uzanan nice mahallelerde iftar topu ve ezan sesi, şehri tek bir zaman dilimine bağlar.

Bu müşterek zaman, Ramazan’ın en güçlü sosyolojik boyutudur.

İnsan, tek başına aç kalmaz, bir şehirle birlikte aç kalır.

Tek başına doymaz, bir şehirle birlikte doyar.

Zamanın bu ortaklaşa yaşanışı, toplumsal aidiyeti güçlendirir.

Eğer Ramazan yalnız bireysel bir ibadet olsaydı, zamanın bu senkronizasyonuna ihtiyaç duyulmazdı.

Fakat açlık, burada müşterek bir deneyimdir.

Devletin iaşe tertibi, vakfın paylaşımı ve mahallenin dolaşımı kadar, zamanın ortaklaşa düzenlenmesi de bu terbiyenin parçasıdır.

Zamanı paylaşan şehir, kaderini de paylaşır.

Bu denge hem nefsin hem şehrin hem de devletin terbiyesidir.TALEBİN ZİRVESİ VE SON İMTİHANBiz henüz Ramazan’ın başında olsak da son günleri, başındaki hazırlık kadar dikkat isteyen bir devredir.

Henüz o günlere erişmesek de anmanın münasip olacağı kanaatindeyiz.

Zira ay boyunca kurulan denge, bayram eşiğinde yeniden sınanır.

Ramazan’ın son haftasında çarşı bir başkaca hareketlenir, bu defa buğdaya, ete, pirince değil doğrudan tatlı malzemelerine talep artar, un, şeker ve yağ satışları yükseliverir.

Hanımların hassasiyeti zirveye erişir ki baklavalık unun inceliği, sadeyağın saflığı, şekerin yeterliliği, irmiğin ağırlığı üzerinde adeta başka bir gözün terazisi kuruluverir.

Zira bayram, yalnız dinî bir sevinç değil, toplumsal bir temsilin, paylaşımın, birlikteliğin ânıdır.

Misafire ikram edilecek tatlı, evin itibarıyla birlikte sunulur.

Bu tatlı, böyle zamanlarda yalnız damağa değil, başkaca haysiyete hitap eder.

Bu sebeple Ramazan’ın son günleri, iaşe rejiminin ikinci bir talep zirvesidir.

Fiyat dalgalanması ihtimali artar; resmi piyasa fiyatlarının ve denetimin önemi büyür.Bayram öncesinde bilhassa şeker ve un fiyatlarının pek muhkem kontrol altında tutulması, bu temsil ihtiyacının fırsatçılığa dönüşmemesi içindir.

Zira bayram sevinci, pahalılıkla gölgelenirse, Ramazan’ın kurduğu ahlâkî zemin zedelenir.

Devlet, milletin sevincini elinden almak için değil, onu her daim sadakatle vâr etmek içindir.

Bu son günlerde sevkiyatı hızlandırır, gerektiğinde taşradan ek zahire talep eder.

Fırınlar yalnız pide değil, çörek ve sair hamur işleri de yoğun olarak üretilir.

Evlerde kadın emeği yoğunlaşır, baklava yufkaları açılır, şerbetler ardı ardına kaynatılır.

İşte bu emek, yalnız mutfak mahareti değil, bir ayın terbiyesinin nihai ifadesidir.

Bir kapanışa değil, neticeye erişildiğinin ilanıdır.

Eğer devletliler ay boyunca ölçüyü korumayı bilmişler ise, bayram sevinci pek saf pek leziz olur.

Eğer ölçü zedelenmişse, sevinç sisler ardına çekilir, lezzet eksilir.

Yaratıcı’nın Bakara Suresi’nde “Size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik, verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin” diye buyurması elbette beyhude değildir.

AÇLIK GEÇER, TERBİYESİ KALIRİşte aziz okurlar,Şu kıssadan hisseden de anlaşılacağı üzere Ramazan, yalnız bir ibadet ayı değil, devletlilerin ve milletin kendi üzerine düşünme biçimi olmuştur.

Ramazan’ın asıl hikmeti burada saklıdır ki açlık, insanın güçsüzlüğünü değil, haddini hatırlatmalıdır.

Haddin çizgisi kalınlaşmalı, kişi haddinin sınırından geriye çekilmelidir.

Zira haddin sınırını geçmek, İlahi Kudret’in ateşine erişmektir ki o ateşte yalan sözler, aç gözler, kabaran nefisler en leziz yiyecekler olsa gerektir.

Ramazan, bu haddi gönüllü olarak kabul etme zamanıdır.

Devletin iaşe siyaseti ile bireyin nefs terbiyesi arasındaki paralellik de bu bağlamda tesadüfi değildir.

İkisi de ölçü arayışı aynıdır.

Piyasada aşırı kazanç nasıl huzursuzluk doğurursa, kalpte aşırı arzu da huzursuzluk doğurur.

Milletten yana olan resmi fiyatlar pazarı, oruç nefsi dengeler.

Birinde fiyat, diğerinde arzu sınırlanırken.

Bu iki sınırlama aynı medeniyet fikrinin iki yüzüdür.

Zira medeniyet, sınırsızlık değil, hadd sanatıdır.

Her ne şekilde olursa olsun haddi ihlal edenler, nefsine mağlup olur.

Kişinin nefsinin mağlubiyeti, milletin mağlubiyetine giden yolu döşer.

O hâlde, böyle zamanda dahi terbiyeyi ancak saatlerle aç kalmak olarak kabul eden, hakiki idrake erememiş bir nefis, kültürüne de inancın hakikatine de gölge olur.

Oysaki gölgenin ötesindeki sofralarda bölünen her lokma, yalnız ekmek yahut et değildir.

Bir şehrin adalet sözü, bir toplumun merhamet iddiası ve bir insanın her mânâda nefsine karşı verdiği en mukaddes mücadelenin nişanesidir.“Gerçekte onlar bize değil, kendilerine kötülük ediyorlardı.” Bakara/57Vesselam.Saray ve Kültür Tarihçisi A.

Çağrı BaşkurtOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri