Haber Detayı
Sevgililik müessesesi: Bol çiçekli hapishane... Romantizm mi, paketlenmiş patriyarka mı…
İdam edilen bir azizden pagan doğurganlık ritüeline, oradan Amerikan kart ve çikolata endüstrisine uzanan 14 Şubat günümüzde romantizm kılığında pazarlanan bir güç anlatısına dönüştü. Sevgililer Günü’nün tarihi ve yayılımı üzerinden, çiçeğin arkasındaki patriyarka tartışmasını masaya yatırıyoruz.
14 Şubat’ın hikayesi zaten başlı başına ironik.
Roma’da yasaklara rağmen çiftleri evlendirdiği için idam edilen bir rahipten söz ediyoruz.
Aziz Valentine.Aziz ValentineArdından pagan bir doğurganlık ritüeli olan Lupercalia* Hristiyanlaştırılıyor.
Yüzyıllar sonra ise gün, Atlantik’i aşıp Amerika’da yeniden icat ediliyor.Lupercalia çizimi*Lupercalia Antik Roma’da her yıl 15 Şubat’ta kutlanan bir doğurganlık ve arınma festivalinin adı.
Üreme ve bereket odaklı günde Keçiler ve bir köpek kurban edilirdi.
Kurban edilen keçilerin derisinden şeritler yapılır, genç erkekler bu şeritlerle şehirde koşar, karşılarına çıkan kadınlara hafifçe vururdu.
İnanışa göre bu temas kadınların doğurganlığını artırır, doğumu kolaylaştırırdı.Günümüzde bildiğimiz Sevgililer Günü’nü küreselleştiren ülke elbette ABD oldu. 19. yüzyılda seri üretim kartlarla başlayan süreç, 20. yüzyılda büyük şirketlerin elinde dev bir romantizm endüstrisine dönüştü.
Hallmark, Hershey's, mücevher sektörü, Hollywood… Bir anlamda aşk takvime bağlandı, fiyatlandırıldı.Ama ironinin ikinci perdesi burada başlıyor:Bu kültürü dünyaya satan ABD, bugün aynı kültürü en sert biçimde eleştiren akademik geleneğe de sahip.Modern feminist tartışmalarda Sevgililer Günü artık sadece tüketim meselesi olarak ele alınmıyor. ‘Romantizm’ diye pazarlanan jestlerin, tarihsel olarak erkek gücünü merkeze alan bir anlatının devamı olup olmadığı soruluyor.ROMANTİK ÇERÇEVENİN ASIL ANLAMIFeminist yazar Jill Filipovic şuna dikkat çekiyor: Toplum hala kadın ve erkek arasında ‘doğal’ farklar olduğuna inanıyor ve bu farklar güçle bağlantılı.
Erkekler koruyan, sağlayan, jest yapan aktör olarak konumlandırılırken kadınlar korunması gereken, çiçek alan, jestin alıcısı pozisyonunda tutuluyor.Ve biz bu güç farklarını ‘romantik’ diye çerçeveliyoruz.Gazeteci Ann Friedman ise daha ince bir noktaya işaret ediyor: Entelektüel olarak eşitliğe inanmak, bilinçaltımıza yerleşmiş romantik anlatıları silmeye yetmiyor.
Masallar, filmler, reklamlar… Dayatılan tüm imgelerde erkek aktif, kadın pasif…Ve çiçek burada sadece çiçek değil: Seçmenin, sahiplenmenin sembolü.
İlişkinin kendisi olmasa da ama onun kanıtı gibi sunuluyor.
Duygu nesne üzerinden doğrulanıyor.Marx’ın meta fetişizmi kavramının romantik versiyonu gibi.Hiçbir erkek arkadaşına çiçek almamış ama çiçek almayı romantik bulan milyonlarca kadın var.
Çünkü bu jest, tarihsel olarak tek yönlü kodlandı.
Tıpkı soyadı meselesi gibi.
Evlilikte kadın soyadını değiştirir, erkek değiştirmez.
Bu pratik hala çoğunlukta.Burada bir parantez açıp “çiçekler kötüdür” demek istemediğimi belirtmem gerekiyor.
Asıl mesele şu soruyu sormak:Neden romantizmin dili hep erkek merkezli bir güç anlatısını yeniden üretiyor?Sevgililer Günü’nün ironisi tam da burada.Başlangıçta yasak bir aşkın sembolü olan gün, bugün kuralları olan bir ritüele dönüştü.Romantizm, rol dağıtımı üzerinden işliyor.Piyasa sadece aşkı satmıyor; aynı zamanda patriyarkanın estetik versiyonunu da yeniden üretiyor.
Erkeklerin görmek istedikleri kadın imgesini yansıtan kıyafet ve aksesuarları kadına hediye etmesi gibi…Kadınların çoğu tüm bunların farkında olarak da çiçekten yahut hediyelerden hoşlanabiliyor.
Çünkü semboller insani bağın bir parçası.
Ama sembolün arkasındaki tarihsel anlatı değişmediği sürece, romantizm ile eşitlik arasındaki gerilim devam ediyor.14 Şubat belki de tam bu yüzden ironik.Aşk uğruna idam edilen bir figürden, tüketim takvimine, oradan da romantizm kılığında yeniden üretilen cinsiyet rollerine…Çiçekler masum olabilir.Ama onları taşıyan anlatı her zaman masum değil.Gözde SulaOdatv.com