Haber Detayı

Faşizm üzerine (6) - Şiddetin şekerlenmesi: Zararsızlaştırılmış faşizm
şahap eraslan artigercek.com
09/02/2026 00:28 (4 saat önce)

Faşizm üzerine (6) - Şiddetin şekerlenmesi: Zararsızlaştırılmış faşizm

faşizm, kendisini ırkçı, cinsiyetçi ya da baskıcı olarak tanımlamaz; aksine ahlaki, koruyucu ve doğal bir düzenin savunucusu gibi sunar. Ama ötekini aşağılayan, eşitliği reddeden, hiyerarşiyi doğallaştıran her anlatı —adı ne olursa olsun— faşisttir.

Günümüz faşizminin en dikkat çekici yönlerinden biri, şiddet ve zulüm çağrışımlarının maskelemesi, yani şiddetin “şekerlenerek” sunulmasıdır.

Futbol izlerken ulusal özdeşleşmeyle atılan faşist sloganlar, kullanılan semboller “zafer sevinci” ve “coşku” içerisinde eritilir.

Böylece faşist söylem, neşeli bir kutlamanın parçası gibi sunulur.

Bu hâlliyle insanlar —hatta sol eğilimli veya demokrat olduğunu düşünen kişiler bile— farkında olmadan faşist sloganlara eşlik eder hâle gelir.

Toplumun belli kesimlerinin yıllarca korku, zulüm ve linçle ilişkilendirdiği semboller “çocukça bir sevimlilik” maskesiyle yeniden dolaşıma girer.

Bu da onları görünmez kılar.

Hitler’in sevimlileştirilmesi: Unutuşun çöküşü Hitler, modern tarihin mutlak kötülüğünün sembolüdür: 50 milyon ölüm, soykırım, savaş, işkence… Fakat sosyal medyada Hitler üzerine yapılan bir espri, bir karikatür —Hitler’i gülünebilir bir figüre dönüştürmeye başlar.

Hitler’e gülmek, Hitler’i zararsızlaştırır.

Bir figüre güldüğümüzde, onun temsil ettiği dehşetin duygusal ağırlığı azalır.

Bu da faşist sembollerin kültürel hafızadaki itibarsızlaştırma etkisini kırar.

Sosyal medya fenomeni faşistler: “Zararsızlık” illüzyonu Günümüz faşizminin en özgün fenomenlerinden biri de sosyal medyada ortaya çıkan “faşist fenomenlerdir.” Bu kişiler fıkra anlatır, sempatik hikâyeler paylaşır, ablalık ya da ağabeylik rolüne bürünür, ama aynı zamanda faşist söylemleri yayar.

Yeni faşist lider tipi artık Führer figürünü andırmaz: çatık kaşlı, buyurgan, askeri disiplinle konuşan bir otorite değildir.

Tam tersine, gündelik hayatın içinden biri gibi görünen; “normal”, hatta zararsız izlenimi veren figürlerdir bunlar.

Sosyal medyada rastladığımız ve hazır cevap, alaycı, saldırgan, aşağılayıcı bazı fenomenler bu türün yeni tipin örnekleridir.

Bu figürler toplumsal öfkeyi yönetir, yönlendirir ve yükseltir.

Kimi zaman haksızlığa uğramış birinin hakkını savunuyormuş gibi konuşurlar.

Ancak amaç hakikati savunmak değil; bir duygusal atmosfer kurmak ve öfkeyi siyasal bir sermayeye dönüştürmektir.

Bu nedenle onları “şaka yapan, sivri ama etkisiz figürler” olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Gündelik hayatın içine yayılan bu “zararsız” şiddet dili, kitlesel faşizmin altyapısını adım adım örer.

Sosyal medyadaki faşist fenomenler yalnızca kendi taraftarlarına değil, muhaliflere de yoğun duygulanımlar üretir.

Amaç ikna etmek değil; öfke, tiksinti ve tehdit hissi yaratmaktır.

Bu nedenle hedef kitle yalnızca “biz” değildir; “onlar”, yani ötekiler de bu duygusal iklimin içine çekilir.

Faşist fenomenler kamusal alanı bir duygusal savaş alanına dönüştürür.

Sabah uyandığınızda kime ve neden öfkeleneceğiniz giderek bu figürler tarafından belirlenir hâle gelir.

Kişi farkında olmadan bu duygu üreticilerine bağımlılaşır.

Sosyal medyada faşist fenomenler, adeta birer duygu menajeri gibi çalışır: Öfkeyi dağıtır, tiksintiyi organize eder, tehdit hissini canlı tutarlar.

Bu noktada karşımıza çıkan şey klasik faşizmden ziyade mikro-faşizmdir.

Mikro-faşizm, yukarıdan aşağıya dayatılan bir rejim olmaktan çok, gündelik hayatın içine sızan, sıradan ilişkilerde, dilde, espride ve duygulanımda üreyen bir iktidar biçimidir.

Artık baskı tanklarla değil; duygu dolaşımıyla kurulur.

Sosyal medyadaki faşist fenomenler bu dolaşımın merkezindedir.

Onlar fikir üretmez; duygu üretir.

Öfke, tiksinti, aşağılanma ve tehdit hissi sürekli yeniden dolaşıma sokulur.

Bu duygular, rasyonel bir muhakemenin değil, bedensel ve ilksel tepkilerin alanına hitap eder.

Böylece siyaset, düşüncenin değil, sinir sisteminin meselesi hâline gelir.

Burada duygulanımsal bulaşma devreye girer.

Öfke gerekçeyle değil, temasla yayılır.

Bir videonun tonu, mimik, ses yükselmesi, alaycı bir kahkaha; hepsi izleyicinin bedeninde yankı bulur.

İnsan neye öfkelendiğini tam olarak bilmeden öfkelenmeye başlar.

Duygu, nesnesinden kopar ve serbestçe dolaşır.

Bu da faşist dilin en güçlü yanıdır: Hedef değişebilir ama duygu sabit kalır.

Bu süreç aynı zamanda bir bağımlılık ilişkisi üretir.

Sürekli öfke uyaranı alan zihin, sakinliği tehdit olarak algılamaya başlar.

Öfke bir tür canlılık hissi sağlar; kişi kendini “uyanık”, “bilinçli”, “tehlikeyi gören” biri olarak deneyimler.

Böylece faşist fenomen, yalnızca bir kanaat önderi değil, bir duygusal regülatör işlevi görür.

Kime kızılacağını, ne zaman tiksinileceğini, neyin tehdit sayılacağını belirler.

Bu durum, içsel çatışmaların dış düşman figürleri aracılığıyla düzenlenmesidir.

Dayanılmaz içsel belirsizlik, dışarıda net ve kişiselleştirilmiş düşmanlara bağlanır.

Bu nedenle faşist söylemde düşman asla soyut değildir; hep yüzü, adı, sesi vardır.

İçsel kaos, dışsal bir savaşa çevrilir.

Sonuçta faşizm burada bir ideoloji olmaktan çıkar; bir ruhsal organizasyon biçimi hâline gelir.

İnsan, kendi duygulanımını taşıyamadığı için onu başkasına devreder.

Sabah ne hissedeceğini, kime öfkeleneceğini, neyin tiksinti uyandıracağını belirleyen bu figürler; bireyin iç dünyasında bir tür vekil benlik gibi çalışır.

Bu yüzden yeni faşizm bağırmaz, emir vermez, üniforma giymez.

Güler, alay eder, “sadece söylüyor” gibi yapar.

Ama tam da bu yüzden daha derine işler.

Çünkü artık mesele itaati sağlamak değil; iç dünyayı ele geçirmektir.

Milliyetçiler faşistliği reddeder Türk faşizmi kendisini çoğu zaman ırkçı olmamakla övünerek tanımlar.

Bu iddiayı desteklemek için de Amerika’daki ya da Almanya’daki ırkçılığı sıkça kınar; siyahlara yönelik zulme karşı duygusal methiyeler düzer.

Yani uzaktaki ırkçılıklara karşıdır.

Bu sayede kendi bağlamındaki ayrımcılığı görünmez kılar.

Irkçı olmadığının bir başka “kanıtı” olarak da kendisini milliyetçi ve vatansever olarak adlandırır.

Faşizm, bu noktada isim değiştirme yoluyla kendisini masumlaştırır: “Faşist” değil, “milliyetçi”, “vatansever”, “ülkücü”dür.

Güzel ve anlamlı etiketler, şiddetli ideolojik içeriğin üzerini örter.

Oysa biz ve onlar ayrımına dayanan, dünyayı ikili karşıtlıklar üzerinden algılayan (‘faşizm bipolardır’, Simon Strick’in Rechte Gefühle (=Sağcı Duygular, 2017), ötekini sistematik biçimde negatif özelliklerle tanımlayan her anlatı faşisttir.

Faşizmin turnusol kâğıdı, tam da burada yatar: Öteki nasıl tanımlanıyor?

Ötekiyle göz hizasında, eşit ve simetrik bir yaşam mümkün görülüyor mu?

Yoksa öteki sürekli aşağıda, tehditkâr, kontrol edilmesi gereken bir varlık olarak mı konumlandırılıyor?

Faşist hareketlerin ortak özelliklerinden biri de feminizm düşmanlığıdır.

Faşizm, erkek egemenliğini yeniden tesis etmeyi ve erkekliği ideolojik olarak onarılacak bir yara gibi ele alır.

Erkekliğin krizini toplumsal dönüşümlerde değil, kadınların ve feminist hareketlerin “haddini aşmasında” bulur.

Bu nedenle faşizm, patriyarkanın restorasyon projesidir.

Aynı mantıkla faşistler çevre talanına ve ekolojik yıkıma kayıtsız kalır; doğayı sınırsızca sömürülebilecek bir kaynak olarak görürler.

LGBTİ+ düşmanlığı, bu hareketlerin neredeyse tamamında birleştirici bir ortak paydadır.

Aile kutsanır, yüceltilir, dokunulmaz ilan edilir.

Oysa ailenin çoğu zaman şiddetin, istismarın ve baskının en yoğun yaşandığı kurumlardan biri olması, faşist anlatının ilgi alanında değildir.

Zaten bu “pisliğin” üzerini örtmek, faşist ahlakın temel işlevlerinden biridir.

Faşist anlatılar da kendilerini kadınlardan yana gibi de sunar.

Ama bu destek koşulludur.

Anlatılarda “zavallı kadın”, kahraman erkek tarafından kurtarılır; bu kurtarılmanın bedeli ise kadının itaati, sadakati ve minnettarlığıdır.

Yeşilçam’ın Cüneyt Arkın’ı, Kadir İnanır’ı sayısız kadını kurtarmıştır; mafya anlatılarında da kadın kurtaran “delikanlılar” eksik olmaz.

Ancak bu kurtarma, kadını özneleştirmez; tam tersine onu erkekliğin sahnesine dönüştürür.

Sonuçta faşizm, kendisini ırkçı, cinsiyetçi ya da baskıcı olarak tanımlamaz; aksine ahlaki, koruyucu ve doğal bir düzenin savunucusu gibi sunar.

Ama ötekini aşağılayan, eşitliği reddeden, hiyerarşiyi doğallaştıran her anlatı —adı ne olursa olsun— faşisttir.

Faşist Ahlak: İyilik Adına Yapılan Kötülük Faşistler, büyük kötülükler üretmelerine rağmen kendilerini kötü olarak algılamazlar.

Aksine, eylemlerini sürekli olarak haklı, zorunlu ve hatta ahlaki bir zeminde konumlandırırlar.

Faşist şiddet, failin gözünde hiçbir zaman “kötülük” değildir ya bir savunma refleksi olarak ya da daha büyük bir iyiliğin kaçınılmaz bedeli şeklinde anlamlandırılır.

Bu nedenle faşizmde kötülük, bilinçli bir kötücüllükten ziyade ahlaki meşrulaştırma mekanizmaları aracılığıyla işler.

Jörg Noller, Theorien des Bösen (Kötülüğün Teorileri, 2017) adlı çalışmasında, kötülüğün sıklıkla öznenin kendi dışına yerleştirildiğini, yani externalizasyon yoluyla işlediğini vurgular.

Noller’in özellikle dikkat çektiği noktalardan biri, bazı dinsel ve kültürel yapılarda kötülüğün özneyle doğrudan ilişkilendirilmemesi; aksine dışsal bir güç, bir “bozucu unsur” olarak tasavvur edilmesidir.

Bu durumda kötülük, kişinin kendi iradesinin ve sorumluluğunun ürünü olmaktan çıkar; öznenin dışında konumlanan bir etkiye bağlanır.

Böyle bir çerçevede birey kendi eylemlerini sorgulamak zorunda kalmaz; çünkü kötülük zaten “orada”, dışarıdadır.

Bu dışsallaştırma kimi zaman şeytan, nazar, fitne ya da düşman figürleri üzerinden; kimi zaman da nefis kavramı aracılığıyla kurulur.

Günah, öznenin bilinçli bir tercihi olarak değil, “nefse uymak” sonucu ortaya çıkan bir sapma şeklinde anlatılır.

Böylece kişi, yaptığı eylemin ahlaki sorumluluğunu üstlenmek yerine, içindeki denetlenmesi gereken bir dürtüye ya da baştan çıkarıcı bir güce atıfta bulunur.

Fail vardır; ancak fail tam anlamıyla fail değildir.

İrade bölünmüş, sorumluluk ertelenmiştir.

Bu düşünme biçimi, faşist zihniyetle güçlü bir paralellik taşır.

Faşizmde kötülük biz’in içinde olamaz; mutlaka ötekine, düşmana, yabancıya ya da bastırılması gereken bir iç tehdide yerleştirilir.

Öznenin kendisi masum kalır; sorun her zaman dışsal ya da arındırılması gereken bir unsur olarak kurgulanır.

Böylece şiddet, dışlama ve baskı ahlaki bir problem olarak değil; bir arınma, temizlik ya da düzen kurma eylemi olarak deneyimlenir.

Kötülüğün özneyle bağının koparılması hem bireysel hem de siyasal düzeyde sorumluluktan kaçışın önünü açar.

Kişi kendisini kötü olarak görmediği sürece, yaptığı kötülüğü de fark edemez.

Faşizmin en tehlikeli yanı tam da burada belirir: Kötülük, failin gözünde artık bir suç değil, yerine getirilmesi gereken bir görev hâline gelir.

Noller’in işaret ettiği bir başka önemli nokta ise, kötülüğün çoğu zaman iyilikle dengelendiği inancıdır.

Yapılan kötülük, “iyi bir amaç” adına gerçekleştirildiği sürece tolere edilebilir, hatta gerekli sayılır.

Faşist söylemde bu mantık açıkça görülür: baskı, dışlama ve şiddet; “düzeni sağlamak”, “toplumu korumak”, “ahlakı savunmak” gibi iyilik iddialarıyla gerekçelendirilir.

Bu nedenle faşizmde kötülük, çıplak hâliyle değil; iyilik kisvesi altında, ahlaki bir görev gibi sunularak dolaşıma girer.

Asıl tehlike de burada ortaya çıkar: Kişi kendisini kötü hissetmediği ölçüde, yaptığı kötülüğün sınırlarını da fark edemez.

Böylece faşizm, kötülüğü yalnızca üretmez; onu normalleştirir, haklılaştırır ve görünmez kılar.

Dışsallaştırma meselesi, sosyal bilimci Stephan Lessenich’in Neben uns die Sintflut ( Yanıbaşımızdaki Tufan: Refah Toplumlarının Dışsallaştırma Mantığı, 2017) adlı çalışmasında merkezi bir yer tutar.

Lessenich, kapitalist modernitenin yapısal olarak bir dışsallaştırma geleneği üzerine kurulu olduğunu; zengin ülkelerin kendi ürettikleri sorunları sistematik biçimde başka coğrafyalara ihraç ettiğini gösterir.

Batı’nın atıkları Batı dışına gönderilir; çevresel yıkım, emek sömürüsü ve siyasal istikrarsızlık “uzak” coğrafyalara yıkılır.

Üretim süreçleri ve ağır, güvencesiz çalışma koşulları büyük ölçüde Batı dışına taşınmıştır.

İş kazaları, çocuk işçiliği ve aşırı sömürü, modern Batı’da görünmez kılınırken bu sorunlar “gelişmemiş” olarak tanımlanan ülkelere aktarılır.

Göç dalgaları bu sömürü düzeninin doğrudan ürünüdür; ancak Batı, kendi ürettiği sorunlardan kaçıp gelen göçmenleri dışlayarak, problemi bir kez daha dışsallaştırır.

Benzer bir mekanizma Türkiye bağlamında da gözlemlenir.

Türkiye, Suriye’nin bugünkü durumundan tarihsel ve siyasal olarak birinci derecede sorumludur.

Bölgesel güç olma, Yeni Osmanlıcılık hayalleri, uydu devletler ve hükümetler kurma arzusu; emperyal fantezilerle birleşmiş, ciddi siyasal ve insani yıkımlar üretmiştir.

Ancak bu yıkımın sonuçlarından kaçan Suriyeliler söz konusu olduğunda, sorumluluk inkâr edilmekte; göçmenlerin “geri gönderilmesi” bir çözüm gibi sunulmaktadır.

Böylece Türkiye, bizzat katkıda bulunduğu sorunları yeniden dışsallaştırarak kendini temize çıkarma senaryoları üretmektedir.

Lessenich’in vurguladığı gibi, dışsallaştırmanın asıl meselesi başkalarının sırtından rahat yaşamaktır.

Modern toplumlar, modernleşmenin negatif sonuçlarını dışarı atar; pozitif kazanımlarını ise kendilerine ayırır.

Faşist zihniyet ile bu dışsallaştırma mantığı tam da burada kesişir: Kötülük hep başkasına aittir; sorumluluk ötelenir, özne kendini masum, hatta ahlaki olarak üstün konumda deneyimler.

Ve tam da bu ahlaki rahatlama, kötülüğün sürekliliğini mümkün kılar.

Bugünün faşizmi geriye değil, geleceğe bakıyor Faşizm genellikle “gericilik” olarak tanımlanır; oysa sosyal medya faşizmi geçmişe değil, bugüne ve yarına yöneliktir.

Dijital platformlarda kurulan bu yeni atmosfer; normlar üretir, tabuları çözer, şiddeti estetize eder ve nefreti gündelik hayatın sıradan bir parçası hâline getirir.

Bu nedenle çağdaş faşizm, nostaljik bir geri dönüş değil; aksine güncel olanı işgal eden ve geleceği biçimlendiren bir güçtür.

Bu bağlamda yeni faşizmler, muhafazakârlıkla kurdukları ilişki bakımından son derece esnektir.

Tarihsel olarak muhafazakârlık ile faşizm arasında güçlü bir bağ bulunsa da günümüz faşizmleri muhafazakârlığı korumaz; onu araçsallaştırır.

Değerleri muhafaza etmekten çok, gerektiğinde eğip büker, gerektiğinde terk eder.

Muhafazakârlık burada bir etik duruş değil; duyguları harekete geçiren, öfkeyi meşrulaştıran ve kitleleri seferber eden işlevsel bir araçtır.

Sonuçta görünüşte komik, eğlenceli ya da “samimi” olan bu figürler, masum birer sosyal medya fenomeni olmaktan çıkarak toplumun duygusal iklimini ve siyasal geleceğini şekillendiren yeni faşist aktörlere dönüşür.

Faşist siyasetin en etkili stratejilerinden biri, gerçekliği sürekli tersine çevirmek, yani olguları ve güç ilişkilerini baş aşağı göstermektir.

Bu stratejide faşizm, kendisini ya da temsil ettiği egemen grubu mağdur; ezilenleri ise ayrıcalıklı ve tehditkâr olarak sunar.

Böylece iktidar, kendi gücünü görünmez kılarken, sorumluluğu bütünüyle başkalarına yükler.

Amerika’da bunun en çarpıcı örneklerinden biri, asıl ırkçılığa maruz kalanların beyazlar olduğu iddiasıdır.

Tarihsel, ekonomik ve siyasal olarak egemen konumda olan grup, kendisini dışlanan ve susturulan taraf olarak anlatır.

Bu tersine çevirme, Trump’ın söyleminde açıkça görülür.

Benzer bir anlatı Türkiye’de de Erdoğan ve Ümit Özdağ gibi figürlerde tekrar eder.

Hikâyeler farklı bağlamlarda kurulsa da, duygusal ve ideolojik yapı aynıdır: Egemen olan, kendisini mağdur olarak konumlandırır.

Avrupa’daki faşist söylemde de aynı gerçekliği tersine çevirme stratejisi açıkça görülür.

Bu kez anlatı, yabancıların ve göçmenlerin Avrupa ülkelerini “kolonize ettiği” iddiası etrafında kurulur.

Tarihsel olarak sömürgeci olan, başka coğrafyaları işgal etmiş, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalamış Avrupa, bu söylemde birdenbire kolonize edilen, istilaya uğrayan masum bir kurbana dönüşür.

Güçlü olan kendisini mağdur, sömürülenler ise işgalci olarak sunar.

Bu tersine çevirme, yalnızca tarihsel bir çarpıtma değildir; aynı zamanda güçlü bir duygusal manipülasyon aracıdır. “Ülkemizi ele geçiriyorlar”, “kültürümüzü yok ediyorlar”, “yerimize geçmek istiyorlar” gibi söylemler, demografik korkuları harekete geçirir ve savunma adı altında saldırganlığı meşrulaştırır.

Böylece göçmenlere yönelik dışlama, şiddet ve hak gaspı, kendini savunma refleksi olarak sunulur.

Faşist söylem burada da tutarlıdır: Egemen olan mağdurlaştırılır, güçsüz olan tehdit hâline getirilir.

Fail ile mağdurun yeri bir kez daha değiştirilir.

Bu nedenle “göçmenler bizi kolonize ediyor” anlatısı, sadece bir komplo teorisi değil; faşizmin ahlaki tersyüz etme tekniğinin en berrak örneklerinden biridir.

Gerçekliğin bu şekilde baş aşağı edilmesi kabul gördüğünde, tarihsel sorumluluk silinir, güncel şiddet ise haklılaştırılır.

Türkiye’de gündelik hayatta sıkça karşılaşılan “olağan faşizm”, özellikle Suriyeli sığınmacılar hakkında kurulan söylemlerde belirgindir.

Toplumun en kırılgan, güvencesiz ve hukuki korumadan yoksun gruplarından biri olan Suriyeliler, paradoksal biçimde “bu ülkenin asıl ayrıcalıklı grubu” olarak sunulur.

Yardım aldıkları, iş buldukları, suçtan cezasız kurtuldukları iddia edilir.

Böylece yoksulluğun, işsizliğin ve toplumsal çöküşün sorumluluğu yukarıya değil aşağıya doğru yönlendirilir.

Benzer bir tersyüz etme, zaman zaman Kürtler hakkında da kurulur.

Devletin tarihsel olarak baskı uyguladığı, dilsel ve kültürel hakları uzun süre inkâr edilmiş bir topluluk, “fazla güçlenmiş”, “her yere sızmış”, “ayrıcalık elde etmiş” gibi anlatılarla temsil edilir. “Bakan bile oldular” gibi ifadeler, eşit yurttaşlığın bir kazanım değil, haksız bir imtiyaz gibi sunulmasına hizmet eder.

Bu tersine çevirme stratejisi yalnızca kimlik siyasetiyle sınırlı değildir; ahlaki suçlamalarda da devrededir.

Diploması tartışmalı olanların başkalarını diplomasızlıkla suçlaması, yolsuzluk iddialarıyla anılanların başkalarını hırsızlıkla itham etmesi bu mekanizmanın tipik örnekleridir.

Gerçekliğin inkârı değil, tersine çevrilerek yeniden kurulması söz konusudur.

Bu stratejinin duygusal işlevi açıktır: Egemen grup, suçluluk ve sorumluluk duygusundan kurtulur; aynı zamanda ahlaki üstünlük kazanır. “Asıl mağdur biziz” anlatısı hem saldırganlığı meşrulaştırır hem de eleştiriyi susturur.

Böylece faşist söylem, gerçeği çarpıtmakla kalmaz; adalet duygusunu da ters yüz eder.

Faşizm bu anlamda yalnızca yalan söylemez.

Daha tehlikeli olanı yapar: Doğru ile yanlışın, güçlü ile güçsüzün, fail ile mağdurun yerini değiştirir.

Bu değişim kabul gördüğünde, şiddet yalnızca mümkün değil, “haklı” hâle gelir.

Faşizmin Duygusal Ekonomisi: Öfke, Nefret, Mazlumluk ve Narsistik Tamir Faşizm yalnızca bir ideoloji ya da siyasal program değildir; aynı zamanda güçlü bir duygulanım rejimidir.

İnsanları ikna etmekten çok, onları belirli duygular içinde tutmayı hedefler.

Bu nedenle faşizmi anlamak için ne söylediğinden çok, hangi duyguları ürettiğine ve örgütlediğine bakmak gerekir.

Faşist siyaset, rasyonel çıkar hesaplarından ziyade, öfke, nefret, aşağılanmışlık ve mağduriyet gibi yoğun duygular üzerinden işler.

Faşist duygusal ekonominin merkezinde öfke yer alır.

Ancak bu öfke kendiliğinden ortaya çıkmaz; sürekli olarak kışkırtılır, yönlendirilir ve hedef gösterilerek sabitlenir.

Bireyin yaşadığı başarısızlıklar, hayal kırıklıkları, güvencesizlik ve değersizlik duyguları siyasal bir dile tercüme edilir.

Kişi neden mutsuz olduğunu, neden sıkıştığını anlayamaz hâle geldiğinde, faşizm ona basit bir cevap sunar: “Çünkü sana bunu yapanlar var.” Böylece öfke, soyut bir sistem eleştirisine değil, somut düşman figürlerine bağlanır.

Bu öfke, kısa sürede nefrete dönüşür.

Nefret, faşizm için yalnızca bir yan ürün değil, sürdürülebilir bir enerji kaynağıdır.

Çünkü nefret, öfkeden farklı olarak sürekli beslenmeye ihtiyaç duyar; tekrar edilir, canlı tutulur ve gündelik hayata sızar.

Öteki artık yalnızca bir rakip değil, varlığı başlı başına bir tehdit hâline gelir.

Bu noktada ötekinin ne yaptığı değil, ne olduğu önemlidir.

Kimliği başlı başına suç sayılır.

Faşist duygulanım rejiminin en işlevsel unsurlarından biri mazlumluk anlatısıdır.

Faşizm kendisini çoğu zaman saldırgan bir ideoloji olarak değil, savunma refleksi olarak sunar. “Biz saldırmıyoruz, bize saldırılıyor” söylemi, şiddeti ahlaki olarak meşrulaştırır.

Mağduriyet, faşist özneye iki şey kazandırır: birincisi ahlaki üstünlük, ikincisi ise cezasızlık hissi.

Çünkü mağdur olanın şiddeti “haklı” kabul edilir.

Bu nedenle faşist söylemde mazlumluk ile saldırganlık çelişmez; aksine birbirini besler.

Bu duygusal yapı psikoanalitik düzeyde narsistik tamir işlevi görür.

Kişi kendisini değersiz, etkisiz, görünmez hissettiğinde, “büyük ve mağdur bir biz”in parçası olmak benlik yarasını onarır.

Bireysel başarısızlıklar kolektif bir yücelikle telafi edilir.

Kişi artık “hiç kimse” değildir; haksızlığa uğramış ama tarihi bir misyonu olan bir topluluğun üyesidir.

Faşizm bu anlamda kırılmış benlikler için güçlü bir psikolojik sığınak sunar.

Ancak bu tamir kalıcı değildir.

Narsistik onarım sürdürülebilmek için sürekli yeni düşmanlara, yeni tehditlere ve yeni krizlere ihtiyaç duyar.

Bu nedenle faşist siyaset hiçbir zaman gerçek bir çözüm üretmez; aksine krizleri derinleştirir ve uzatır.

Çünkü kriz bittiğinde, faşizmin duygusal yakıtı da tükenir.

Sürekli alarm hâli, sürekli tehdit söylemi bu yüzden zorunludur.

Faşizmin duygusal ekonomisi aynı zamanda empatiyi aşındırır.

Ötekinin acısı görünmez kılınır, hatta alaya alınır.

Bu, yalnızca ahlaki bir çöküş değil, duygulanımsal bir yeniden yapılanmadır.

İnsanlar başkasının acısına duyarsızlaştıkça, kendi şiddet potansiyelleriyle de daha kolay barışırlar.

Şiddet “olağan”, nefret “makul”, dışlama “gerekli” hâle gelir.

Sonuç olarak faşizm, insanların ne düşündüğünü değil ne hissettiğini yönetir.

Öfkeyi siyasallaştırır, nefreti normalize eder, mazlumluğu ahlaki bir kalkan olarak kullanır ve narsistik yaraları kolektif bir yücelik vaadiyle onarır.

Bu nedenle faşizme karşı mücadele yalnızca hukuki ya da siyasal değil, aynı zamanda duygusal ve kültürel bir mücadeledir.

Faşizmin beslendiği duygularla yüzleşmeden, onun yarattığı dünyayı dağıtmak mümkün değildir.

Devam edecek…

İlgili Sitenin Haberleri