Haber Detayı
1999 depreminde dönemin sağlık bakanından ret yemişti! ABD'nin şüpheli yardım hamleleri böyle öngörüldü
1999 depremi sonrası ABD'nin şüpheli yardım hamleleri ve Türkiye'nin milli güvenliğini koruyan stratejik kararların perde arkası.
1999 Marmara Depremi'nin yarattığı kaosu fırsat bilen küresel güçlerin Türkiye üzerindeki faaliyetleri, günümüzde ortaya çıkan uluslararası skandallarla yeni bir boyut kazanıyor.
Felaket döneminde "yardım" maskesi altında Türkiye karasularına girmeye çalışan ABD’ye ait dev hastane gemisine karşı duran milli irade, ülkenin genetik haritasını korumaya yönelik kritik bir baraj oluşturmuştu.
Dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un, dış kaynaklı bu hamleleri "iyi niyetten uzak" olarak nitelemesi, Türkiye'nin biyogüvenliğini savunma noktasında tarihi bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor.
Özellikle Epstein davası gibi küresel elitlerin veri ve insan bedeni üzerindeki karanlık operasyonlarının ifşası, Türkiye'nin o yıllarda sergilediği korumacı tavrın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Bugün sosyal medyada yankı bulan bu olaylar, devletin genetik egemenliğini koruma kararlılığının önemini hatırlatıyor.
Marmara Depremi sonrası ABD tarafından sunulan 2 bin yataklı yüzer hastane gemisi teklifi, sadece bir sağlık desteği değil, Türkiye’nin iç işlerine ve stratejik bölgelerine yönelik bir nüfuz çabası olarak değerlendirilmişti.
Sağlık Bakanlığı, Türkiye’nin kendi sağlık altyapısının bu krizi yönetecek güçte olduğunu vurgulayarak, yabancı bir askeri unsurun limanlarda uzun süreli konuşlanmasına izin vermemişti.Bu kararlı duruş, Türkiye’nin zor zamanlarında bile bağımsızlığından ödün vermeyeceğinin en somut göstergesi olmuş, Batılı güçlerin "yardım diplomasisi" üzerinden kurmaya çalıştığı baskıyı boşa çıkarmıştı.
Oktar Babuna kampanyası adı altında yürütülen süreç, Türkiye tarihindeki en büyük veri sızıntılarından biri olarak kayıtlara geçmiştir.
Kampanya dahilinde toplanan on binlerce kan örneğinin süratle yurt dışındaki laboratuvarlara kaçırılması, Türk milletinin genetik şifrelerinin yabancı servislerin eline geçmesi riskini doğurmuştu.Osman Durmuş’un bu süreci bir "DNA operasyonu" olarak tanımlayarak durdurma çabası, Türkiye’nin biyolojik varlıklarını küresel biyoteknoloji tekellerine karşı savunma refleksiydi.
Bu olay, genetik verinin bir ülkenin en kritik stratejik varlığı olduğunu tüm dünyaya göstermiştir.Türkiye, sadece genetik veri korumasında değil, uluslararası ilaç kartellerinin dayattığı küresel sağlık politikalarına karşı da direnç göstermiştir.
Domuz gribi ve benzeri küresel salgın dönemlerinde, toplumun sağlığını piyasa koşullarına ve dış kaynaklı aşı zorunluluklarına teslim etmeyen bir yaklaşım sergilenmiştir.Türkiye’nin kendi bilim kurulları ve milli çıkarları doğrultusunda hareket etme kararlılığı, küresel sağlık bürokrasisinin Türkiye üzerindeki kontrol mekanizmalarını zayıflatmış ve yerli üretimin önemini pekiştirmiştir.
Bugün küresel ölçekte patlak veren Epstein dosyaları, veri madenciliği ve insan istismarı üzerine kurulu devasa bir ağın varlığını teyit ederken, Türkiye’nin geçmişteki "komplo teorisi" denilen uyarılarının ne kadar gerçekçi olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye'nin kendi vatandaşının kanını, genetiğini ve sağlığını korumak adına aldığı sert önlemler, bugünün dünyasında birer "ulusal güvenlik başarısı" olarak yeniden okunmaktadır.
Üzeri örtülmeye çalışılan tartışmalar, Türkiye’nin biyogüvenlik duvarlarını daha da tahkim etmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır.