Haber Detayı

Laikliğin anayasaya girişi
Yazarlar cumhuriyet.com.tr
04/02/2026 04:00 (1 saat önce)

Laikliğin anayasaya girişi

“Din düşüncesi vicdani olduğundan, parti, din fikirlerini, devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş gelişiminde başlıca başarı etkeni görür.”

“Din düşüncesi vicdani olduğundan, parti, din fikirlerini, devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş gelişiminde başlıca başarı etkeni görür.” (1931 CHP Programı) Tam 89 yıl önce, 5 Şubat 1937 tarihinde aralarında laikliğin de olduğu Atatürk ilkeleri anayasaya girdi.

Atatürk, 29 Ekim 1923’te ilan edilen cumhuriyeti, bir taraftan yaptığı sıralı devrimlerle diğer taraftan anayasa değişiklikleriyle aşama aşama laikleştirdi.

Dolayısıyla Türkiye’de cumhuriyet, genelde sanıldığı gibi, bir günde kurulup tamamlanmış değildir; Türkiye’de cumhuriyet, yaklaşık 15 yılda (1923- 1937 yılları arasında) Atatürk tarafından, akılla, sabırla, cesaretle adım adım inşa edilmiştir.

Böylece Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası “Laik Cumhuriyet” ortaya çıkmıştır.

ANAYASA’NIN “LAİK OLMADIĞI” ZAMANLAR Osmanlı Anayasası Kanuni Esasi laik değildi.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde, Kurtuluş Savaşı devam ederken hazırlanan ve birçok maddesi geçici 1921 Anayasası (Teşkilatı Esasiye Kanunu) da laik değildi. 1921 Anayasası’nın 7. maddesinde, “Dine ilişkin hükümlerin (ahkâm-ı şeriyenin) yerine getirilmesi… Büyük Millet Meclisine aittir,” denilmiştir.

Buna ek olarak 1921 Anayasası’nda 29 Ekim 1923’te yapılan değişiklikle 2. maddeye “Devletin resmi dini, dini İslam’dır,” ifadesi eklenmiştir.

Böylece 1921 Anayasası’nın 2. ve 7. maddeleri laikliğe aykırı hükümler içermiştir.

Ancak aynı 1921 Anayasası’nın, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir; idare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır,” diyen birinci maddesi –dinsel dokunulmazlık kazandırılmış halife dâhil- her türlü kayıt ve şarttan bağımsız, “kayıtsız şartsız millet iradesinden” söz ederek aslında “laik bir öz” taşıyordu.

Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası), Osmanlı Kanuni Esasisi’nden farklı olarak halifeye , mecliste ve devlet yönetiminde hiçbir söz hakkı tanımıyordu. 1921 Anayasası’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen birinci maddesi, Tanrı’ya dayandırılan “dinsel egemenlik” yerine, millet iradesine dayandırılan “dünyevi egemenlik” anlayışını siyasal sistemin temeline yerleştirmiştir.

Bu nedenledir ki, 1921 Anayasası her ne kadar laik değilse de “kayıtsız şartsız millet egemenliği” vurgusuyla Türkiye’de laik Cumhuriyet’e giden yolu açmıştır. 1924 Anayasası da 1928 yılına kadar laik değildi.

Çünkü 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde devletin dininin İslam olduğu; 16. ve 38. maddelerinde milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının ‘vallahi’ diye” yemin edecekleri ve 26.maddesinde ise meclisin görevlerinden birinin de “dinsel hükümleri yerine getirmek” olduğu belirtilmiştir.

ATATÜRK: “BU FAZLALIKLAR ANAYASADAN ÇIKARILACAKTIR” 1921 Anayasası ve 1928 yılına kadar da 1924 Anayasası laik değildir.

Ancak bu anayasaların laik olmaması, istenen bir durum değil, tamamen dönemin koşullarıyla ilgili geçici bir durumdu.

Şöyle ki: Atatürk Nutuk’ta, 1921 Anayasası’na ve 1924 Anayasası’na “Meclisin şeri hükümleri (dini kuralları) yürütmesi” ve “Devletin dini İslam’dır,” maddelerinin konulmasını istemediğini, ancak “Laik hükümet deyiminden ‘dinsizlik’ anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için” bu maddelerin anayasaya konulmasına göz yumulduğunu; 1924 Anayasası’nın 2. ve 26. maddelerinde “gereksiz görünen” ve “Yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan bu terimlerin, devrim ve Cumhuriyet’in o zaman için sakınca görmediği tavizler” olduğunu belirterek, “Millet, anayasamızdan bu fazlalıkları ilk uygun zamanda kaldırmalıdır,” diyor. (1) Nitekim 1924 Anayasası’nda da yer alan “bu fazlalıklar” ilk fırsatta anayasadan çıkarılacaktı. 10 Nisan 1928’de yapılan anayasa değişikliği ile “Meclis dini hükümleri uygular” ve “Türkiye Devletinin dini, İslam dinidir,” maddeleri anayasadan çıkarılmıştır.

Ayrıca milletvekili ve cumhurbaşkanlığı yeminindeki “Vallahi” sözcüğü de “Namusum üzerine söz veriyorum,” şeklinde değiştirilmiştir. (1924 Anayasası 16 ve 38. maddeler) Böylece 1924 Anayasası laikleştirilmiştir.

ANAYASA’NIN LAİKLEŞTİRİLMESİ 1928 yılında Başbakan İsmet (İnönü) ve 20 arkadaşının hazırladığı anayasayı “laikleştiren” kanun teklifi, 5 Nisan 1928’de Meclis Başkanlığı tarafından Anayasa Komisyonu’na gönderildi.

Teklif, 1924 Anayasası’nın 2, 16, 26 ve 38. maddelerinin değiştirilmesini öneriyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı laikleştirmeyi amaçlayan kanun teklifinin gerekçesinde ulusal egemenliğe dayanan en gelişmiş devlet şeklinin “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” olduğu; Medeni Kanun ve Ceza Kanunu gibi çağdaş kanunların laik devleti zorunlu kıldığı; bir tüzel kişilik ve soyut bir kavram olan devletin, dinin insanlara yüklediği mükellefiyetleri ve farzları yerine getirmesinin olanaksız olduğu ve böyle bir isteğin devlette zayıflık yaratacağı; din ve devlet işlerinin ayrılmasının, “devletin ve hükümetin dinsizliği desteklediği anlamına gelmediği” ; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının “dinlerin, devleti idare edenlerin elinde araç olmaktan kurtuluşunun” güvencesi olduğu; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile “dinin, yabancı eli değmeyen vicdanlarda yüce yerini alarak Tanrı ile kul arasındaki bir kutsal ilişki durumuna geleceği” ve devletlerin ve kanunlarının, dinlerin de güvencesi olduğu belirtilmiştir. (2) Anayasa Komisyonu konuyu görüşüp öneriyi kabul etmiştir.

Komisyon; “Türkiye Devleti için tespit edilmiş ve belirtilmiş olan ‘Demokratik Cumhuriyet’ şeklinin, tabii ve çağdaş uygarlığın kamu hukuku ile ahenkli olarak ‘Laik’ de olması ve ulusal egemenliğin tam olarak tesisine yardım eden bu esaslar karşısında, dini devlet işlerine katmanın –kaynağı din sayılan söylentilerce bile- gereksiz bir katkı olarak görülmesinin gerekliliği konusunda komisyonumuz oy birliği ile karara varmış bulunuyor” diyen 6 Nisan 1928 tarihli raporunu vermiştir. 9 Nisan 1928’de Meclis Genel Kurulu’nda görüşmeler başlamıştır. 10 Nisan 1928’de, 1924 Anayasası’nın 2. 16. 26. ve 38. maddeleri değiştirilerek anayasa laikleştirilmiştir.

Öneride geçen “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” ifadesi ile komisyon raporunda geçen “Demokratik Cumhuriyet” ifadelerinin üzerinde durup düşünmek gerekir.

Bu ifadeler, Cumhuriyeti kuranların “Laiklik” ve “Demokrasi” arasında doğrudan doğruya bir bağ kurduklarını; “Demokratik Cumhuriyet” için her şeyden önce devleti laikleştirmeyi düşündüklerini ve “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” idealine sahip olduklarını göstermektedir. 1930’ların faşizm çağı öncesinde Türkiye’deki bu “Laik ve Demokratik Cumhuriyet” vurgusu çok anlamlıdır. 1928 yılında anayasa durup dururken laikleştirilmedi. 1924 yılından beri yapılan devrimlerle Türkiye Cumhuriyeti laikleştirilmeye başlanmıştı. 3 Mart 1924’te eğitim öğretimin birleştirilmesi, halifeliğin kaldırılması, medreselerin kapatılması, Şeriat (Din) ve Vakıflar Bakanlıklarının kaldırılması, Şeriye Mahkemelerinin kapatılması, 1925’te -çağdaş hukuku uygulamak için- Ankara Hukuk Mektebi’nin kurulması; 1925’de tekke, zaviye, türbe ve tarikatların kapatılması, şapka kanununun kabul edilmesi,(böylece fese kutsallık yükleyen boş inancın yıkılması), 1926’da Medeni Kanun gibi çağdaş kanunların kabul edilmesi ve 1928’de harf devriminin yapılması (böylece harflere kutsallık yükleyen boş inanışın etkisizleştirilmesi) gibi devrimlerle devletin laikleşme süreci belli bir aşamaya gelmişti.

CHP’NİN TÜZÜĞÜNDE ALTI İLKE VE LAİKLİK CHP’nin Üçüncü Kongresi’nde 13-14 Mayıs 1931 tarihinde kabul edilen CHP Programı’nda CHP’nin “Ana Vasıfları” cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık olarak sıralanmıştı. (3) CHP’nin 1931 Programı’ndaki “inkılapçılık” ilkesi CHP’nin 1935 Programı’nda “devrimcilik” olarak adlandırılmıştı. (4) CHP’nin 1931 Programı’nda CHP’nin laiklik anlayışı da şöyle açıklanmıştı: “Fırka (Parti), devlet idaresinde bütün kanunların, nizamların ve usullerin, ilim ve fenlerin muasır medeniyete temin ettiği esas ve şekillere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılmasını ve tatbik edilmesini prensip kabul etmiştir.

Din telâkkisi vicdanî olduğundan, Fırka, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muasır terakkide başlıca muvaffakiyet amili görür.”(5) Atatürk bu laiklik tanımının özünü, 1931 yılında okullarda okutmaya başladığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabına da koymuştu.

CHP’nin 1931 programındaki bu laiklik tanımı biraz daha Türkçeleştirilerek CHP’nin 1935 Programı’nda da aynen yer alacaktı.

Bu tanımı bizzat Atatürk yapmıştı. (6) Atatürk, CHP’nin 6 ilkesini sıralarken “Laikliği” “Dışdinseltçi” olarak adlandırmıştı. (7) Bu ifade parti programlarına, -Atatürk’ün de onayıyla- “laiklik” olarak konulmuştur.

Çok açıkça görüldüğü gibi CHP’nin 1931 ve 1935 Programlarında laiklik, herkesin anlayacağı biçimde çok açık biçimde tanımlanmıştı.

Cumhuriyeti kuranlar, Atatürk ve dava arkadaşları, laikliği her şeyden önce devlet yönetimindeki kanunların bilim ve fennin çağdaş uygarlığa sağladığı ilkelere ve dünya ihtiyaçlarına göre yapılması ve uygulanması olarak tanımlarken, din kavramının “vicdani” olduğunu vurgulayarak, ulusun çağdaş ilerlemesinde başarıya ulaşmasının başlıca şartının “din ile dünya işlerinin ve devlet siyasetinin birbirinden ayrı tutulmasına bağlı olduğunu” belirtmişlerdi.

CHP’nin 1931 programının “Milli Talim ve Terbiye” başlıklı beşinci kısmında eğitimin temel amacının “cehaleti yenmek” ve “kuvvetli cumhuriyetçi, milliyetçi ve laik vatandaş yetiştirmek…” olduğu belirtilmişti. (8) CHP’nin 1935 Parti Programı’nda “Ulusal Eğitim” başlıklı bölümde de eğitimin temel amacı “bilimsizliği gidermek” ve “kuvvetli cumhuriyetçi, ulusçu, halkçı, devletçi, laik ve devrimci yurttaş yetiştirmek…” olarak yer alacaktı. (9) LAİKLİĞİN ANAYASAYA GİRİŞİ 1937 yılında Malatya Milletvekili İsmet İnönü ve 153 arkadaşının , anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifinin gerekçesinde şöyle deniliyordu: “Devletin şekliyle (cumhuriyetle) beraber siyasette ve idarede izleyeceği yolların temel niteliklerinin de esas hükümler olarak belirtilmeleri gerekir.

Bu düşünce ile ikinci maddeye milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık vasıfları da eklenmiştir.” İçişleri Bakanı Şükrü Kaya , bu konuda yaptığı uzun konuşmada, “Atatürk’ün koyduğu prensipler Türk’tür.

Yani, temeli ve kaynağı bakımından milletin karakterinden alınmış ve onun ihtiyaç ve zorunluluklarına uygun olarak seçilmiştir…” demiş ve daha sonra tek tek Atatürk ilkelerini açıklamıştır.

Söz konusu konuşmada Şükrü Kaya’nın yaptığı laiklik açıklaması çok dikkat çekicidir: “Toplumumuzu, dünyanın ötesi ile ilgili her türlü kuşkulardan ve korkulu hayallerden kurtararak, kanunlarımızı günün gereklerine, maddi zorunluluklarına göre yapmalıyız.

Maddi hayat ancak bu suretle kurulur.

Maneviyat için de Türk’ün temiz ahlakını geliştirmek yeter.

İşte bu nedenle laikliğimizi ilan ettik.

Kanunlarımızı ona göre yaptık.

Şimdi de anayasamıza koymak istiyoruz.

Vicdan özgürlüğüne ve din serbestliğine hiç karışmıyoruz.

Laiklikteki amacımız, dinin memleket işlerinde etkili olmamasını sağlamaktır.

Laikliğimizin çerçevesi ve sınırı budur.

Biz diyoruz ki, dinler vicdanlarda ve tapınaklarda kalsın, maddi hayata ve dünya işlerine karıştırılmasın.

Dinde doğru yolu bulmak için tarikatların da gereği yoktur.

Türkler için doğru yolu gösteren tek tarikat müspet ilme dayanan milliyetçiliktir.” Anlam ve önemini bugün de koruyan gerçek bir laiklik manifestosu… Atatürk ilkelerinin anayasaya girmesi için verilen öneri, 5 Şubat 1937’de TBMM de tartışılarak kabul edilmiştir (Kanun no: 3115). (10) Böylece anayasanın 2. maddesine “Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır” ifadeleri konulmuştur.

Laiklik ilkesi, 1937’den günümüze 1961 ve 1982 Anayasalarında da yerini korumuştur.

Laiklik ilkesi, bugün anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez temel nitelikleri arasında yer almaktadır. (Md.2). *** Görüldüğü gibi Atatürk başından beri laik bir Cumhuriyet kurmak istemiş ancak toplumsal koşullar gereği bunu birden bire değil, aşamalı bir devrim stratejisiyle adım adım (devrimlerle ve anayasa değişiklikleriyle) gerçekleştirmiştir.

Türkiye’de devletin laikleşme süreci aslında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen 1921 Anayasası ile başlamış, 1924 Devrim Kanunları ile devam etmiştir.

Anayasa ise 1928 yılında laikleştirilmiş; laiklik 1931 yılında CHP Programı’na, 1937 yılında da anayasaya konulmuştur.

Böylece nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan bir ülke (Türkiye Cumhuriyeti) ilk kez laikliği kabul etmiştir.

Türkiye’de aklın, düşüncenin ve vicdanın özgürlüğünün, bilimin ve sanatın, kadın haklarının, yurttaşların eşitliğinin, ulusal egemenliğin, demokrasinin, uygar yaşamın, toplumsal birlik ve bütünlüğün güvencesi Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet’tir.

Türkiye’de laikliğin neden “yaşamsal önemde” olduğunu anlamak için Orta Doğu’ya ve Afganistan’a bakmak yeter de artar bile... --- Dipnotlar 1.

Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Nutuk/Söylev, C.

II, TTK Yayınları, Ankara 1989, s. 951- 957. 2.

Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-1 (1924-1930), İstanbul, 2007, s. 257-258; Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, Yeni Türkiye’nin Oluşumu (1923-1938), 3.

Kitap (İkinci Bölüm), 2.

Bas.

Ankara, 2010, s. 47. 3.

CHP Nizamnamesi ve Programı 1931, Ankara, 1931, s.30-31. 4.

CHP Programı 1935, Ankara, 1935, s. 3-4, 6. 5.

CHP Nizamnamesi ve Programı 1931, s.31. 6.

Atatürk, CHP Kongresi için hazırladığı program taslağında CHP’nin ve genç Cumhuriyet’in laiklik anlayışını bizzat kaleme almıştır.

Belge için bkz.

TTK Arşiv ve Dokümantasyon Müdürlüğü, Dosya Sayı: 1091, 1937.

Aktaran Atatürk Din ve Laiklik Üzerine, Der.

Doğu Perinçek, İstanbul, 1997, s. 244-249. 7.

Atatürk, Din ve Laiklik Üzerine 1931, s. 245. 8.

CHP Nizamnamesi ve Programı 1931, s.35. 9.

CHP Programı 1935, s. 32-33. 10.

Zabıt Ceridesi, 5 Şubat 1937.

İlgili Sitenin Haberleri