Haber Detayı

Savaş makinesinin finansmanında deniz bitti
Serhat latifoğlu aydinlik.com.tr
30/01/2026 00:00 (2 saat önce)

Savaş makinesinin finansmanında deniz bitti

Savaş makinesinin finansmanında deniz bitti

Son haftalarda ABD’nin hızla krize sürüklendiğine dair iddialar yoğunlaştı.

Esasen ABD ekonomisi neoliberal politikaları uygulamaya başladığı 1970’lerden sonra gün yüzü görmedi.

Ancak askeri-siyasi-finansal egemenliğini uzun süre devam ettirmeyi başardı.

ABD’nin dış borcu, son yıllarda hem nominal hem de göreli büyüklük açısından tarihsel zirvelere ulaştı ve bu durum kamuoyunda sıklıkla “sürdürülemezlik” tartışmalarına konu oldu.

Özellikle borç tavanı krizleri, faiz oranlarındaki artışlar ve bütçe açıkları, ABD’nin mali yapısına dair soru işaretlerinin artmasına yol açıyor.

Ancak bu tartışmaların büyük bölümü, devletleri hane halkı benzeri bir bütçe mantığıyla ele alan ve parasal egemenlik farkını göz ardı eden ana akım/neoliberal ekonomi anlayışı çerçevelerine dayanmaktadır.

Oysa ABD gibi kendi parasını ihraç eden, küresel rezerv para statüsüne sahip ve uluslararası finansal mimarinin merkezinde yer alan bir ekonomi için borç kavramı, çevre ülkelerden kökten farklı bir anlam taşımaktadır.

ABD dış borcu yalnızca mali bir değişken değil; askeri, teknolojik ve jeopolitik gücün finansal izdüşümü olarak ele alınmalıdır.

ABD TAHVİLLERİ ARTIK GÜVENLİ LİMAN DEĞİL Ana akım ekonomi anlayışının iddialarının aksine kendi parasını ihraç eden bir devletin temel kısıtı finansal ekonomi değil, reel ekonomidir.

Başka bir ifadeyle, devlet harcamalarının sınırı borç stoku ya da bütçe açığı değil; enflasyonist baskılar ve reel üretim kapasitesidir.

Bu çerçevede kamu borcu, özel sektör açısından net finansal varlık anlamına gelmekte ve özellikle ABD hazine tahvilleri, küresel tasarrufların ‘güvenli limanı’ olarak işlev görmektedir.

Dolayısıyla ABD dış borcu, geri ödenmesi gereken bir yükten ziyade, dünya ekonomisinin dolar cinsinden likidite talebinin bir yansımasıdır.

Piyasalar siyasi, askeri ve kurumsal güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.

Devlet, yalnızca piyasa aksaklıklarını düzelten pasif bir düzenleyici değil; üretim, yatırım ve teknolojik yönelimleri şekillendiren aktif bir aktördür.

ABD’nin son dönemde izlediği sanayi politikaları, savunma harcamaları ve stratejik sektörlere yönelik doğrudan müdahaleleri somut örnekler olarak değerlendirilebilir.

YAPAY FİNANSAL İSTİKRAR ABD’nin dış borç dinamikleri, özellikle Bretton Woods sisteminin sona erdiği 1971 sonrası dönemde yapısal bir dönüşüm geçirmiştir.

Altın standardının terk edilmesiyle birlikte dolar, fiziksel bir karşılığa bağlı olmaktan çıkmış; askeri güç, uluslararası kurumlar ve finansal derinlik tarafından desteklenen bir küresel para birimi haline gelmiştir.

Bu dönüşüm, ABD’nin kronik cari açıklar vermesine rağmen yapay bir şekilde ‘finansal istikrarını koruyabilmesini’ mümkün kılmıştır. 1980’li yıllarda finansal serbestleşme ve sermaye hareketlerinin hızlanması, ABD varlıklarına yönelik küresel talebi artırmış (veya doğrudan/dolaylı olarak teşvik edilmiş), 2008 küresel finans krizinden sonra ise dolar, belirsizlik dönemlerinde yeniden “son sığınak” işlevi görmüştür.

Bu tarihsel süreç, ABD dış borcunun sadece tüketim temelli bir savurganlıktan değil; küresel sistemde üstlenilen ‘imparatorluk’ rolünden kaynaklandığını göstermektedir.

HARAÇ SİSTEMİ ABD dış borcunun jeoekonomik açıdan değerlendirilmesi, bu borcun hangi reel karşılıklar üzerinden şekillendiğini anlamayı gerektirir.

ABD, küresel ölçekte askeri güvenlik, deniz ticaret yollarının korunması ve finansal istikrar gibi kamusal mallar üretmektedir.

Bu faaliyetlerin maliyeti, doğal olarak bütçe açıkları ve borçlanma yoluyla finanse edilmektedir.

Ancak bu borçlanma, klasik anlamda bir yük paylaşımı değil; küresel sistemin işleyişine katılımın maliyetidir.

Dünya ekonomisi, dolar tutarak ve ABD varlıklarına yatırım yaparak bu sistemi finanse etmekte; karşılığında güvenlik, likidite ve piyasa erişimi elde etmektedir.

Yani ABD’nin egemenliğine boyun eğen devletler veya ticaret yapmak zorunda olan ülkeler bir anlamda ABD’ye ‘haraç’ vermektedir.

ABD DOLARI JEOPOLİTİK ARAÇ Doların rezerv para statüsü, ABD’ye diğer hiçbir ülkenin sahip olmadığı yapısal avantajlar sağlamaktadır.

ABD, borcunu kendi para birimi cinsinden ihraç edebilmekte; döviz kuru riski taşımamakta ve ödemeler dengesi krizlerine karşı büyük ölçüde bağışıklık kazanmaktadır.

Bu durum parasal egemenliğin en ileri biçimidir.

Ancak bu egemenlik yalnızca parasal bir olgu değildir.

Doların küresel kabulü, ABD’nin askeri gücü, kurduğu sözde uluslararası kurumlar ve finansal piyasalarının derinliğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Bu bütünlük, doların yalnızca bir değişim aracı değil; aynı zamanda bir jeopolitik enstrüman haline gelmesine yol açmaktadır.

FAİZ POLİTİKASI STRATEJİK MEKANİZMA Faiz oranlarının yükselmesi, ana akım/neoliberal iktisat çerçevesinde borç sürdürülebilirliği açısından risk olarak değerlendirilirken; ABD özelinde bu ilişki daha karmaşık bir yapı arz etmektedir.

Faiz artışları, ABD’nin borçlanma maliyetlerini artırmakla birlikte, küresel sermaye akımlarını ABD varlıklarına yönlendirmekte ve doların uluslararası konumunu güçlendirmektedir.

Bu süreç, gelişen ülkeler açısından finansal baskı ve sermaye çıkışları anlamına gelirken; ABD için jeoekonomik bir avantaj yaratmaktadır.

Dolayısıyla faiz politikası, yalnızca iç enflasyonu kontrol etmeye yönelik bir araç değil (özellikle son 15-20 yılda) küresel güç dengelerini etkileyen stratejik bir mekanizma olarak işlev görmektedir.

DEVASA SAVAŞ MAKİNESİ FİNANSE EDİLİYOR Savunma sanayii harcamaları, ABD bütçesinin en büyük ve en süreklilik arz eden kalemlerinden biridir.

Küresel askeri üs ağı, donanma gücü ve ileri teknoloji silah sistemleri, ABD’nin jeopolitik konumunun temel unsurlarını oluşturmaktadır.

Bu harcamaların finansmanı, büyük ölçüde dolar cinsinden borçlanma yoluyla sağlanmakta; küresel dolar talebi sayesinde sürdürülebilir kılınmaktadır.

Bu bağlamda ABD dış borcu, soyut bir finansal yükten ziyade, somut askeri ve stratejik kapasitenin parasal karşılığıdır.

DENİZ BİTTİ Parasal egemenliğin sınırını reel üretim kapasitesi belirler.

Günümüz küresel ekonomisinde bu sınır, özellikle yarı iletkenler ve kritik madenler üzerinden somutlaşmaktadır.

Lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri gibi kaynaklar, modern teknolojilerin ve savunma sanayiinin vazgeçilmez girdileri haline gelmiştir.

Finansal kapasite, bu kaynaklara erişim ve onları güvenli biçimde işleme kapasitesi olmadan anlamını yitirmektedir.

Bu nedenle ABD’nin ekonomik stratejisi, giderek daha fazla biçimde kaynak güvenliği ve tedarik zinciri kontrolü üzerine inşa edilmektedir.

Küresel finansal piyasalar, ABD’nin bu yeni ekonomik yaklaşımını artan devlet müdahalesi ve jeopolitik risklerin yükselişi olarak fiyatlamaktadır.

Altın, stratejik metaller, savunma ve enerji şirketleri, bu dönüşümün en belirgin kazananları arasında yer almaktadır.

Serbest piyasa söyleminin yerini, devlet gücü ve stratejik varlıkların belirleyici olduğu bir paradigma almaktadır.

Bu durum, küresel varlık dağılımında kalıcı değişimlere işaret etmektedir.

Merkez bankaları ve büyük yatırımcılar dolar satıp altına yönelmekteler.

ABD tahvilinin en büyük ‘müşterisi’ olan Japonya, Çin ve Suudi Arabistan yıllardır ABD tahvili satarak dolar varlıklarını azaltıyor.

Diğer bir büyük yatırımcı olan AB’nin ise ABD ile gerginliğin artmasıyla birlikte satışlara başlaması muhtemeldir.

Bu durum ABD’nin uzun yıllar sürdürdüğü savaş makinesinin finansmanı ve elinde tuttuğu güçlü jeopolitik aracı kaybetmeye başlaması anlamına geliyor.

YENİ GÜVENLİKÇİ PARADİGMA Sonuç olarak dünya ekonomisi giderek neoliberal ideolojiden uzaklaşmakta; güç, güvenlik ve stratejik varlıklar etrafında yeniden şekillenmektedir.

ABD’nin izlediği bu ekonomik ve finansal yaklaşım, gelişen ülkeler için önemli dersler içermektedir.

Parasal egemenliği olmayan, stratejik sektörlerde yeterli kapasiteye sahip bulunmayan ülkeler için yüksek borç, sürdürülebilir bir araç olmaktan ziyade kırılganlık kaynağıdır.

Bu ülkeler için borç, ancak reel üretim, enerji, savunma ve kaynak güvenliğiyle birlikte ele alındığında anlamlı hale gelmektedir.

Türkiye’nin ekonomi politikalarını yeni paradigmaya uygun bir çerçevede güncellemesi elzemdir.

İlgili Sitenin Haberleri