Haber Detayı
Gündüz Kuşağı Programları: Bir Toplumsal Çürüme Mekanizması
Artık lafı eğip bükmenin, nazik cümlelerle geçiştirmenin anlamı yok.
Televizyonların gündüz kuşağında yayınlanan programlar, masum birer eğlence içeriği falan değildir; ahlaki çöküşü organize eden, çürümeyi yaygınlaştıran sistemli araçlardır.
Bu mesele bir “izleyici tercihi” değil, göz göre göre işletilen bir toplumsal yıkım düzenidir.
Bu programlar toplumu bilgilendirmiyor; zehirliyor.
İnsanları iyileştirmiyor; itibarlarını paramparça ederek teşhir ediyor.
Sorun çözmüyor; çatışmayı kışkırtıyor, kaosu besliyor.
Ve bütün bunlar “izleniyor” bahanesiyle meşrulaştırılıyor.
Bu yayınlar sadece ekranı kirletmiyor; zihinleri, kalpleri ve toplumsal dokuyu kirletiyor.
Hem bu tehlike dışarıdan gelmiyor.
Tehlike her gün, aynı saatte, evimizin ortasına kuruluyor.
Ve işin en garibi insanlar bunu seyrederken yetkili merciler de bu çöküntüye seyirci kalıyor.
Bu programlarda insan, bir değer olarak değil; reyting malzemesi olarak vardır.
Utanç, acı, mahremiyet ve hatta suç isnatları; çözüm için değil, teşhir için kullanılır.
Bu, insanı eşya seviyesine indiren açık bir ahlaki çöküştür.
Gündüz kuşağının yaptığı en büyük tahribatlardan biri, mahremiyeti yok etmesidir.
Özel olan her şey alenen konuşulur, gizli kalması gereken her mesele ifşa edilir.
Böylece topluma şu mesaj verilir: “Utanacak bir şey yok, sınır diye bir şey yok.” Oysa sınırların olmadığı yerde özgürlük değil, yozlaşma başlar.
Mahremiyetini kaybeden bir toplum, kendine saygısını da kaybeder.
Bu programlar kötülüğü sadece göstermiyor; normalleştiriyor.
Aldatma, şiddet, yalan ve ihanet; istisnai sapmalar değil, hayatın olağan akışı gibi sunuluyor.
Sürekli tekrar edilen bu içerikler, izleyicinin ahlaki reflekslerini köreltiyor.
İnsan, yanlış karşısında irkilmez hâle geliyor.
Vicdanlar uyuşturuluyor.
Aile kurumu bu yayınlarda sistematik biçimde itibarsızlaştırılıyor.
Evlilikler güvensizlik, anne-babalar beceriksizlik, aile içi ilişkiler ise bitmeyen bir kavga alanı olarak resmediliyor.
Aile, korunması gereken bir yapı değil; problemli ve arızalı bir kurum gibi sunuluyor.
Daha vahimi, bu programlarda adalet duygusu linç kültürüne dönüştürülüyor.
Henüz doğruluğu kanıtlanmamış iddialar, stüdyo ortamında kesin hükme bağlanıyor.
İnsanlar ekran başında yargılanıyor, damgalanıyor ve mahkûm ediliyor.
Hukuk, vicdan ve hakkaniyet; reyting uğruna ayaklar altına alınıyor.
İzleyiciye ise yargıçlık oynama alışkanlığı kazandırılıyor.
Bu yayınların çocuklar üzerindeki etkisi ise kelimenin tam anlamıyla felakettir.
Daha neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemeyen çocuklar, bu çarpık dünyayı “hayatın gerçeği” sanarak büyüyor.
Güven duygusu zedelenmiş, ilişkileri şüphe üzerinden okuyan, merhameti zayıflamış bir nesil riski ortadadır.
Bunun bedelini sadece bugün değil, yarın da ödeyeceğiz.
Eğer bu sessiz çöküşe dur denmezse, günün birinde televizyonu kapattığımızda, geriye onarılması çok daha zor bir toplumsal enkaz kalacaktır.
Ve o zaman, sorumluluğu yalnızca ekrana yüklemek mümkün olmayacaktır.