Haber Detayı
Özü mezhep değil
Osmanlı beyliğini konar-göçer Alevi Türkmen desteğiyle kurdu. Ancak 15’inci yüzyılda Osmanlı’nın devletleşmesi bu ittifakı...
Osmanlı beyliğini konar-göçer Alevi Türkmen desteğiyle kurdu.
Ancak 15’inci yüzyılda Osmanlı’nın devletleşmesi bu ittifakı parçaladı.
Çünkü Baba, Dede, Abdâl geleneğine bağlı Türkmenler vergi, hukuk, bürokrasi, ordu gibi merkezi otoriteyi benimsemedi.
Sünni-Hanefi merkezli kadı, müftü, medreseye karşıydı…Osmanlı devleti kuruluşunda ittifak yaptığı bu heterodoks grupları “kontrolsüz” ve “tehlikeli” görmeye başladı.
İtibarıyla devlet-Alevi Türkmen ittifakı parçalandı, ayaklanmalar çıktı…Tam bu süreçte İran’da farklı siyasi-mezhepsel gelişmeler yaşanmaya başlandı.
Osmanlı, Sünni merkezli devletleşirken, İran’da Safeviler Sünnilikten “On İki İmamcı Şiiliğe” geçti!“Şii mehdici” süreci başlatan ve büyüten Şeyh Cüneyt (1447-1460) Şeyh Haydar (1460-1488) ve Şah İsmail (1487- 1524) oldu.
Ki müritleri ezici çoğunlukla Anadolu, Suriye, Azerbaycan Türkmenleri idi.
Dahası bu dönemde Safevi şeyhlerinin ana dilinin Türkçe olduğunu (H.
R.
Roemer, M.
M.
Mazzaoui, V.
B.
Moreen gibi) kimi şarkiyatçılar yazdı…Osmanlı, devletleşme sürecinde Türkmen-Aleviliği dışlarken, onları Safeviler sahiplenmeye başladı.
İnançlarını tehdit değil güç olarak görüp, Şah’ı dini karizmatik lider olarak sundu.Baskılanan konar göçerlerin bir bölümü tersine göçle İran’a gitti.
Evet: Osmanlı ve Safevi aynı anda devletleşti; Osmanlı, Alevi Türkmenleri dışlayarak Sünnileşti; Safevi ise, onları sahiplenerek Şiileşti.
Aslında ayrımın özü mezhep değil, devlet kurma stratejisiydi…Açayım:Toplumu zehirleyen üç tarihçiÇaldıran Savaşı (1514), Osmanlı ile Safevi arasında yapılmış sıradan bir sınır savaşı değildi.
Askeri sonuç değil, bir siyasi sonucun kesinleşmesiydi:Osmanlı’nın kuruluşunda dayandığı konar-göçer Türkmen Alevi tabanla bağını kesin biçimde koparmasıydı!Bu kopuş sadece savaş meydanındaki zaferle gerçekleşmedi:Osmanlı düzeninin meşru kabul edilmesi için, Osmanlı tarihçileri eliyle “biz” ve “öteki” yeniden tanımlandı.Üç tarih yazarını örnek vereyim:Mesela Aşıkpaşazade; Osmanlı kuruluşunu kesintisiz Sünni çizgisi gibi anlattı.
Konar-göçer Türkmen Alevileri ya hiç yazmadı ya da tali, folklorik figürlere indirdi.
Kuruluşundaki Türkmen-Alevi katkıyı hafızadan silip Osmanlı’yı tek mezhepli bir tarihe dönüştürdü…Mesela İdris-i Bitlisi; Yavuz döneminin ideoloğu olarak (Kürtleri yamayarak) devlet ideolojisini inşa etti.
Safevi karşıtlığını siyasi olmaktan çıkarıp, mezhebi sapkınlık çerçevesine oturttu.
Onun metinlerinde “Kızılbaşlık” fitne, Şah İsmail zındık, Osmanlı devleti ehl-i sünnetin kalesiydi.Bu dil baskıyı “zorunlu”, sertliğini “meşru” gösterdi…Mesela Kemalpaşazade; hem tarihçi hem şeyhülislam idi.Bu çok kritiktir çünkü; tarih anlatısı, fetva dili ile birleşti.Onun eserlerinde Osmanlı Sünniliği, hakikat yolu, Kızılbaşlık ise sapmaydı.
Bu noktada ayrılık sadece siyasi değil, itikadi ve ahlâki hâle getirildi.Aşıkpaşazade, İdris-i Bitlisi ve Kemalpaşazade bu ayrımı tarihsel olarak kalıcılaştırdı.
Bu üç anlatı medresede, bürokraside, devletin resmi dilinde yüzyıllarca tekrarlandı!Artık gelelim sonuca/ bugüne… Erdoğan’ın tavrı umut vericiOsmanlı’nın Çaldıran sonrası ürettiği resmi tarih dili, Cumhuriyet’te reddedilmedi; yalnızca dinsel içeriği azaltılarak devlet merkezli bir anlatı olarak sürdürüldü.Örneğin Alevilik, ayrı bir inanç-toplumsal yapı olarak yer almadı.
Babailer, Kızılbaşlar, Celâliler vd. “devlet düzenini bozan isyanlar” idi.Osmanlı’daki “fitne” dili, Cumhuriyet’te “asayiş” diline çevrildi.
İçerik değişmedi, sadece kelimeler değişti…Son yıllarda da Alevi tarihi genelde kültürel “farklılık”, “renk” olarak anlatılıyor.
Oysa bu tarih; devlet-toplum ilişkisini, merkezileşmenin bedelini, kimlik siyasetinin sonuçlarını en çıplak haliyle gösteriyor.
Uzatmayayım:Buraya kadar yazdıklarımı şu nedenle kaleme aldım:Bu tarih anlatısıyla büyüyen bazı muhafazakârlar için bugün İran’da olan biten, otomatik olarak “mezhep meselesi” olarak kodlanıyor!
Siyasi refleksleri hâlâ mezhepsel!
Bu bir analiz değil, şartlanmadır…Osmanlı-Safevi karşıtlığı üzerinden kurulmuş mezhep merkezli tarih anlatısı, bugünün İran’ını anlamak için yetersizdir.
Bakınız mezhep okuması sığdır; karmaşık toplumsal süreçleri tek kelimeye indirir.
Ama bedeli şudur; tarihi gerçekler görünmez olur… Bu yanlış tarih okumasının günlük siyasi dile yerleşmesi sorun doğurur.
Ki bunu yaşıyoruz.Evet: Bugünkü İran’ı mezhep üzerinden okumak, geçmişin resmi tarihini tekrar etmekten başka bir şey değildir.
Oysa siyasi olaylar “kimlik” değil, hak üzerinden konuşulmalıdır.
Kimlik dili duyguyu, hak-adalet dili çözümü çağırır.Maalesef… Mezhep etiketi Türkiye’de siyaseti de yapısal olarak zehirliyor!
Başta Erdoğan olmak üzere bu tarih okumasıyla yetişmesine rağmen, bugün İran’daki emperyalist oyuna karşı çıkanların tavrı umut vericidir…